Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ocak '15

 
Kategori
Hayvanlar Alemi
Okunma Sayısı
1103
 

Atlar... En eski kadim dostlarımız, insandan 50 milyon yıl önce de vardı!

Atlar... En eski kadim dostlarımız, insandan 50 milyon yıl önce de vardı!
 

'İnsanoğlu ile aralarındaki bağ oldukça narin. Korkusu kalbine işlemiş... Ve çıkarılması çok zor. Cilalı taş devrinden bu yana, ilk at dizginlendiğinden beri bunu anlayabilen çok az insan var. Atın ruhunu anlayabilen ve oradaki yaraları iyileştirebilen çok az insan... '*
 
Bir canlının diğerini bilme ve hissetme isteği, çağlar boyunca süregelmiş doğal, içgüdüsel bir çağrı... Ve çoğalıyor her kim diğerini bilirse, hissederse... 
 
İnsanoğlunun maddi dünyada kaybolması tarihler boyunca hayvanlara, doğaya hem de kendi türüne olan düşmanlığını sabit bir sorun haline getirdi. Bu aynı zamanda insanın kendine olan hoyratlığının da tarihidir. Önce kendine ve sonra diğerlerine olan hoyratlığının...
 
Gerçekte hayvan, bitki, insan ayrımı yaparken hata yapıyoruz. Varoluşsal hak bazında eşitiz. Birlikte yaşamamızın doğal akışında sorun olan bizim türümüz. Zira suç işliyoruz. Akılsal üstünlüğümüz onlarla olan ilişkimiz üzerinde ruhsal üstünlüğümüz olduğu yanılsamasını doğuruyor. Oysa her canlının kendiliği vardır, kendi ruhsal yolculuğu vardır ve birinin diğeriyle karşılaştırılması, üstün ya da aşağı tutulması, yok sayılması büyük hatadır. İnsan bir noktada çok daha başka bir ruhsal yolculuğun izini sürüyor. Ancak bu anlayış bilinçlerimizde henüz tam yerine oturmadı. Eğer oturmuş olsaydı tüm hayvan ve bitki aleminin varlığımıza kattığı değer ve etki karşısında huşu ve hayranlık içinde geçiremeyeceğimiz bir an'ımız bile olmazdı! 
 
Doğal zincirde en tepede insan duruyor. Ama insan insan değil; olgunlaşmamış, kemale ermemiş, kendi içinde dengeyi bulamamış, ruhsal bilgelikten yoksun. Ve insan hal böyleyken doğadaki zincirin sorumlu bir parçası olduğunun, oradaki herhangi bir ayrıntıdan, bir canlıdan, bir bilgiden, bir sezgiden üstün olmadığının idrakinde olmalı, olmak zorunda. Maalesef ki orada var gibi gözüken şey çoğunluk olarak korku içinde, bencil, hırs dolu, sahte benlik ile dolu, özünden uzak, insani değil, insan değil! Ve bu şey canlılığa düşman! En tepeye kendini koyup koyu bir kibirle sahiplenmeye, sömürmeye, köleleştirmeye devam ediyor. Belki bunların geçmişten günümüze şekli değişti ama varlığı değişmedi! Saygı ve huşu ile evrene, doğaya yaklaşmanın en adil tavır ve en temel ahlak olduğunu bilmek ve uygulamak da işine gelmiyor. Bu tavır ve yaklaşım diğer canlılarla aramızdaki hukukun üstüne bir buldozer gibi çöktüğü için her birimizin yüreğinde bu kederin ağırlığı var. Ve hayvanların yürekleri saf oldukları ve saf kaldıkları için şüphesiz daha da ağır hissediyor bu yükü! Ve bir hayvan hiçbirşeyi unutmuyor. Bunun pekçok örneği var.
 
Hiç şüphesiz ki atalarımızdan ödünç aldığımız ve gelecek yaşamlara bırakacağımız bir bellek var. Dünya öylesine gidip geldiğimiz bir yer değil. Kimimiz bu belleği umursuyor kimimizin umurunda değil! Bizden öncekilerin yaptığı doğru ve yanlış edimlerin doğru olanlarının devamından, yanlış olanların sonlandırılmasından emin olma sorumluluğumuz olduğu çok açık!
 
Atlar ise en eski kadim dostlarımız... Onlar bizden önce de vardı. Yazılı tarih insandan 50 milyon yıl önce var olduklarını söylüyor. İnsanlık tarihinden de eski zamanların kokusunu ve bilgisini taşıyorlar. 'Bir atın gözlerinde sonsuz kadar rahmet vardır.' derler. O kocaman gözler ne de öğretici!
 
Bir at bir insana ne öğretir? Elbette kendi iç dengesini kurması için pekçok şey öğretebilir. Eşsiz bir dost, değerli bir yardımcı olabilir. Savaş sanatlarında bir inanış vardır; ' Bir ata kusursuz binen kişi kendi içindeki dengeye kavuşmuştur.' Yine kimi mitlerde at ile kurulan ilişki insanın kendi iç merkezleri ile kurduğu ilişki ile eştir. Hint destanı Bhagavad Gita'da at, ruhsal bilgelikle yönlendirilmeyen maddesel yanın yani kişiliğin yönünü bulamayacağına ilişkin bir öğretiye esin verir. Antik Mısır'da atının üstünde okunu geren savaşçının at, araba ve oku ile nasıl bütünleştiğine ilişkin hiyerogliflere rastlarız. Elbette bu bir rastlantı değil. Maddi bir dünyada yaşamıyoruz. Manevi olan ile kurulması gereken köprü adı geçen mit, efsane, yazıt ve pek çok vesile ile hayvanlar ile aramızdaki bağı anlamamız gerektiğini işaret etmekte... 
 
Aklın işleyişi ile mantık tarafında fazlaca kalıyor oluşumuz kendimizi bırakabildiğimizde hatırladığımız devasa bir sorundur. İnsanın iç ve dış tüm baskılardan azade olduğu anlarda gerçek ruhsal bağın hissel manada ortaya çıktığı doğrudur. Dümeni fazlaca sıkı tutmadığımız, bıraktığımız anlarda yakalarız o kendimizi tanımamıza, bilmemize ve sonra diğer canlıları bilmemize neden olan bağın aslında herşeyle aramızda var olan bağ olduğunu... Ve hayvan ve bitki dünyası tam da bu noktada devreye giriyor aslında. Madde ile mana arasındaki köprü onlar; hissel ve sezgisel bilişin ustaları...
 
Bu açılımı hissetmeye hayati derecede ihtiyacımız var; o içimizden kopan, kendini salıveren coşkunun gelişiyle içgücün kendini ifade etmenin rahatlığında açığa çıktığı an... Odunu kibritle yakmak gibi. Ateşi meydana çıkaran buluşma gibi. Bu buluşma pek çok insan için pekçok vesile ile olmuştur. Yaşanmadan bilinmezlerden... Ve doğal hayat içinde yaşayan tüm canlılar insanın içindeki bu bilişin tek tanığıdırlar. Doğa hiç vazgeçmez. Tüm zamanlar boyunca her daim sessizce farkedilmeyi ve bilinmeyi bekler durur.
 
İnsan, at üstünde iken ve at ile dörtnala koşmanın nasıl birşey olduğunu yaşarken de böylesi güçlü bir hissin kollarında bulur kendini. Hafif ılık bir havanın teni okşayışının, iradenin hem varlığı hem de yokluğu arasında bir kendini bırakışın verdiği coşkunun, atın varlığı ile senin varlığının buluştuğu o sessiz paylaşımın, sevginin cömertliği... Kendine özgü bir gizem, başlı başına bir öykü. Ve kendine yakın olduğun anlardan birindesindir. İçinde ehlileştirilmemiş olanda, korkusuzlukta ve özgürlükte ... Ve belki de dişimizle tırnağımızla yakalamaya çalıştığımız bilgeliğin bu boşluğa girebilmek için olduğunu sezinlediğimiz tadımlık anlardan birinde...
 
O kocaman gözlere baktığında anlıyor insan; 'bir atın gözlerinde sonsuza kadar rahmet vardır.' Ve içimde birşey bir kez daha sızılıyor. Onlara yapılan zulüm karşısında ağırlaşıyor yüreğim.
 
Gerçekte anlıyorum bir kez daha... Hayvan, bitki, insan ayrımı yok. Ruh var, biz varız. 
 
Ve bunu anlamalıyız, anlamalıyız...
 
 
*Atlara fısıldaya adam
 
Cemile Torun bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Atlar benim için de özel canlılardır, çok severim. Çocukluğum bütün hayvanlarla iç içe geçti ve hemen hepsinin bebeğini koklamışımdır. Çok güzel bir yazıydı elinize sağlık sevgiler

Cemile Torun 
 31.01.2015 21:52
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 110
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 466
Kayıt tarihi
: 07.10.13
 
 

İnsanın kendinden bahsetmesi meselesi benim için zor konuların başında gelir. Bu anlamda söyleneb..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster