Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '14

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
311
 

Aslında kimse bilmiyor

Aslında kimse bilmiyor
 

Arap Baharı sırasında Ortadoğu’nun namlı diktatörleri bir bir devrilirken, herkes Beşar Esad’ın da sırasının geleceğini düşünüyordu. Belki bunda diğerlerine göre daha sessiz sakin duran kişiliğinin de etkisi vardı. Daha çok ailenin kuklası gibi görüldüğünden, ilk uçakla apar topar Suriye topraklarını terk etmesi beklenirken, tam aksi gerçekleşti. Diktatörlerin içinde en hafife alınanı,  koltuğunu en “iyi” şekilde savunan oldu. (bkz. “Esad neden farklı?”)

Sırf bu gelişme bile, bölgemizin ve genel olarak Ortadoğu’nun ne kadar öngörülmez bir coğrafya olduğunun göstergesidir. Tabii ki Suriye’nin petrol yataklarına sahip olmaması ve Irak’la ilgili yanlışlar, başta Amerika olmak üzere tüm Batı’nın bu defa daha temkinli davranıp kendini geri tutmasının en önemli nedenlerindendir. Ancak Afganistan’la başlayıp Irak’la devam eden işgal süreci, sonuçta Ortadoğu’nun zaten son derece kırılgan olan dengelerini iyicene altüst etti. Öylesine altüst etti ki, diktatörler zamanındaki göreceli “istikrarı” dahi aratır oldu.

Daha önce de yazdığım gibi, keşke Suriye ve diğer ülkeler mevcut halleriyle ayakta kalsaydı. Çünkü ne olursa olsun, bu denli kötüsü yaşanmazdı. Bu denli çok insan ölmez ve yerlerinden yurtlarından olmazdı. Sadece Suriye’de iç savaşın neden olduğu göç dalgasının toplamda 9 milyona ulaştığı söyleniyor. Kaçanları çoğu spor çantalarına veya sadece plastik torbalara doldurduklarıyla bir gecede evlerini terk etmek zorunda kalıyorlar. Der Spiegel’de yer alana makaleye göre, belki dönebiliriz umuduyla olabildiğince yakın mesafelere kaçmaya çalışıyorlar. Ancak savaşın ilerlemesiyle, gittikçe daha da uzaklara savruluyorlar. Bir kısmı ne olursa olsun dönmeyi isterken, bir kısmı da ne olursa olsun İsveç gibi gelişmiş ülkelere kapağı atmak istiyor. Çünkü artık Suriye’nin yaşanabilir bir ülke olmaktan çıktığını düşünüyorlar.

Zaten her şey bu soruda düğümleniyor: Suriye ve Türkiye dâhil bölgedeki diğer ülkelerin geleceği ne olacak?

Bu sorunun cevabını da kimse bilmiyor.

Der Spiegel’e göre IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) örgütü konsolosluk baskınıyla, Türkiye’yi de cihadın içine çekmeye çalışıyor. (bkz. “Irak’ta terör: İslamistler Türkiye’yi cihadın içine çekmeye çalışıyor”) Yani tarafsız konumda kalmamızı engellemek istiyor. Diyeceksiniz ki, bunca insan burnumuzun dibinde katledilirken ve sığınacak yer ararken, tarafsız kalmak mümkün müdür. Ancak tam da böyle durumlarda tarafsızlık, arabuluculuk yapabilme açısından çok önemlidir. Eğer ailenizde iki kişi kavgaya tutuşmuşsa, onların arasını ayırarak mı yoksa birinin yanında yer alıp dövüşerek mi olayın büyümesini önlersiniz? Hele ki o kavgaya dışarıdan sizce daha güçlü kuvvetli olanlar müdahale etmeye hazırken?

Bir aile, bir toplum, bir ülke ve bir bölge için en büyük tehlike öngörüsüzlüktür. Ne yazık ki, bizler de aile, toplum, ülke ve bölge olarak büyük bir öngörüsüzlüğün içine savrulmuş durumdayız. Aile, toplum, ülke ve bölge olarak o kadar kutuplaşmış durumdayız ki, en kutsal manevi değerler bile birbirimizle savaşma nedeni.  

Böyle bir tablodan ancak ve ancak bölünme çıkar.

Bu bölünmenin nasıl olacağını ise kimse kestiremiyor.

Herkes en kötüsünün olmasından korkuyor.

Kürt sorunu konusunda da ben kendi adıma pek iyimser değilim. Çünkü iktidarın Kürt kesimlerle demokrasi adına değil, laik kesime düşmanlık potansiyelinde buluştuklarını düşünüyorum. Haklı veya haksızlar da demiyorum, ancak iktidarın Kürt kesimleri din üzerinden kendine bağlayabileceği tezinde umduğu gibi başarılı olamayacağı ortada.  Sonuçta laik kesime yöneltilen baskıcı tek tip insan modelinde kendileri de aynı şekilde ısrarlılar.

Bundan üç buçuk yıl önce şu satırları kaleme almıştım:

Şu anda gözüken BDP ve bağlı oldukları liderlerinin orada sözde demokratik ama gerçekte son derece otoriter kişi ve parti odaklı bir rejim kurma girişimleri olduğudur. Diğer taraftan AKP istediği oy oranını elde ederse kuşkusuz başkanlık sistemine geçecektir ve muhalif unsurların yaşama alanını mümkün olduğunca daraltan yeni otoriter bir sistem kuracaktır. Laik demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti de tarihe gömülecektir.

Tek söz sahibi olmanın verdiği avantajla mutlaka ki Erdoğan kendi kitlesini çok memnun edecek projelere üretecektir. Ancak artık modern bir demokrasi söz konusu olmayacaktır. Ne Türk ne de Kürt muhalifler seslerini yeterince duyuramayacaktır. Kuşkusuz ki Kürt yönetimi Türk yönetimine kıyasla daha acımasız olacaktır. Örgüt mantığı bu bölgeye derin damgasını vuracaktır. (bkz. “Kürt vatandaşlarımızı neler bekliyor?”

Bu öngörümün çokta yanlış olmadığını düşünüyorum. Özellikle de yol kesip kimlik soran milisler, Güneydoğu’da pek de demokratik ve özgürlükçü bir rejim umudu vermiyorlar. Tabii ki yanılmaktan büyük mutluluk duyarım.

Tüm bu öngörüsüzlük içersinde, ne yazık ki çoğunluğu oturdukları yerden ahkâm kesmekte olan tatlı su balığı gazetecilerimizin de tablonun netleşmesi için pek bir faydaları dokunmuyor. Özellikle de şu “araştırmacı gazetecilik” kavramına bayılıyorum. Söyleyin bana, gazeteci araştırmayacak da ne yapacak? Birkaç üst düzey siyasetçiyle görüşüp fikir beyan etmek midir gazetecilik? Galiba medyamızın çoğunluğunu gazeteci değil de köşe yazarları kaplamış durumda. Bir kısmının da tek görevi, ne olursa olsun iktidarı desteklemek. Gerekirse insanlarımızı konsoloslukta esir tutan IŞİD’i melek göstermek uğruna bile olsa.  (Bu arada IŞİD gibi örgütlerin nasıl militan topladıklarını “Nietzsche, Kant ve Kuran” adlı çevirimden okuyabilirsiniz.) 

Tabii ki her daim ve her zorluk altında bilgi ve birikimlerinden yararlandığımız gerçek gazetecilerimizi ayrı tutuyorum.  Onların da mevcut durumda doğru yorum ve tahminlerde bulunmakta haklı olarak zorlandıklarını biliyorum. Galiba en çok kaçınmamız gereken ve bir türlü başaramadığımız, ülke ve bölge olarak böylesi bir öngörüsüzlüğe saplanmaktır.

Yazımı iki adet twitter mesajımla sonlandırmak istiyorum:

“Özetle: Bölgemiz yine 100 yıl öncesi gibi karışık ve kana bulanmış durumda. Bölgemizde yine 100 yıl öncesinin aktörleri faal. Déjà vu.”

“Müslüman biraderler, İsid ve ke-ke-ke (Ku Klux Klan) diyen Pelin Batu, beni sabah sabah hayli neşelendirdi. @haftasonukeyfi

Zuhal Nakay

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 92
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 559
Kayıt tarihi
: 24.08.13
 
 

Mimar / Blog Yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster