Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Ekim '20

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
58
 

Avcılar 1999

                   Avcılar’ın en işlek caddelerinden birinde beyaz eşya mağazası olan Sabit, son zamanlarda işini bayağı büyütmüştü. Ancak iş büyüdükçe teşhir için mağazaya getirdiği mallar mekâna sığmaz olmuştu. Buzdolapları, çamaşır makinaları, televizyonlar…Ünlü bir yerli markanın göz alıcı malları vitrinlerden taşmış, dükkânın önüne çıkarılmıştı. Başka bir mekâna taşınmayı düşünmüştü ama burası gibi Dörtyol ağzı, son derece işlek bir mevkiyi çok aramış ama bulamamıştı.

Bir gün yazıhanede demli çayını yudumlarken kafasında bir ışık yandı. Mağazanın içinde mekânı sınırlayan birçok kolon vardı. Eğer bunlardan birkaçını kestirebilirse büyük ölçüde yer kazanmış olacaktı. Komşu dükânlarda da bu şekilde kolon kesilerek, bir sürü yer kazanıldığı kulağına gelmişti. Aklına bu işin binayı sakatlayabileceği gelmedi değil. Çünkü üzerinde tam beş kat vardı. Ancak kafasındaki “Bu küçük endişeyi” çabuk attı. Ünlü Türk atasözü(!),  “Bir şey olmaz” diye mırıldanarak telefonu eline aldı. Avcılar civarında bu işleri yapan bir ustayı arayarak operasyonun günü ve saatini tespit ettiler.

Usta birkaç gün sonra elindeki kocaman “Hıltısıyla” mağazaya gelerek hemen işe başladı. Mağazada mekânı sınırlayan tam beş kolonu tam tavan hizasından keserek yok etti. Bina gün boyu kocaman hıltı matkapın gürgürleriyle inlediği halde bina sakinlerinden bir Allahın kulu aşağıya inerek, “Arkadaş, sen ne yapıyorsun?”diye sormadı. Mağazada gerçekten inanılmaz bir yer kazanılmıştı. Sabit gerekli rotüşleri de başka bir ustaya yaptırdıktan sonra, yer yokluğundan getiremediği malları getirerek yan yana dizdi. Hatta sanki yeni açılış yapıyormuş gibi çelenkler getirtti, balonlar astırdı ve komşulara baklava dağıttı.

*  *  *

Arnavut Selim, “Eski yurt” adını verdiği Makedonya’dan göç ettiğinde elinde avucundaki vererek küçük bir arsa almış, üzerinde başcağızını sokabileceği tek katlı bir ev yaptırmıştı. Üç odalı bu evi zamanla geliştirmiş, bahçesinde çiçekleri, her yıl ektiği sebzelerle kendine yeter bir dünya kurmuştu. Mahalle sokaklarından birinde berber dükkânı vardı. Genelde öğle üzeri açardı dükkânı. Sabahtan öğleye kadar bahçesiyle uğraşırdı. Yetiştirdiği çiçeklerle mahallede nam salmıştı. Mevsimine göre her tür çiçek bulunurdu burada. Evin önünden geçenler bu çiçekleri görünce durmadan edemezler, saldıkları kokuları içlerine çekmek isterlerdi. Selim, bir de küçük kameriye yaptırmıştı. Yaz akşamları dükkânı erken kapatır, akşam yemeğini burada yer, geç saatlere kadar çay sefası yapmadan yatmaya gitmezdi.

Gel zaman git zaman, çocuklar büyüdü. Büyüğünü evlendirmeye sıra geldiğinde önce bir ev bulmak gerekti. Çocuğun maaşı az, kiralık evler ateş pahasıydı. Bu nedenle elinde avucunda ne varsa harcayarak, çatıyı kaldırdı ve evin üstüne bir kat attı. Önceleri belediye inşaatı mühürledi ama zamanla planı projesini çıkartarak yasal hale getirdi. Zaten seçim zamanları herkes yapacağını yapıyor, belediyelere düşen, eninde sonunda kaçak katı resmileştirmek oluyordu. Sazlı sözlü bir Rumeli düğünü yaparak büyük çocuğu üstteki daireye yerleştirdiler. Yeni doğan torunlarının hemen yanı başlarında olması ayrı bir mutluluk kaynağıydı.

90’lı yılların ortasında ne zamandır konuştuğu kızla birdenbire evlenmek isteyen küçük oğlan da ev istemeye başlamasın mı? Üstelik evleneceği kızla birlikte gelirleri ancak boğazlarına yettiğinden kiraya çıkması da mümkün değildi. Küçük oğlan, ağabeyini diline dolamıştı. “Ona ev yaptınız..Hani benim ki?” diye başlarının etini yemeye başlamıştı. Zavallı Berber Selim, baktı olacak gibi değil, borç harç edinerek, bir seçim üstü kabasını yaptı ikinci katın..Mahallenin güngörmüşleri “Aman Selim Usta ne yapıyorsun? “ diye uyarmadan edememişlerdi “  Bir kat üzerine iki kat daha konur mu? Zaten deprem söylentileri ayyuka çıktı, duymadın mı?” Ne yapsın Selim Usta? “Var mı başka çare?” diye cevap veriyordu. “Bu zamanda kiraya can mı dayanır?” Üstelik belediye de inat etmiş, bir türlü ruhsat vermemişti. Nuh diyorlar peygamber demiyorlar ve kaçak ikinci katın yıkılmasını istiyorlardı.

Tüm bu gürültüler arasında küçük oğlanın da düğünü de yapılıverdi. Üstelik büyüğünden hiç de aşağı kalmayan harika bir düğün. Böylece oğullarını kendi evine bir güzel yerleştiren Selim Usta, kameriyede çayını yudumlarken “Daha ne isterim Allah’tan” diyordu. “İkisine de yerleştirdik çocukların, çok şükür” Zaten ömrü boyunca hep iyimser bir insandı. Hatta bu iyimserliği, yatak odalarının kirişindeki boydan boya çatlamayı fark edince bile değişmedi.

*  *  *

Avcılar’da birkaç tane inşaatı olan müteahhit Azmi Bey, son zamanlarda durmadan artan malzeme fiyatlarından yakınıyordu. Zaten gemi azıya alan enflasyonun çok üzerinde artan çimento ve demir fiyatları tüm inşaatçıların belini bükmüştü. İnşaat maliyetleri artınca daire fiyatları da yükseliyor, zaten kesat giden satışlar iyice zora giriyordu. Üstelik arsa fiyatları da bir hayli artmıştı. Azmi Bey ikide bir:

- Bir kere başladık bu işlere, yoksa ateşten gömlek…Paramı bankaya koysam çok daha fazla gelir elde ederdim, diyordu.

Bir sabah yeni temeli atılacak on daireli apartmanın başına gittiğinde kalfası kendine dert yandı:

- Patron, temele konacak demirleri çok ince almışsın. Beş katı tutmaz bunlar.

Azmi elinde olmadan sinirlendi:

- Demirin tonu kaç para oldu, biliyor musun sen Hüseyin Efendi? Senin istediğin gibi demir alsak bütün sermayeyi temele yatırdık gitti.

- Ama Azmi Bey…

- Aması maması yok usta. Sana verilenle idare et. Zaten tek daire satamadık buradan.

- Sular da doğru dürüst akmıyor, denizden gelen kumu bir doğru yıkayamıyoruz.

- Sen de yıkama usta. Olduğu gibi kat harca. Herkes öyle yapıyor. O eskidendi, dereden gelirdi kum. Dere kumu mu kaldı şimdi?

Kalfa anlayacağını anlamıştı. Daha fazla uzatmanın anlamı yoktu.

- Patron sensin Azmi Bey, dedi, Sen nasıl istersen…

   * *  *

İnce demirler, eksik etriyeler, deniz kumu, gereğinden az kullanılan çimento…Azmi Bey’in yaptığı inşaatlarda depremin çok sevdiği usuller bol bol kullanılıyor, kimsenin sesi çıkmıyordu. Ne inşaatın sorumlu mühendisi, ne de bunları denetlemekle görevli olan belediye…Her şey Azmi Bey’in koyduğu kurallara uygun gidiyordu. Bu projelerden daire almaya gelenler de ya ucuz oluşuna ya da dış güzelliğine, ince işlerin kalitesine bakıyordu. Hiç kimse kaba inşaatın nasıl yapıldığıyla ilgili değildi. Böyle bir şey hiçbir zaman akla gelmemişti ki şimdi gelsin? Hatta alıcılardan biri inşaatın önünde harc karan işçilerin deniz kabuğu dolu kumları makinaya doldurduğunu görünce dayanamamış,

- Usta hiç olmazsa yıkayın şunu..Böyle harca katılır mı? Yarın tüm demirleri yer bitirir bu,

deyince, başlarındaki usta sağ elini “Ohoo!” anlamında sallamış, adamcağız uzaklaşınca da gülerek “cık.cık.cık!” etmiş, “Ne adamlar var yahu!” diye söylenmişti.

*  *  *

-  Alo, Ahmet..

-  Buyur İsmail, benim.

-  Yahu, ne zamandır sesin çıkmıyor. Bir arayıp, sorayım dedim.

-  Sağol yahu. Sorma, kestiler sesimizi.

- Hayrola? Pek dertlisin.

- Ne olacak, biliyorsun… Başımda bin türlü dert var. Müteahhitler bir yandan, belediyeler bir yandan, çoluk çocuk bir yandan…

-  Onlar hepimizin başında kanka! Hastalık falan olmasın da.

- Yok, çok şükür de, hayat gittikçe zorlaşıyor be dostum!

- Ne zaman kolay oldu ki? Azmi Bey mi gene?…

 - Başta o tabii…Yahu, adama laf anlatamıyoruz. Neredeyse inşaatlarda demir yerine demir teli kullanacak. Adam malzemeden çalmada Avcılar şampiyonu! Belediye kontrolörleri gelip bakıyor, “Hayatta bunu tasdik etmem” diyor. Koluna giriyoruz, yemek ısmarlıyoruz, nafile. Hele yeni bir müdür geldi nuh diyor peygamber demiyor. Gel de bunu bizim Azmi’ye anlat. Bir yandan vicdanım sızlıyor, bir yandan para kazanmam lazım. Senin anlayacağın, vicdanımla cüzdanım arasında sıkışmışım yani.

- Üzülme dostum. Bunlar hepimizin başında. Gayrimenkul davalarında adımız duyuldu ya, ta Yalova’dan biri geldi bana. Veli Göçer adında biri. Çınarcık’ta inşaatlar yapıyormuş. Yazlık daireler falan... Geçenlerde daire sattığı biri mahkemeye vermiş bunu. İnşaatlarında yeterli demir koymuyor, harçlara dolgu olsun diye kağıt, karton attırıyor, deniz kumu kullanıyor diye. Dişli de bir avukat tutmuş. Kök söktürüyor bizimkine. Dairenin parasını geri aldığı gibi yüklüde tazminat alacak. Neyse, uzatmayayım. “Kurtar beni avukat bey “ diye yalvardı. “ Parasını geri verdik, herif bırakmıyor. Bu gidişle donuma kadar alacak”. Adama şöyle bir baktım, bizim Azmi’nin Yalova şubesi. “Gelip yerinde inceleme yapmadan kabul etmem” dedim. Sözün kısası, Çınarcığa kadar gidip baktım inşaatlarına. Davacı az bile demiş. Sıfır inşaatlar ama daha şimdiden dökülmeye başlamış. “Bunların içinde bir depreme yakalananlara Allah yardımcı olsun” dedim içimden. Tabii vekilliğini kabul etmedim. Bulmuştur başka biri de, demem o değil, piyasa böyle oğlum, biz ne kadar sızlansak da.

- Senin çevren geniş… Veli olmazsa Ali gelir. Benim çok seçme şansım yok. Bu adamlarla uğraşmak zorundayım.

- Ne diyelim? Allah yardımcın olsun kanka! Dua edelim de bir şey olmasın. Yoksa hepimiz altında kalırız!

 

 

 

 

 

 

 

 

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 333
Toplam yorum
: 167
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 416
Kayıt tarihi
: 19.02.11
 
 

Marmara Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi mezunuyum. Teknoloji Yönetimi dalında mast..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster