Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Ekim '18

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
62
 

Atatürk Bir Günlüğüne Dönse Tepkisi Ne Olurdu?

Atatürk Bir Günlüğüne Dönse Tepkisi Ne Olurdu?
 

(Amatörce yazmaya başladığım kitabımdan bir parça)

Yıl olmuş 2018. Anıtkabir yine kalabalık, yine hüzünlü. Bugünlerde eskiye göre daha kalabalık atamın mekânı. İnsanların dillerinden dökülen hep aynı şey; "Atam keşke geri dönebilsen". İnsanlar o kadar çok şeyi şikâyet ediyor ki Ata'ya, bunu duyan Atam huzur bulamıyor mezarında. 

Ve bütün dualar kabul görür ve atam kendini Anıtkabir de ete kemiğe bürünmüş olarak bulur. Anıtkabir’in tam karşısında hayata gözünü açar. Bilir buranın onun için yapıldığını, bilir 78 yıldır burada istirahatte olduğunu. O deniz mavisi gözleriyle, onu ziyarete gelen kalabalığa uzun uzun bakar. Çok gururlanır ve unutulmadığını görmek onu mutlu eder. O koca kalpli adam döner sırtını Anıtkabir’e ve aslanlı yoldan gururla yürür, bıraktığı başkentin ne durumda olduğunu görmek için. Atam aramızdan ayrıldıktan tam 78 yıl sonra bıraktığı mirasın ne durumda olduğunu, bu mirası emanet ettiği gençlerin neler yaptığını, 78 yıl boyunca nelerin olduğunu merak içindeydi. Yürürken şiddetli bir gürültü geçiverir üzerinden, bakar ki savaş uçağı. Atam gururlanır "aferin çocuklarıma, kendilerini geliştirmişler uçaklar yapmışlar" der. Ankara sokaklarında yürürken devasa binaları görür sevinir ta ki binanın üzerinde yazan isimlerin Türkçe değil de İngilizce olduğunu görünce canı sıkılır o mavi gözlü devin. Kendi kendine mırıldanmaya başlar. "Ben size yeni alfabe getirdim, tek tek harfleri öğrettim, kendi diliniz olsun istedim, ama görüyorum ki siz faklı bir dile özenti içindesiniz. Yoksa sevmediniz mi size miras bıraktığım Türkçeyi? İsteseydim sizin dilinizi Türkçe değil de, farklı bir dilde yapabilirdim. Ben istedim ki benim milletim herkesten farklı olsun, kendi bayrağı, kendi dili olsun istedim." Atam bu duruma oldukça içerlemişti ve elini cebine atar ve bir dal sigara yakar. Dertli dertli çeker dumanı içine. Ardından bir öksürük tutar ve sigaraya bakarak "beni öldüreceğini bile bile, seni tüketiyorum, ne saçma değil mi?" der elinde tuttuğu sigarasına.

Ankara sokaklarında ilerlemeye devam ederken Atam, bir anda gülüverir yüzü, neşe dolar o mavi boncuk gözleri. Atın üzerindeki heykelini görmüştür. Heykelinin karşısında ki bir bankta oturur ve heykelinin yanında fotoğraf çekinen insanları seyreder ve "Ne iyi etmişimde Çanakkale'de Alman generalin emrini çiğnemişim de bu ülkeyi bu gençlere emanet etmişim" der.

Atam devam eder yürümeye. Köprüleri, okulları, devlete ait binaları görür ve mutlu olur. “Bıraktığım gibi değil hiçbir şey, benim çocuklarım güvenimi boşa çıkarmamış” diye düşünür.

 Atam yerde bir gazete görür ve hemen onu alıp başlar göz gezdirmeye. Henüz ilk sayfadayken düşmüştür yüzü. Gazetenin ilk sayfasında ki başlık şehit haberiydi. Atam okudukça anlamaya çalışıyor, anlamlandırmaya çalışıyordu. Kimdi bu askerimizi şehit eden diye düşünmeye başlamıştır. İlk aklına gelen düşmanın komşu bir ülkenin olabileceğiydi. Acaba Yunanlılar mıydı? Ya da Ruslar mı? Hayır, hayır askerlerin şehit edildiği yer Diyarbakır. Acaba Araplar mı bize düşman olan. Hayır hayır sanmıyorum. Onlarla din kardeşiyiz böyle bir düşmanlık olamaz aramızda. O zaman kim bu askerimizi şehit eden. Topraklarımıza kadar sızabilecek kadar hangi ülke cesaret edebilir? Neyse okumaya devam edeyim belki yazıyordur der ve okumaya devam eder. Bu sefer başka bir haber dikkatini çeker. Haberde Türkiye'nin savaş uçağı ithal edeceğini yazıyordu. Atamın yüzü iyiden iyiye asılmış "ne yani üzerimizde uçan bu uçakları siz yapmadınız mı?" diye hayıflanmaya başlar. Ülkede neler olduğu konusunda o kadar çok şeyi merak ediyordu ki üzülmekle, hayıflanmakla vakit kaybetmiyor hemen diğer haberlere geçiyordu.

Sayfayı çevirdiğinde kendi kurduğu partinin haberini görünce bir an asık yüzü gülmeye başlamıştı. Partisinin kendisinden sonra nasıl idare edildiğini, neler yaptığını çok merak ediyordu.

Sonra diğer sayfada ki başlık dikkatini çekti atamın. Başlıkta 15 Temmuz darbe girişimi yazıyordu. "Ne yani benim ülkemde darbe girişimi mi oldu?" diyerek şaşkın gözlerle haberi okudu. Okuduklarına bir türlü inanamıyordu. Haberde askerin milletin üzerine tankla, tüfek ve uçaklarla gelmesi atamı çok üzmüş ve bir o kadarda kızdırmıştı. “Nasıl küflenmiş bir beyine sahipsiniz, insan kendi milletine bomba mı atar, silah mı sıkar? İnsanlar kendi ordusuna güvenemezse o ülke işgale açık en kolay ülkedir" der ve bir dal sigara daha yakıp, gazete okumaya ara verir.

 Atam çok şaşkın ve bir o kadar da kızgındı. Benim vatanımı emanet ettiğim gençlerimin bir kısmı vatanına ihanet etmiş, kendi ana babasının üzerinden tankla geçmiş, kendi uçağıyla bombalamış, annesinin, babasının, kardeşlerinin parasıyla aldıkları silahları, düşmana değil de kendi insanlarına doğrultmuş. Bu nasıl küflenmiş bir beyin" diye kızgınlığını dile getiriyordu. Gazeteyi katlayıp kolunun altına koyup Ankara sokaklarında yürümeye devam etti atam. Atam yürüdüğü bu sokağı hatırlamıştı. Her ne kadar binalar dikilse de, geniş yollar yapılsa da bu yollar ona yabancı değildi. Yürüdüğü yol onu Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin önüne çıkarmıştı. Atam meclisi görünce "ne güzel bir meclis, bizim zamanımızda ki meclis binasıyla arasında ne kadar çok fark var. Bizim zamanımızda meclisimiz sobayla ısınırdı. Sobaya ben de dahil herkes odun atar, bütün kararları o sobanın yaydığı sıcaklığıyla alırdık. Bugün bu ülkenin bugünlerde olmasının en pay sahipleri, o sobaya odun atan kardeşlerimdi. Onlar ne yüce insanlardı. Hepsi birer kahramandı."Meclisi görmek atamı duygulandırmış, o günün şartlarının ne kadar da zor olduğunu hatırlamıştı. Atam meclisin etrafında dolaşırken meclisin bazı yerlerinin yıkık olduğunu görür. Bunun nedenini merak eden atam orta yaşlarda bir adama yaklaşır ve neden meclisin bu durumda olduğunu sorar. Adam atamın bu sorusuna sinirlenir ve "sen nerede yaşıyorsun be adam, buraya ne olduğunu dünya biliyor" diye çıkışır. Atam ben bilmiyorum anlatır mısın? diye sorusunu tekrarlar. Adam, “burayı Fetö bombaladı der” ve her şeyi orada anlatır atama. Atam korku ve dehşet içinde adamın anlattıklarını dinliyordu. Adam da cebinden çıkardığı yabancı marka sigarasından Atama ikram eder. Sigaranın paketi Atamın dikkatini çekmişti. Sigaranın adının yabancı oluşu ve sigara paketindeki yazılmış olan kısa bir not. Notta sigaranın sağlığa zararının yazıyor olması iyi bir şeydi ancak sigaranın ithal olması canını sıkmıştı atamın. Atam adamın uzattığı sigarayı kibarca reddetti ve adama;

Atam: Bu sigara hangi ülkenin?

Adam: Bilmiyorum ama sanırım İngilizlerin.

Atam: “Bu sigarayı içiyorsun ama hiç düşündün mü? Bu sigaraya verdiğin para bizim ezeli düşmanlarımıza gidiyor. Onlar bu parayla silah, top, tüfek alıp bize kullanacaklar. Anlaşılan şimdilerde savaş hazırlığı böyle oluyor.

Ardından atam cebinden çıkardığı tabakasından tütün ve sigara kâğıdından bir sigara yaptı ve mavi gözlerini adama dikerek “ben o sigaradan içerek halkıma kötülük edemem" dedi. Atam adama verdiği bilgiler için teşekkür etmiş ve ayrılırken oradan;

Adam: Bir saniye efendim. Sizi birine çok benzetiyorum. Acaba isminiz nedir? Ünlü birimisiniz?

Atam: (gülümseyerek) ”Benim adım Mustafa Kemal. Evet, oldukça ünlüyümdür. Beni dünya tanır, özelliklede o sigarasını içtiğin ülke en iyi tanıyandır.”

Adam, atamın bu cevabına çok şaşırır ve düşünerek “kim bu adam” diye oradan uzaklaşır. Bilmiyor ki o bu ülkenin kurucusu, ilk öğretmen Mustafa Kemal Atatürk.

Atam bıraktığı ülkenin şuan ki durumunun hiçte düşündüğü gibi olmadığını ve çok şeyin yanlış gittiğini düşünüyor, bu konuda olup biten her şeyi öğrenmek istiyordu. Ama nasıl öğrenecekti hiçbir fikri yoktu. Bir parka gitti ve orada oturan on altı, on yedi yaşlarında bir genci gözüne kestirdi. Atam gencin yanına oturdu ve;

Atam: Merhaba genç. Senden bir konuda yardım isteyebilir miyim?

Genç: Tabiî ki buyurun.

Atam: Varsayalım ki ben Mustafa Kemal Atatürk’üm. Anıtkabir de ki uykumdan, uyandırıldım ve bir günlüğüne Dünya’ya tekrar döndürüldüm. 10 Kasım 1938 gününden bugüne kadar ülkede neler oldu, neler değişti öğrenmek istiyorum. Ama o günün şartlarıyla bugünün şartlı çok farklı. Bu 78 yıllık süreçteki bilgilere nasıl ulaşabilirim, bu konuda bana yardım edebilir misin?

Genç: Çok basit internetten öğrenebilirsiniz. Yardım edebilirim bu konuda.

Atam: Teşekkür ederim genç. Bu arada benim adım Mustafa Kemal. Ya senin adın nedir genç adam?

Genç: Ömer Faruk

Atam: Ömer Faruk bana son 78 yıl hakkında bilgilendir hadi.

Ömer Faruk: Cep telefonunun internetinden başladı, olan biteni göstermeye ve okumaya.

1938 yılından sonra ilk gelişme II. Dünya savaşı oldu efendim.

Atam: Buna hiç şaşırmadım. Beklediğim bir şeydi. Fakat beklediğimden erken olmuş. Benim merak ettiğim biz katıldık mı savaşa. Çünkü bu böyle bir savaşı bekleyen, topraklarımızda gözleri olan birçok düşmanımız vardı.

Ömer Faruk: Biz bu savaşa katılmadık efendim.

Atam: Bu çok şaşırtıcı oldu işte. Ama katılmamak bu savaşa bizim açımızdan en doğrusu olmuş. II. Dünya savaşını kaldıramazdık, Kurtuluş savaşımızdan sonra. Bu savaşlar bizim ülkemizi her defasında elli sene geriye atan oldu.

Devam et Ömer bana II. Dünya savaşını anlat. Kimler birbirini yedi.

Ömer Faruk: II. Dünya savaşı 1939 – 1945 yılları arasında hemen hemen dünyanın her yanını kapsayan uluslararası bir savaş oldu. Mihver Grup: Japonya, İtalya, ,Bulgaristan, Romanya ve Almanya'dan oluşur. Müttefik grup: ABD, Rusya İngiltere ve Fransa vardı. Müttefik gruba en son katılan ABD'dir. Bu savaşın sonucunda Almanların içinde bulunduğu grup kaybetmiştir.

Atam: II. Dünya savaşı hakkında bunları bilmem benim için yeterli. Herkes birbiriyle savaşırken benim ülkem ne yapıyordu bana onları anlat Ömer. Benden sonra yerimi kim aldı, ne yaptı ile başlayabilirsin.

Ömer Faruk: Sizden sonra yerinize İsmet İNÖNÜ geldi.

Atam: İsmet mi geldi? İsmet çok başarılı biriydi. Onun gelmesine şaşırmadım. Ama bazen de hiç beklenmedik kararlar ve isteklerle gelirdi. Ben ve İsmet uzun yıllar boyunca birlikte mücadele ettik. Bazı meselelerde mutabık kaldık, bazı konularda ise ayrı düştük. Fakat hiçbir zaman birbirimize küs kalamadık. Sık sık çok ciddi tartışmalar yaşardık, Salih Bozok her zaman aramızda bir köprü vazifesi görerek benimle ile İnönü'yü daima barıştırır, bizim birbirimizle ayrı düşmemize gönlü el vermezdi. Fakat 1937 yılındaki son tartışmamız en şiddetlisiydi. İsmet İnönü'nün başbakanlık görevinden ayrılmasına sebebiyet vermişti.

Ömer Faruk: Bu tartışmanızın sebebi neydi?

Atam: Tartışmaya konu olan durum, bir gazetesinde bana Dizbağı Nişanı verileceğinin yazılmasıydı. Bu nişan eskiden beri İngiliz soylularına verilen çok mühim bir ödüldü. Esasında İngiliz gazetesindeki haber tamamen asılsızdı. İngiliz Hükümetinden böyle bir teklif gelmemişti. İsmet Paşa, 29 Ağustos 1932 gecesi Yalova'da benim köşkümde toplanan dost meclisinde, bu konunun gazetelerde fazlaca yanlış yazıldığını ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde bir açıklama yayınlanmasını önerdi. Ben de bu öneriyi kabul ettim. İnönü hemen masada bir açıklama yazarak yüksek sesle okumaya başlamıştı. Açıklaması can sıkıcı nitelikteydi. "Özellikle kralından arta kalan böyle bir nişan, Türk cumhurbaşkanına verilemez. Verilecek olsa bile Türkiye Cumhurbaşkanı o nişanı kabul edemez.'' Onun bu açıklaması canımı çok sıkmıştı. Ama sonrasında aramız düzelmiş ancak hararetli tartışmalar yaşanmaya devam etmişti. İsmet bir gün bu tartışmalardan yorulduğunu söylemişti ve istifasını vermişti.

Ömer Faruk: Sanırım İsmet İnönü sizi kıskanmıştı. Olabilir mi?

Atam: Bilemiyorum. Ama benden sonra neler yaptığını merak ediyorum. İyi bir devlet adamıydı, benden sonra başarılı olduğunu düşünüyorum. En azından II.Dünya savaşı yıllarında ülkenin başında İsmet varmış ve ülkemiz savaşa girmemiş. Bu bile çok büyük başarıdır.


Ömer Faruk: İlk icraatı paraların üzerine kendi resmini bastırmak olmuş.

Atam: Halkın cebinde para olmadıktan sonra kendi resmini paraya bastırsan neye yarar. Paradan konu açılınca aklıma geldi de, İsmet’in maaşı 1000 Liret'idi. Ben talimat verdim ve onun maaşını 3000 liret'e yükselttirmiştim. Para resmini bastıracak kadar paraya sevdalı olduğunu bilmiyordum. Başka neler yaptı İsmet?

Ömer Faruk: Demiryolu yapımına gereken önemi vermemiş. İlginç olan şey ise ülkenin başına geçtiğinde 1,900 kilometre olan demiryolu ağı, İsmet İnönü'nün görevi bıraktığı güne kadar 1,900 kilometre olarak kalması demiryoluna önem vermemesi çok ilginç.

Atam: O 1,900 kilometre demiryolunun yaptıran bendim. Ayrıca bu demiryolu ağını ilk etapta 5000 kilometre olarak belirlemiştik. Ülkenin her bölgesine hızla ulaşabilmek için bu çok gerekli bir projeydi. Bunun önemini en iyi bilende sağ kolum İsmet'idi. Neden böyle bir şeye kalkıştı, neden tüm dünya savaştayken bunu fırsat bilip ülkeyi bir adım öne getirmedi anlamıyorum. Çanakkale savaşında ülkenin dört bir yanından topladığımız askeri ivedilikle yetiştiremediğimiz için şehit olanları ne çabuk unuttu. Çanakkale de destek kuvvet gelinceye kadar, mevziilerini düşmana kaptırmamak için benim kahraman askerlerimin vücutlarına isabet eden kurşunlara rağmen savaşa devam ettiğini ben her toplantımızda dile getirmedim mi? Demiryolu ağının önemini her anlattığımda beni ayakta alkışlayan meclisimiz ben öldükten sonra nasıl unuttu yaşadıklarımızı. Geç Ömer Faruk bunları, başka neler oldu her karışını kan ile suladığımız ülkemizde anlat.

Ömer Faruk: II. Dünya savaşını kaybeden Avrupa ülkelerine ABD tarafından sunulan Marshall yardımını, savaşa katılmadığımız halde almış ve Marshall yardımı getirdiği ağır şartları kabul etmiş.

Atam: Yani birçok taviz verdi öyle mi? Bizim toprağımızda gözü olan düşmanlarla anlaşma yapmak evinin anahtarını hırsıza teslim etmek gibidir. Bu bir intihardır. Çanakkale de yazdığımız destanla, kurtuluş savaşında ülkenin her yerinde direnişimizle bize imrenen, bizden gözü korkan düşmanlarımıza mı yanaşmak istemiş İsmet? Bunun tam tersinin olmasını beklerdim. Bizim bizden başka dostumuz yok bunu anlayamadılar mı Çanakkale'de? Geç Ömer'im bunları geç...

Ömer Faruk: Çiftçiyi topraklandırma kanunu meclis ‘ten geçtiği halde uygulamamış. Yani, toprak reformunu gerçekleştirmemiş.

Atam: Yani halkın iradesi olan meclisi hiçe saydı öyle mi?

Ömer Faruk: Maalesef efendim.

Atam: Belki de Avrupalılar istemiştir. Hani o elimizi kolumuzu bağlayan Sevr var ya onun gibi Ömer. Geç Ömer geç bunları...

Ömer Faruk: 1946'da ilk devalüasyon beraberinde denk bütçe ve üretim odaklı ekonomi anlayışını bırakıp düşük kur yüksek faiz politikasını yerleştirerek üretmeyen ve ithal eden ülke konumuna geçmek ve bunu kabullenmek.

Atam: Buna hiç şaşırmadım. Marshall yardımı alıp, elini kolunu kaptırırsan, kaptırdığın kişiler bunları da ister senden. Düşmanların güçlü bir Türkiye ister mi hiç? Keşke aç kalsaydılar da düşmana boyun eğmeseydiler. Biz cephede boyun eğmedik ama İsmet masa başında savaşmadan teslim olmuş. Hiç iyi bir şey yapmamış mı İsmet?

Ömer Faruk: Aslında bir şey var ama bu iyi mi yoksa kötümü anlayamadım?

Atam: Söyle hadi Ömer'im seni karamsarlığa düşüren şeyi.

Ömer Faruk: Milli Eğitim Bakanlığı'na Amerikalı danışmanlar getirmiş efendim.

Atam: Bunun iyi bir hareket olduğu ihtimalini aklına getiren nedir Ömer?

Ömer Faruk: Hani ülkemize farklı bir eğitim sistemi getirilir, daha bilinçli ve eğitimli insanlar olunur gibi düşündüm.

Atam: Peki ya hiç düşündün mü yeni gelecek sistemin Türklük bağımızı, vatan millet sevgimize zarar verebilme ihtimalini. Bak bakalım Eğitimde reform yapmışlar mı?

Ömer Faruk: Hemen bakıyorum efendim. Hah evet bir şey buldum.

Atam: Oku bakalım Ömer ne bulduğunu.

Ömer Faruk: Türk kültürüne dayalı kurgulanan eğitimi bir kenara itip, Helenistik kültürü temel alan eğitime geçilmiş efendim.

Atam: Şimdi anladın mı Ömer? Düşman savaşa başlamış. Savaşta yenemeyeceklerini anlayan düşmanlarımız, bizim ruhumuzla oynayıp bizi güçsüzleştirmeye başlamışlar. Eminim ki çok daha kötü şeyler yaşanmıştır benim ülkemde. Düşmanlarımız boş durmayacaktır Ömer. Yeter İsmet hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum. İsmet ipin ucunu düşmana vermiş, düşman hedefe ulaşıncaya kadar ipi elinde tutacaktır. Başka neler oldu ülkemde Ömer anlat...

Ömer Faruk: 8 Eylül 1952 tarihinde NATO'ya üyel olduk efendim.

Atam: NATO nedir Ömer?

Ömer: Başlangıçta 12 devletin iştirakiyle akdedilmiş olan Kuzey Atlantik Antlaşmasına Londra'da 17 Ekim 1951 tarihinde düzenlenen bir Protokol ile Türkiye ve Yunanistan'ın da katılımları onaylanmış, Türkiye 18 Şubat 1952'de yine Fuat Köprülünün dışişleri bakanlığını yaptığı Adnan Menderes hükümeti döneminde NATO'ya resmen üye olmuş. Norveç, Danimarka gibi üyeler Türkiye'nin üye olmasına, çok yakın zamana kadar diktatörlükle yönetildiği ve yeterli demokrasi tecrübesi olmadığı gerekçesiyle uzun müddet karşı çıkmışlar.

8 Eylül 1952'de Türkiye NATO'ya kabul edildikten yedi ay sonra İzmir'de Müttefik Kara Kuvvetleri Karargâhı (LANDSOUTHEAST) kurulmuş, karargâhın başına ABD'li bir korgeneral getirilmiştir. 1954'te karargaha Fransa, İngiltere ve İtalya'dan askerler dahil edilerek üs güçlendirilmiştir.

Atam: Böyle bir birliğe üye olunması bana çok saçma geldi Ömer. Çünkü bu birliğe üye ülkeler bir zamanlar haçlı ordusu adı altında toplanmış ve biz Müslümanlara savaş ilan etmişlerdi. Şimdi soruyorum sana Ömer, bir gün haçlı ordusu tekrar dirilir ve Müslümanlara savaş açarlarsa biz Nato'ya üyeyiz diye bizi es geçerler mi? Çok merak ediyorum 1954 yılında katıldığınız Nato'dan 2017 yılına kadar bir fayda gördünüz mü? Ben hiç sanmıyorum. Ve haklı olduğumu biliyorum. Şuna da eminim ki Nato denilen bu yapı Türkiye'den çok fazla yararlanıyordur. Avrupa meraklısı olmayan bir yönetim gelmedi mi hiç ülkemin başına Ömer?

Ömer Faruk: Sanırım hiç gelmedi efendim. Halen Avrupa Birliğine girmeye çalışıyoruz çünkü.

Atam: Avrupa Birliği de nedir Ömer?

Ömer Faruk: Avrupa Birliği konusundaki ilk adımlar 2. Dünya Savaşı'ndan sonra 1940'lı yılların sonlarına doğru Avrupa ülkelerini birleştirebilmek, özellikle de komşu ülkeler arasında süregelen savaş dönemini tamamen sona erdirmek için atılmış bir temel. 1949 yılında ülkeler Avrupa Konseyi adı altında toplanmaya başlamış. 1950 yılında "Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu"nun kuruluşu, birliği genişletti. Bu ilk anlaşmaya katılan ülkeler BelçikaFransaAlmanyaİtalyaLüksemburg ve Hollanda olmuştur. Bugün bu ülkeler birliğin "Kurucu Üyeleri" olarak anılıyor. Türkiye'nin Avrupa Birliğine girme ve üye olma macerası, yaklaşık yarım yüzyıl önce AET'nin kurulmasından kısa bir süre sonra (Temmuz 1959)'da topluluğa tam üyelik için başvuruda bulunmasıyla başlamıştır.

AET tarafından verilen cevapta, Türkiye'nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığı bildirilmiş ve tam üyelik şartları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanması önerilmiş. XX. yüzyılın ikinci yarısında sürekli olarak bu doğrultuda girişimler gündeme gelmiş. Türkiye, AB''ne girmek ve yakın olmak için elinden gelen tüm istekleri yerine getirdi ve bu uğurda istenilen gayreti fazlasıyla gösterdi. Türkiye'nin her atağa geçmesinde yeni yeni talepler ile ülkemizi oyaladılar. Bitmek tükenmek bilmeyen istekleri ile Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne (AB) üye olabilmek için kendisinden istenen her türlü istekleri fazlasıyla yerine getirdi. AB'nin bu istekleri doğrultuda tam 8 uyum paketi kabul edilmiş ve birçok yasal değişiklik yapılmasına rağmen her uyum paketinin kabulünden hemen sonra yeni bir uyum paketi sunmuşlar. AB'nin bitmek bilmeyen bu istekleri Türkiye'nin önünde aslında zaman kaybından başka bir şey değil. Evet, bende isterim Avrupa'ya istediğim gibi elimi kolumu sallayarak gitmeyi ancak, Avrupalılar bizi açık ve net istemiyorlar. Dediğim gibi boş yere çabalıyoruz.

Atam: Aferin sana Ömer. Sen 16 yaşında bu bilgiye küçük bir cihazdan ulaşıp yorum yapabiliyorsun ama devleti idare edenler ne diye zorluyorlar Avrupa kapısını. Bilmiyorlar mı ki Avrupalılar Müslümanları kendi ülkelerinde sokaklarında gezdirirler mi? Daha bir asır önce kurtuluş savaşında biz kimlere karşı savaştık. Bizim toprağımızda gözü olan haçlı zihniyetine sahip bir Avrupa sizinle neden iç içe yaşasın. Dört mevsimin yaşandığı, yer altı ve yerüstü zenginlikleri bakımından her şeye sahip olan bir ülkeniz var. Zaten her şeyiniz var ne diye başkalarına ihtiyaç duyarsınız ki? Şunu bil Ömer asla sizi Avrupa birliği dediğiniz yapıya almayacaklar. Bu da sizin için en hayırlı olanıdır. Devam et Ömer başka neler oldu taşına toprağına kurban olduğum ülkemde?

Ömer Faruk: Rum Kesimi Ortak Devlet'e razı olmamış. Kıbrıs'ın tüm yönetimine kendileri el koyma yoluna gitmişler; uluslararası anlaşmaları çiğneyerek, Türklere saldırılarda bulunarak, Rumlar 1963 yılında Ortak Devlet'i yıkmışlardır. Bunun üzerine 1974 yılında Kıbrıs'a çıkarma yapıldı efendim.

Atam: Kim bu çıkarma emrini veren kahraman

Ömer Faruk: Bülent Ecevit efendim.

Atam: Çok isabetli bir karar almış, ayrıca bu hareketle düşmanlara da gözdağı vermiş. Şuana kadar duyduğum en isabetli karar bu oldu. 

Ömer Faruk: 27 Mayıs 1960 yılında darbe olmuş efendim.1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçelerini ileri sürerek Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde bir grup subay, 27 Mayıs 1960 sabahı ülke yönetimine bütünüyle el koymuş. Ayrıca 12 Eylül 1980 yılında da darbe olmuş. Bu  askerî darbenin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin birçok tur ardından Cumhurbaşkanı'nı seçememesi ve 6 Eylül günü Konya'da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şerîat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği yürüyüş gösterildi.

Atam: Biz tekke ve zaviyeleri din düşmanı olduğumuz için değil, bilakis bu gibi yapılar din ve devlet düşmanı oldukları, Selçuklu ve Osmanlı’yı bu yüzden batırdığı için yasakladık.

Ders alan bir tolum olsaydılar 17 Aralık 1927 yılında Ankara’da söylediğim şu cümlelerden ders çıkarırlardı.

“Çok değil gelecek yüzyıla kalmadan eğer bu sözlerime dikkat etmezseniz göreceksiniz ki, bazı kişiler bazı cemaatlerle bir araya gelerek bizlerin din düşmanı olduğunu öne sürecek, sizlerin oyunu alarak başa geçecek, ama sıra devleti bölüşmeye geldiğinde birbirlerine düşeceklerdir. Bu yapılanmalar askeri etkileyecek ve saflarına çekmeye çalışacaklardır. Ayrıca unutmayın ki, o gün geldiğinde, her bir taraf diğerini dinsizlikle ve vatan hainliği ile suçlamaktan geri kalmayacaktır.”

Ömer Faruk: PKK terör örgütü sorunu başladı efendim.

1970'lerin başında örgütlenmeye başlayan, 1984'te dağ kadrolarını oluşturarak paramiliter yapıya bürünen, PKK, KADEK ve Kongra-Gel isimlerini kullanmış olan, kendisine Türkiye'nin güneydoğusu, Irak'ın kuzeyi, Suriye'nin kuzeydoğusu ve İran'ın kuzeybatısını kapsayan bölgede bir devlet kurmayı amaçlayan ve bu amaçla söz konusu toprakların Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kalan kısmına sahip olabilmek için Türk Silahlı Kuvvetleri ve sivillere karşı silahlı eylem yapan bir örgüttür.

Atam: Bu ülkeyi omuz omuza savaşarak kurtardığımız insanlar şimdi kendi ülkelerini mi bölmeye çabalıyor. Benim insanlarım bunu yapmaz. Anlaşılan o ki III.Dünya savaşı başlamış. Savaş yöntemleri değişmiş. Savaşa doğrudan katılmayıp o ülkede karışıklıklar çıkartıp yok etme çabası içindeler. Savaşlar eskiden daha mertçeydi, şimdi görüyorum ki savaşlar namertçe yapılmakta. Çok şanssızsınız Ömer Faruk.

Ömer Faruk: Neden efendim?

Atam: Eskiden düşmanlar belliydi ve savaş yöntemleri sadece cephede çarpışmaktı. Şimdi düşman kim ara ki bulasın.

Ömer Faruk: Efendim son olarak 15 Temmuz 2016 darbesi. Bunu anlatmak için internete bakmama gerek yok. Benim de hayatımda unutamayacağım bir olaydı. Fetö terör örgütüne bağlı askerlerin yaptığı bir darbe oldu. Darbe gecesi babamla tankların önüne yattık. Kuzenim gazi oldu. Halk birlik oldu ve Fetöcüleri tek tek polise teslim etti efendim.

Atam: Halkın darbeye karşı direnç göstermesi bana kurtuluş savaşımızı hatırlattı. O gün de halk düşmana siper olmuştu, son darbede de siper olmuş. Benim ülkeyi emanet ettiğim gerçek evlatlarım bunlardır. Maalesef düşmanın oyunları bitmeyecek. İçlerinizde ki hainleri tekrar kullanacak ve bu ülkeyi bölmeye çalışacaklardır.

Ömer Faruk: Efendim benim de kafama takılan bir şey var.

Atam: Nedir kafana takılan Ömer Faruk?

Ömer Faruk: Efendim 1903 yılında kurulan Beşiktaş Jimnastik Kulübü ve 1907 yılında kurulan Fenerbahçe spor kulübü taraftarları sizin için Fenerbahçeli ya da Beşiktaşlı diyorlar. Siz hangi kulübe sempati duyuyorsunuz?

Atam: (Ata gülümser) Hey gidi delikanlı sizlere güzel bir gelecek bırakmak için yurdun dört bir köşesi beni beklerken nasıl vakit ayırabilirdim maç izlemeye. Ama şöyle söyleyeyim iki kulüp te benim için farklıdır. Kurtuluş savaşında Fenerbahçe’nin bize verdiği destek asla göz ardı edilemez. İşgal güçlerinden sıyrılarak cephelere silah taşıyan ve bu ülkenin bugünlerine katkı sağlayan bir kulüptür. Eğer bu cevabım seni tatmin etmediyse söyle ne söyleyeyim sana. Bir baba ve çocukları neyse benim için Beşiktaş’ı, Fenerbahçe’si ya da diğerleri hepsi de aynıdır. Bir baba nasıl evlatlarının arasında tercih yapması söz konusu olmazsa benim içinde bu kulüplerimiz için tercih yapmam doğru olmaz.

Ata Ömer Faruk’a yardımı için teşekkür eder ve oradan uzaklaşır. Ömer Faruk çok şaşkındır. Bu adam kimdi, gerçekten Atatürk müydü? diye düşünür.

Ve atam bir daha ki uyanışına dek yarım kalan istirahatine devam eder. Bir sonraki uyanışında neyle karşılaşacağını bilmeden ve endişeyle. Belki de biliyordur neyle karşılaşacağını. O ki ileri görüşlülüğüyle tanınır tüm dünyada.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 5
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 179
Kayıt tarihi
: 26.10.18
 
 

Erkekleri anlamak basittir.. Birkaç basit yöntem yeterlidir. Ya kadınları anlamak ?  ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster