Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mayıs '15

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
1324
 

Aşkta bağımlılık ve takıntı

Aşkta bağımlılık ve takıntı
 

Aşkta bağımlılık ve takıntı; yaş, cinsiyet farkı demeden hem erkekleri hem de kadınları zamanla tutsak haline mi getiriyor? Aşk, meşk mi var olan yoksa mecnunluk ve takıntı mı? Bağlılık doğru ya bağımlılık? Özgüvensiz insanlar mı aşkta takıntılı olur? Yoksa bilinçaltına kodlanmış beğenilmeme, reddedilme kaybetme, sevilmeme, terk edilme, aldatılma gibi korkuların baskın olduğu insanlar mı?

Acaba; kendimizi bir ilişkide harika ve mutlu hissedebilmek, ilişkiye saplantı yaparcasına bağımlı olmamak, ilişkimizi rayında sürdürebilmek için bir sırlar reçetesi var mıdır? 


Aslında belki de hepimizin bildiği ama çoğu zaman geri planda kalanlar; "Kendimizi sevebilmek değil midir? Kendimizi doğru tanıyabilmemiz? Ne istediğimizi gerçekte bilebilmemiz?  Kendimize duyduğumuz öz güven?  Kendimizin güzel yanlarına odaklanmak, eksik yanlarını geliştirebilmek? Kendi hayatımızı önce düzene sokabilmek? Kendi hayatımızı besleyebilmek için dokunuşlar yapabilmek?" Kendisine yetemeyen bir insan, başkasına yetebilir mi? Ya da kendisindeki eksik yönleri birisi ile tamamlama beklentisi bir ilişkide kişiyi ya da ilişkiyi nereye kadar götürebilir?

Hep duyarız, okuruz bu kavramı: kendini sevmeyen başkasını da sevemez. Kendini sevmek megalomanlık mıdır? Aşırıya kaçmadıkça; zannetmiyorum. Belki kalıplaşmış bir öneridir bu hep bize sunula gelen, ama eğer bu iki kelimeye -kendini sevmek- bütün benliğimizle inanabiliyor ve bir yaşam tarzı olarak benimseyebiliyorsak; kesinlikle uyguladığınızda başarısı çok yüksek bir reçetedir diye inanıyorum. 


Neden heyecan öldü?

İstediğimiz kadar harika olalım, istediğimiz kadar sevdiğimiz insana dünyaları sunalım, önüne halılar serelim eğer ilişkimizde bağımlı/ takıntılı olmamayı başaramıyorsak karşı taraf gün gelir bu durumdan -başta hoşuna gitse de- zamanla sıkılabilir, hevesi sönebilir. Çünkü onu elde etmek/tutmak endişesi ile elde edebileceği her şeyi biz ona o daha çabalamadan sunmuşuzdur. Artık elde etmeyi ya da elinde tutmayı gerektiren bir çaba kalmamıştır onun için. 
 
Neden mi? İnsanın doğasında vardır zora ve gizemli olana merak duymak, adım adım keşfetmeye uğraşmak, o heyecana kapılma güdüsü… Biz ona daha ilk başta altın tepside - bağımlılığımızın, kaybetme, terk edilme korkularımızın sebebi ile - sundu isek, bir anda, hele ki ilk tanışma döneminde aşırı sevgi, ilgi bombardımanına tuttu isek; nerede kaldı keşfedebilecekleri, nerede kaldı bu işin gizemi ya da karşı tarafı bizi keşfetmeye heveslendirecek kısmı? Bir ilişkiye ihtiyacınızın fazlalığını karşı tarafa aşırı hissettirirseniz kendinizden çabuk uzaklaştırırsınız.


İstediğimiz kadar kendi kendimizi yıpratalım, aşkta mutlu olmak için çabalayıp duralım, biz; kendimizi, ilişkilere ve aşka olan bakış açılarımızı, hayat anlayışımızı değiştirmediğimiz, önce kendimizi sevmediğimiz veya kendimizi değerli kılmadığımız, beslemediğimiz sürece; ya telefonun başında takıntı haline getirerek saatlerce niye aramadı, niye haber yok, niye kaç gündür buluş muyoruz diyerek, kendimizi yiyip bitiriririz ya da sadece karşımızdaki insanın “bağımlısı” oluveriveririz. İşte o zaman durum çok fenadır hakikaten… 


Aşk kimine göre belki de bir hastalıktır, kişiden kişiye bulaşır, yataklara düşürür, şiirler yazdırır, özlemler içinde yandırır(bunlar tabi her yaşa ve karaktere göre farklılık gösterebiliyordur) ve en vahim versiyonu da "bağımlı yapar" çoğu zaman. Bir de bakmışız farkında olarak ya da olmayarak hayatımız onun hayatı olmuş. Arkadaşlar unutulur, dostlar unutulur, arada sırada yalnız kalabilmenin insanı güçlendirdiği ve kendimizle başbaşa olabilmenin ruhumuzu dinlendirdiği unutulur. Keyif aldığımız uğraşlara zaman ayırmak unutulur; unutur da unutulur... Karşı tarafa endeksleniverir bir anda her şey... En içinden çıkılmaz olan safhasına geçtiğimizde ise bir de görürüz ki; kendi öz benliğimiz biz farkına varamadan bizi terkedip gitmiş, takıntılarımızın esiri olmuşuz. Vay haline insanın; bu kadar takıntı yaptığı insan onu terk ettiğinde; eyvah, eyvah...


Kadın ve erkek gerçekten iki ayrı ve farklı varlık... Karakterler farklı, bakış açıları farklı, yapıları farklı. Bir kere ruhları, anatomik yapıları farklı… İki zıt karakter kimi zaman… Tek farklı olmadıkları ve buluştukları ortak nokta aşkın, sevginin, sarılmaların, duyguların paylaşımının büyüsü… Yeter ki öz benlikler arka plana atılmasın. 


Birbirini anlayışla karşılayabilmek, karşılıklı özveri, güven, karşısındakini değiştirmeye çalışmamak (kişi ancak gerçekten kendisi istiyorsa değişime sıcak bakar), saygı, empati ve sadakat, eleştirileri yapıcı olarak yapabilmek ve karşısındaki kişinin de değerleri ve kendine ait bir kişiliği olduğunu kabullenebilmek, ilişkiyi bağımlılık safhasına getirmemeye çalışmak, kendi kişiliğinin dışına çıkmadan doğal olabilmek, karşındakini sorgulamalar, aşırı beklentiler ile boğmamak, kişisel alanlara saygı göstermek ve daha az bencil olabilmek, karşısındakini ve kendini takıntılı düşünceler ve davranışlarla yormamak...  

İşte bu şekilde sevginin, aşkın gerçek anlamda yaşatıldığı ilişkiler sürdüğü sürece; gerçek anlamı verilen aşklar ve değerini bulan beraberlikler hep var olacaktır diye düşünüyorum; sizler ne dersiniz?


Güneşinizin ışığı daim olsun dileklerimle…

 

Yeşim BUYURGAN

Kişisel Gelişim Uzmanı, İlişki Koçu, Eğitmen

 

Yazılar yazar ismi ya da link belirtilmeden kopyalanamaz.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

gerçek olan sevgi karşıısndakine özgüven verir sadakat sunar emeğine doyarsın hatta istemediklerini bile verir sen o hikayede gerçek prensindir prensessindir evet enderde olsa var böylesi saygı duyulası ilişkiler iyi ki var hayatı güzelleştiren pencere onlar onlar olmasa hala aşk ver diyebilecekmiyiz? sanal ortamda hatta ortalarda herkes leyla mecnun herkes sarmaş dolaş herkes bir şiirin kıyısından çekiştirip duruyor benim diyor herkes acı çeken inleyen ölen bayılan ayılarda yok mahallede eskisi gibi gezdirilen hepsi birer gösteri aslında gerçek aşk kendi filmini yazar acısı tatlısı hepsi dozunda çekilesidir şükredilesidirrrr üstelik şizofren dokunuşlerla değil yüreğin sesiyle :) yazılır saygılar yüreğin durduğu her doğru durağa :)

yeşim meço 
 29.05.2015 14:55
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 92
Toplam yorum
: 402
Toplam mesaj
: 26
Ort. okunma sayısı
: 3666
Kayıt tarihi
: 10.11.10
 
 

İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Bölümü'nden Kimyager olarak mezun olmuştur. 1996-1997 yılları ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster