Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mayıs '09

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
1309
 

Avrupa Birliği ve İslam dini ya da Türkler

Avrupa Birliği ve İslam dini ya da Türkler
 

Türkiye’nin Avrupa Birliği sevdası sürecinde konu “Avrupa Birliği ve din” ise, tartışmaya öncelikle Avrupa Birliğinin ve dinin ne olduğunu kısaca izah ederek başlamak gerekir. Çünkü her iki konu da bizce çok çeşitli yaklaşım ve anlayışlarla dallanıp budaklandığından problemli bir yapıya sahip görünüyor.

Genel bir anlayışa tutunarak Avrupa Birliğinin birlik içinde yer alan ülkelerin ortak çıkarları doğrultusunda yapılanan siyasî ve kültürel bir yapılanma olduğunu söyleyebiliriz. Bizim nazarımızca bu yapılanmada kafaları karıştırması gereken nirengi şudur: Birliğe dâhil olmada siyasî ve ekonomik çıkarlar mı, yoksa kültürel ve dinî yapı mı belirleyici olmaktadır? Bu, tartışmaya açık bir husustur. Zira burada ilk bakışta karşılaşılan durum, Avrupa Birliğine üye olan bütün ülkelerin Hıristiyan olduğu gerçeğidir. Türkiye ise, farklı bir kültüre ve dine mensup bir ülke olarak bu Hıristiyan birlikteliğinin dışında; hatta karşısında yer almaktadır.

Türkiye, birliğe katılmak için uzun süre önce müracaat etmiştir. Ama kabulüne yönelik de henüz müspet bir cevap verilmemiştir. Daha da ilginci; üyelik uğruna Türk’ün siyaseti, hukuku ve ekonomisi; dahası yaşam biçimi, kültürel değerleri bir dizi yaptırım talepleriyle kontrol altına alınmasına rağmen, özellikle son günlerde Türkiye’nin diğer Avrupa ülkeleriyle eşit şartlarda birliğe dâhil edilemeyeceği, artık yüksek perdeden dillendirilir olmuştur. Bu ise, birliğinin nasıl bir blok olduğunu ve olmak istediğini çok yönlü olarak tartışılması gerektiğini bir kez daha gündeme taşıyor. Hakikaten Avrupa Birliğine üyelikte temel ölçüt nedir? Ekonomik ve siyasî çıkarlar mı, yoksa Hıristiyan Avrupa kültürünü koruma altına alarak hareket alanını mümkün olduğunca genişletmek mi? Aslolan ikinci soruda dile getirilense; yani belirleyici olan dinî tercihlerse, Türkiye adına büyük bir çıkmaz vardır. Çünkü din denilen şey, kültürel bir açılım olarak okunuyorsa, kesinlikle uzlaşımcı bir içeriğe tekabül etmez. İtikadî açıdan da büyük sorunlar yaratır.

Modern batılı paradigma dini itikad noktasında dar bir kalıbın içine sıkıştırarak modern yaşamın dışına itmiştir. Ama din kültürel bir fenomen olarak yaşamın içinde olmuştur. Bu nedenle insanların çoğu dinin çok da karmaşık bir sorun ya da yapı olmadığını düşünür. O bir şekilde yaşamda aksi bulunan gizemli bir dünyadır. Ama durum gerçekten öyle mi? Mesela bir din tarifi yapmak istesek, ne derecede ikna edici oluruz? Gizil bir dünyaya yapılan atıfla din tarif edilebilir mi?

Bir bilinmez başka bir bilinmezle açıklanamaz elbette. Gerçekten din nedir? Biraz düşünmeye başlarsak aranan cevabın hiçte sanıldığı kadar açık olmadığı hemen fark edilir. Öyle ki, ister tecrübî ister deneyim dışı hangi yoldan gidersek gidelim düşünmeye başlamanın bir önkoşulu olarak bir din tarifi yapmayı denediğimizde eksiksiz bir tanım yapılamıyor. Eskilerin diliyle ifade edersek “ağyarını mâni efradını cami” bir din tanımına maalesef ulaşılamıyor. Bu nedenle de kalem erbabının ne “insanın Tanrıyla olan ilişkisini açıklayan ve düzenleyen bir gelenek” olduğunu vurgulayan klasik tanımları, ne de “birtakım inançlar, eylemler ve hem toplum hem de birey düzeyinde tecrübelerle inşa edilmiş ve bir mutlak gerçeklik tasavvuru etrafında tesis edilmiş bir fenomen” olduğuna dikkat çeken çağdaş yorumları, dinin ne olduğunu tam olarak açıklamaya yetiyor. Ama neden söz konusu edilen sorun din olduğunda bakışlar böylesine karmaşıklaşıp çatallaşıyor? Niçin dini anlamlandırma peşinde olan pek çok girişim, sadra şifa sunmaz ki?

Bizce bu kafa karışıklığının arkasında yatan asıl neden, genelde dışsal tasvirlerin ötesine geçemeyen batı tandanslı din tanımlarının ve dinî anlayışların öne çıkarılarak bilinçli bir yönlendirmenin yapılmasıdır. Maalesef günümüzün entelektüelleri hâkim olan Batı kökenli değer yargılarının altında kalmışlardır. Mevcut yapı, ülkemizde de görünenle görünmeyeni buluşturan ya da buluşturacak olan yol açıcı hamlelere fırsat tanımamaktadır. Batının kör kıskacı burnumuzdadır. Nefes aldırmamaktadır.

Batılı paradigma, insanı bir bütün olarak içine alması gereken dinin doğasına uygun bir düşünüşe ve yönelime sahip değildir. Bu nedenle yönlendirici konumda olan tek yönlü batılı açılımlar, ‘doğayla çatışan her tür girişimin sonuçsuz kalacağı hakikatine muvafık’ akim kalmaktadır, kalacaktır da. Çünkü din, hem dışa hem de içe dönük bir yapı ve yapılanmadır. Bu nedenle sadece tek bir yöne ağırlık veren yönelimler, gölgeli olacak, gerçeğin silik bir yansıması olmanın ötesine geçemeyecektir. Böylesi bir duruma birde çözüm sunabilecek özsel önerilerin göz ardı edilmesi eklenirse, çözülmeye çalışılan yapı içinden çıkılmaz bir sorunlar yumağına dönüşecektir.

Din, insanın derununda yer bulan hakikati zahire taşıyan bir yaşam biçimi olarak anlaşılmalıdır. Elbette bu tür bir algılayış da dinin bir problem olarak karşımıza çıkmasını engellemiyor. Zira farklı din algılayışları, özellikle günümüzün modern toplumlarında ciddî bir sorun olarak tezahür ediyor. Modern dünyanın yadsınamayan din tercihlerini asgari müşterekte buluşturma yönünde büyük bir gayret sarf etmesi de esasen bu görüntünün bir uzantısıdır. Fakat fondaki görüntü gerçekleri ne derece de yansıtmakta? Bizce bu enine boyuna tartışılması gereken ucu açık bir eğridir. Aslında bu eğri çizgi, Türkün ya da İslam’ın varlık ve yokluk meselesidir.

Bize göre, böylesi bir ortamda konu dinse, tarafsız bir duruşun olamayacağı açıktır. Zira “bitaraf olmanın bertaraf olmakla” eşdeğer olduğu birçok siyaset ve kültür bilimcinin savunduğu bir görüştür. Bu görüş, bir dizi tarihsel verilerle de desteklenebilmektedir. Din de ister kabul edilsin isterse edilmesin, 21. Yüzyılda da yükselen bir değeridir. Artık 19. yüzyılın alâmet-i farikası pozitivizm, Türkiye’yi de dâhil edebileceğimiz birkaç ülkede dikkate değer bir kitleyi hâlâ cezp etmeye devam etse de, öyle görünüyor ki, can çekişiyor.

Son bir kaç yüzyılın pozitivizmi ideolojiler tarihinin mezarlığında yerini almak üzeredir. Onun mezarını kazan da karşı durduğu dindir. Çünkü pozitivist bilimci yaklaşımın bir ürünü olduğu sanılan modern dünyada karşı çıkılan ya da küçümsenen din, insan için vazgeçilmez bir unsur olduğunu gittikçe daha da etkin bir şekilde hissettiriyor. Dahası dinin görmemezlikten gelinemeyecek kadar önemli ve etkili bir güç olduğu alenen dillendiriliyor.

Elbette aklı başında hiçbir siyasî ve kültürel yapı, böylesine bir gelişim karşısında ilgisiz ve tarafsız kalmayacaktır. Doğal görünen bir refleksle de her yönden ona hâkim olmaya çalışacaktır. Çıkarı doğrultusunda da onu yönlendirmek isteyecek; hatta bundan geri kalmayacaktır.

Avrupa ülkeleri de, en laik olanından en seküler olanına kadar, kültürel bir gerçeklik olarak dinî açılımlara bigâne değildirler. Özellikle de varoluşlarını devam ettirmede önemli bir işlevi haiz olduğunu düşündükleri Hıristiyan dini ve kültürünü vazgeçilmez kabul etmektedirler. Esasen onların nazarında dinin adı Hıristiyanlıksa, din adına ortada büyük ya da aşılmaz bir tehlikeden söz etmek abesle iştigaldir. Ama söz konusu olan hem dışında hem de içinde oldukları İslam dini ise, algılar birden bire değişmektedir. Onların nazarında İslam büyük ve tehlikeli bir problemdir.

Esasen Avrupa’nın İslam’la olan ilişkisinin gerek tarihsel gerekse güncel bağlamda çok da müspet olmadığı açıktır. Zira Avrupalı İslam’ı eskiden beri bir tehlike olarak görmüş ve İslam’a karşı da sürekli düşmanca bir duruş sergilemiştir. Öyle ki, dünün Haçlı seferleri; bugünün daha çok siyasî ve kültürel bağlamda aşikâr edilen tahkir edici tahripkâr söylemler ve aleyhte faaliyetler, bu hasmane karşılaşmanın bir tezahürüdür.

Avrupalı bu sorunlu yaklaşımını her türlü platformda ifşa etmekten çekinmemektedir. Mesela en yakın örnek daha önce İslâm’ı eleştiren ‘Fitna’ filmi ile gündeme gelen Hollândalı aşırı-sağcı milletvekili Geert Wilders’in İslâm’ın ifade özgürlüğü konusunda oluşturduğu tehlikeye ve Müslüman göçmenler konusunda dikkat çekmek için önceki filmin devamını yapacağını açıklamasıdır. Wilders, yeni filmin, ‘Avrupa ve Amerika’daki ‘İslâmlaşma’ tehlikesine dikkat çekeceğini” söylüyor. Trajikomik olan durum ise, Wilders’in filmin Müslümanları rencide etmek anlamına gelmediğini geveleyerek, asıl amacın “savunmada olmak yerine saldırıya geçmek” olduğunu alenen ifade etmesidir. Bu sanatsal (!) açıklamaların hemen ardından da bugünün Avrupa birliğinin etkin isimlerinden Almanya ve Fransa başbakanları Türkiye’nin birliğe kabulü noktasında pek de dostane olmayan siyasal laflar etmişlerdir. Bu yaklaşımlar İslam’a karşı dünün Avrupalısıyla bugünün Avrupa birliklisi (!) arasında büyük bir değişiklik ve farklılık olmadığını gayet açık bir üslupla ifşa ediyor. Pekâlâ neden?

Günümüz Avrupa’sında daha çok Türklerle ya da Türkiye’den giden insanlarla temsil edilen Müslümanlık, Avrupa’da yaşayan, yaygınlaşan ve gittikçe daha güçlenen bir sesle haklar talep eden bir problem olarak gündemi sürekli meşgul ediyor. Ancak Avrupalı için İslam dini çerçevesinde yapılan talepler, Wilders’in de oldukça samimi bir dille ifade ettiği gibi, asıl dokuyu oluşturan Hıristiyanlığa yabancı, öz kültürü bozan haricî bir unsurdur. Ve bu bir tehlike olarak algılanmaktadır.

Avrupalının kafasında İslam, karşıt bir duruşla çözümlenemeyecek kadar büyük ve önemli bir sorundur. Çünkü İslamlık Avrupa’nın dışında kalmak istediği, hatta ürktüğü bir olgu olmasına rağmen, Müslümanlar Avrupa toplumunda yaşayan bir gerçeklik olarak karşılarındadır. Artık İslam, Avrupa’da Haçlı seferlerinden çok daha farklı şartlarda gözlerinin önünde duran ve kerhen karşılaşmak zorunda kaldıkları bir dindir. Daha da endişe vereni, Türklerin başrolde olmalarıdır.

Aslında Türk ve İslam özdeş görülmektedir. Gerçekte de öyledir. Avrupa için tehlike büyüktür; çünkü Türkler yaşadıkları mekâna çabuk uyum sağlamakta, ama yaşam biçimlerini de kolay kolay değiştirmemektirler. Üstelik anlayış ve algılayışlarını devam ettirebilmede oldukça girişken ve mahir davranarak teşkilatlanmakta, dernekler kurmakta, camiiler inşa etmektedirler.

Türkler ve Türkiye Avrupalının siyasal ve kültürel bağlamda korkulu rüyasıdır. Lakin böylesi bir korkuyla yaşamı idame mümkün değildir. Öyleyse hem Avrupa’da gittikçe güçlenen İslam ve Müslümanlık hem de Avrupa’da yaşayan İslam’ın can damarı olan Türkiye, Avrupa Birliğinin Hıristiyanlıkla örülen dokusunu zedelemeden kontrollü bir şekilde Avrupa’ya uyarlanmalıdır.

Türkiye, belirlenen bu temel dinî anlayış ve yapılanmalar çerçevesinde Avrupa Birliği’ne tam üyelik olarak belirlenen bir hedefe yürürken bir dizi yeni kararlar almakta ve uygulamaya çalışmaktadır. Ancak bu süreçte yol gösterici ya da etkin olan doğal olarak üyesi olmak istenilen Avrupa, edilgin olan ise Türkiye’dir. Türkiye, bir müddet edilgin konumda kalarak bünyesinde bazı değişimler gerçekleştikten sonra etkin olabileceğini düşlemektedir. Bu çerçevede de gereğince hesabını kitabını yapmadığı bazı taleplere açık kapı bırakarak farklı açılımlara fırsat tanımaktadır. Ancak bu tarz bir yapılanmanın büyük hayal kırıklıkları yaşatabileceği, üstelik millet ve memleket menfaati adına kapanması zor yaralar açabileceği göz ardı edilmektedir.

Günümüzde İslam Avrupa’nın gündemini çokça meşgul eden bir dindir. Öyle ki, İslam dini ve Müslümanlar Türkiye’de de yaşandığı şekliyle Avrupa’nın özellikle kamusal alanını ilgilendiren konular üzerine yapılan bir dizi heyecanlı tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Türkiye’nin ise, sömürge olamayan bağımsız bir devlet olarak Avrupa Birliğine üye olmak istemesi, Avrupa’da yaşayan Türkler ve Müslümanlar üzerine ne tür bir etki yapacağı kestirilemediğinden mevcut yapının İslam lehine değişeceği endişesi ciddi rahatsızlık ve endişe vermektedir. Avrupalı bu hâl karşısında ne yapacağını bilmez bir telaş içinde değildir. Bilinçli adımlar atarak işini şansa bırakmak istememektir.

Özetle atılan etkili adımlar şunlardır:

Öncelikle hedeflenen Avrupa’da yaşayan Müslümanlarla Türkiye arasındaki dinî ve kültürel bağın mümkün olduğunca zayıflatılmasıdır. Ama bu nasıl gerçekleştirilebilir? Bu, netameli bir süreçtir. Dikkatli olunmalıdır.

Bir kere; başta, Avrupa’nın İslam’ı diğer geri kalmış Müslüman ülkelerin İslam’ından farklı olması gerektiği görüşü Avrupa’da yaşayan Müslümanlarca benimsenmelidir. Hemen ardında da Avrupa’da yaşayan Müslümanlar için, Avrupa’nın şartlarına uyum sağlayan bir Avrupa Müslümanlığı inşa edilmelidir. Ama bu nasıl becerilecektir?

Acilen yapılması gereken Türkiye’nin Avrupa Müslümanları üzerindeki etkisi, Türkiye devre dışı bırakılmadan; fakat arzulanan amaç doğrultusunda usta manevralarla yönlendirilmelidir. Bunun yolu nedir?

Atılması gereken ilk adım; İslam din eğitiminde ve din kültürü ve ahlak derslerinde daha önce uygulanan Türkçe ders işlemeye hemen son verilmelidir. Gerekçesi ise şudur: Avrupa’da yaşayan Müslümanlar sadece Türklerden oluşmamaktadır. Diğer milletlere mensup Müslümanlar da vardır. O zaman ortak bir dilde buluşulmalıdır. Bu da her Avrupa ülkesinin kullandığı anadilidir. Zaten Türkler de dillerini yeterli derecede kullanamamaktadır.

Türkiye, yanlış politikalarla Avrupa Türklerini çokça ihmal etmiş, artık Türk dili ve kültürüne yabancı olan bir kuşak doğmuştur. Bu yeni kuşak manevî aidiyetsizlik bunalımı yaşamaktadır. Hıristiyanlara benzer bir yaşam sürmelerine rağmen, Hıristiyan olmaktan uzak durmakta ve Türk olduklarını söylemektedirler. O zaman bu yeni kuşağa Avrupa şartlarına uygun yeni bir Avrupa Müslümanlığı ya da İslam’ı yapılandırılmalıdır.

Atılan ikinci adım ise, daha önce Türkiye’den talep edilen öğretmenler bütünleşme (entegrasyon) olarak adlandırdıkları asimile sürecini geciktirdiği için, bu uygulamadan tedricen vazgeçilmesi ve acilen üniversitelerde İslam dini öğretmeni yetiştirme enstitülerinin açılmasıdır. Bu doğrultuda da Avrupa İslam’ına uygun yeni müfredatın hazırlanması, programların yapılması ve projelerin gerçekleştirilmesidir. Ancak bu yeni yapılanmada İslam dini ve Türkler etkin bir rol üstleniyor görüntüsü verilmeli; ancak açılımlar, kesinlikle yaşanan Avrupaî kültüre uyumlu olmalıdır. Gerçekte bunun anlamı şudur: değişmesi gereken kültürel yapının İslam’a yaklaştırılması ya da İslam’ı dikkate alarak yeniden organize edilmesi değil, İslam’ın Avrupa’ya uyarlanmasıdır. Tabi ki, bu uyar İslam ve yeni Türklük, ne ölçüde hakka ve hakikate muafık ve Türkiye’nin âli menfaatlerine uygun?

İşte o, kavisli bir çan eğrisi!

15. 05. 2009

Süleyman Dönmez

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 51
Toplam yorum
: 23
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 826
Kayıt tarihi
: 27.02.07
 
 

Ben kimim? Kafa kağıdımdaki beyana göre 1969 tarihinde Burdur - Gölhisar'da, doğumuma şahit ala..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster