Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ocak '10

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
610
 

Avrupa İslamı ve diyanet

Avrupa İslamı ve diyanet
 

sessizsözler


"Avrupa Birliği ve İslam Dini Ya da Türkler" başlığı altında yayınlanan yorumumuzda Avrupa Birliği sürecinde İslam dininin ya da Türklerin nasıl bir değişime tabi tutulmak istendikleri konusuna değinmiş ve bu süreci kavisli bir çan eğrinse benzeterek bu sayı için şöyle bir not düşmüştüm: “Bugün Avrupa, içindeki İslam bağlamlı dinî grupları kontrol edebilmek ve ortak bir hareket alanı sağlayabilmek için Türkiye’deki Diyanet işlerine benzer bir yapılanmanın yollarını aramaktadır. Ancak Avrupa birlikçiler, ne hikmetse, Türkiye söz konusu olunca Diyanet İşleri’nin Statüsünü tartışmaya açarak kurumun işlevsizliğinden ya da eksik temsil hüviyetinden dem vurmaktadırlar.” Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci çerçevesinde Türkiye’yi yeniden yapılandırma projesinin bir ayağını teşkil eden bu ikircikli tavır, dikkat çekicidir.

Acaba Müslüman nüfuza sahip Avrupa Birliği devletleri, neden Türkiye’dekine benzer bir kurum inşa etmenin yollarını ararken, Türkiye’de yıllardan beri var olan iyi kötü üzerine düşen sorumluluğu da yerine getiren bir kurumu revize etme adına yapısal olarak değiştirmeye çalışıyorlar?

Avrupa Birliği ülkelerinde Müslümanların kontrolü ve mevcut kanun ve kurallar çerçevesinde temsil edilmesi siyasal, Müslümanlığın ya da Türklüğün yaşanması ise kültürel bir meseledir. İslam, artık Avrupa’nın içindedir. Bir önceki yazımızda da ifade edildiği gibi, İslam dini ve Müslümanlar Avrupa’nın dünden çok farklı bir tarzda muhatap olmak zorunda kaldıkları burunlarının dibinde olan ama dışında kalmak istedikleri; ama kalamadıkları bir olgudur. Öte yandan Avrupa’da siyasal anlamda inanç özgürlüğü vardır. Gereği de yerine getirilmelidir. Müslümanım diyen Müslümanlığını yaşayabilmeli, inancını öğretebilmeli, inandığı dinin eğitimini alabilmelidir. Fakat kendi inancı doğrultusunda yetişen bir kişinin inancını yaşaması kültürel bir farklılık olarak tezahür etmektedir. Bu ise toplumda bazı uyumsuzluklara sebebiyet vermekte dinsel çoğulculuk kültürel ahengi bozmaktadır. O zaman nedir yapılması gereken? Entegrasyon.

Aslında Avrupalı entegrasyon kavramını paravan olarak kullanmakta, gerçekte ise asimile mantığıyla hareket etmektedir. Günümüzde Avrupa’da yaşayan Türklerin 30-40 yılda doğru düzgün Türkçe konuşamaz hâle gelmeleri bunun en açık kanıtıdır. İşte Diyanet İşleri üzerinde düşünülen operasyonlarda bu eritme politikasına zemin hazırlama, yapılması gerekeni de Müslümanların güvendiği merciler ve şahıslar üzerinden gerçekleştirebilmektir. Üstelik bunlar bizzat Diyanet İşlerinin üzerinden Türk Milletinin vergileriyle oluşturulan bütçeden alınan payla ya da vatandaşın yaptığı maddî ve manevî katkılarla yaptırılmaktadır. Üniversitelerin ilgili alanlarında yapılan proje ve araştırmalarla da desteklenmektedir.

Avrupa devletleri Müslüman olan vatandaşlarının istek ve ihtiyaçları doğrultusunda ilk olarak cemaat ve sivil örgüt kurumları merkezli bir yapılanmanın önünü açtılar. Her cemaat önce sıradan bir dernek kurdu, daha sonra da bu dernekler dinî bir hüviyet kazandı. Anayasal boşluklar harekete geçirilerek her cemaat, Avrupalının mezhepler bazında ayrışmasına benzer bir tarzda, ayrıştı. Durum bu noktada kaldıkça sorun yoktu. Küçük küçük parçalar bütünde bir kusur doğurmuyordu. Lakin güçlendiler, büyüdüler. Sıkıntı doğurmaya başladılar. Mesela iş sıradan dinî bilgilerin verilmesini aştı, dil üzerinde çok durulmaya başlandı, asimile süreci yavaşlatıldı. Bu, seyredilecek bir gelişme değildi. O zaman ne yapılmalıydı?

İvedilikle yaptıkları, anayasal bir zorunluluk olduğu için atlayamadıkları din derslerinin diline müdahale etmek oldu. Daha önce her talip kendi dilinde dinini öğrenebilirken bu yasaklandı ve dil, yaşanılan ülkenin diline çevrildi. Alman Almanca, Hollanda Felemenkçe vs almak zorunda kaldı din eğitimini. Elbette bununla da kalınmadı. Öğretilenler de kontrol edilmeliydi. Çünkü Avrupalının İslam’ı Türkün ya da Arabın İslamıyla aynı olamazdı. Projeler yapıldı. Kitaplar yazıldı. Üniversitelerde İslam dini öğretmeni yetiştiren bölümler açıldı. Artık Türkiye’den ya da başka bir ülkeden öğretmen getirmenin lüzumu yoktu.
Avrupa İslamı, bütün yönleriyle kurgulanıyordu. Esasen adı İslam olan yeni Müslüman Hıristiyanlık inşa edilmek isteniyordu. Avrupa’da bu süreç tamamlanmış değildir. Avrupalılar, Avrupa birlikçileriyle el ele bu süreci başarıyla sürdürme ve nihayetlendirme uğraşısı vermektedirler.

Diyanet, her türlü imkânını seferber ederek Avrupalının istek ve arzularına cevap vermeye çalışmaktadır. Süreç ise çift taraflı işlemektedir. Avrupa’daki Müslümanlara verilecek hizmette bütünleştirici, Türkiye söz konusu ise, siyasal baskılardan ötürü parçalayıcı olabilecek adımlar atılmaktadır. Bunu en somut örneği yine Avrupa Birliğinin dayatmalarıyla ardı ardına gerçekleştirilen Alevî çalıştayları ya da Alevî açılımıdır. Avrupalı Bâtıni bir mezhep ya da tasavvufi bir yol olan Aleviliği dinleştirmek yolunda daha sonra da diyanet çatısı altında temsil ettirerek parçalanmanın ilk adımını atmak istemektedir. Bu, gerçekleştirilirse arkadan gelecek olan diğer mezhep ve tarikatların temsili meselesidir. Bunu bu tür bir açılıma doğru yönlendirilmek istenileceğini görmemek safdillik olur.
Avrupa Türkiye’yi kendine benzetmeye çalışmaktadır. Türkün Hıristiyan’a benzemesi ise, tükendiği noktadır. Bu benzerlikten kastım, dinî yapılanmadaki benzeşmedir; yoksa Avrupalı gibi giyinip, yiyip içmek değildir.

Avrupalı her zaman tekrar ettiğim gibi, ne yaptığını bilmez değildir. Meseleyi gereğince ele alıp tartışmadan uygulamaya çalışanlar bizleriz. Gerçi burada bir çıkmazla da karşı karşıyayız. Türkiye neyi kimle ve nasıl tartışmaya açacağını bilmemektedir. Bu nedenle de konuşması gerekenler susmakta ya da susturulmaktadır. Ama Avrupalı bilim adamıyla Siyasetçisiyle, gazetecisiyle, yazarıyla ortak menfaatler üzerinde uzlaşabilmektedir. Mesela bu yılın başlarında Viyana Üniversitesinde yapılan bir projeye sekiz Avrupa Birliği ülkesi katılımıyla Avrupa İslam’ının eğitim ayağını şekillendirebilmenin ve diyanet benzeri bir kurum altında da bütünleşebilmenin yolunu aradılar. Taviz vermedikleri en temel konu, dil birliği ve aşağıdan yukarı doğru yapılanan bir bütünleşme değil, yukarıdan aşağı doğru törpülenerek elde edilen bir birlikti.

Süleyman Dönmez

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Önerilerinizi gelecek yazıda sabırsızlıkla bekliyorum. Selamlar. 13.4.2010. Şemseddin Koçak.

Şemseddin Koçak 
 13.04.2010 17:19
Cevap :
Hocam öneri de çok da, okyonusa sallanan taşlar ya da kıyıdaki kaplumbağlar gün gelir işe yarar mı? Belki birgün yazarım... kendine iyi bak...  14.04.2010 10:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 51
Toplam yorum
: 23
Toplam mesaj
: 16
Ort. okunma sayısı
: 794
Kayıt tarihi
: 27.02.07
 
 

Ben kimim? Kafa kağıdımdaki beyana göre 1969 tarihinde Burdur - Gölhisar'da, doğumuma şahit ala..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster