Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Mart '14

 
Kategori
Dostluk
Okunma Sayısı
230
 

Avukat Mustafa Yalçın Özgüler'in dostluğunu çok özleyeceğim

Avukat Mustafa Yalçın Özgüler'in dostluğunu çok özleyeceğim
 

Bir öykünün bir başlangıcı olmalı... Ancak Yalçın'ın öyküsü nasıl başlar bilmiyorum... Benim hayatıma o nasıl girdi? Ya da ben Yalçın'ın hayatına nasıl dahil oldum? Tek bildiğim; bizler birbirine dokunarak, tutunarak yaşabiliyoruz... Kişiler (dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar )arasındaki bu bağ çok yaşamsal... Yan yana olmak gerekmiyor... Var olduğunu bilmek, iyi olduğunu duymak, hissetmek yetiyor... Yani kendi komİn/izmimizi kafamızda yaratmışız galiba bizler...

Ancak biri eksilirse artık onun yeri hep boş kalıyor... Dolmuyor, oraya bakınca o eksiklik hep boşluk olarak hissediliyor... Yalçın bende bu günlerde bu... Sanırım giderek büyüyecek bu boşluk...

*************

Hep anılar hücum ediyor kafama... Oysa ben Yalçın'ın öyküsünü yazmak istiyorum ben... Bu anılardan kurtulup onu nasıl doğru anlatabilirim bir türlü bulamadım... Fakat hangi anım olursa olsun mutlaka Cemile'de var olayın içinde... Galiba Cemile olmadan Yalçın oluşmuyor bende... Cemile anlatılmadan Yalçın'a ulaşamıyorum... Çünkü Cemile etrafında oluştuk biz... Hani her şeyin merkezi vardır yaaa, benim Yalçın'la ilişkimin merkezinde hep Cemile oldu... İstanbul'da da, İzmir'de de, Akçay'da da Cemile merkezli bir ilişkimiz oldu bizim... Cemile'ye önce haber verdik, Cemile ayarladı sanki her şeyi...

****************

Çok kavga ettim Yalçınla... Hatta zaman zaman ondan nefret ettim... Ayağını kırdığında duyar duymaz Bursa'ya gitmiştim... Hastaneye girer girmez pişman olmuştum gittiğime... Çünkü bir ağlamaya başladı höykürerek hastane katı ayağa kalkmıştı nerdeyse... Aygürle ben saatlerce bu ağlamayı seyrettik... Utandık...

****************

Hastaneden çıktıktan sonra günlerce telefonda uzun uzun konuştuk... Aylarca kırıkların kaynayıp kaynamadığını tartıştık... Bu tartışmanın anlamsız olduğunu, bir film çekierek bunun anlaşılabileceğini anlatmaya çalıştım ona... Kırıklar iyileştikten sonra onlarca kez ayağının üstüne basması gerektiğini söyledim... Bu telefonlar önceleri uzundu, sonraları kısalmaya başladı... En sonunda telefonda bağırdım ona: ''Kırılsın kemiklerin, hem de aynı yerden!''

*****************

Bu sözü niye söyledim şimdi daha iyi anlıyorum... Daha önce yani sağlıklıyken aylarca hatta yıllarca odadan dışarı çıkmayarak yüz seksen kilolara dayanmıştı... O dönemde de on beş metreyi üç kez dinlenerek gidebiliyordu... Bana göre hiç gerekçesi yokken yıllarca dışarı çıkmayan adam (elbet bana göre gerekçesi yok) şimdi gerekçesi varken bu işi yaşam şekli haline getirebilirdi... Korkum buydu...

Oysa ben/biz biliyorduk ki; Yalçın isterse başarırdı... Daha önce başarmıştı... Anlatayım:

İzmir'e gezmeye gitmiştim... Cemile'yle konuşurken elbet Yalçın'ı da konuştuk... Cemile yalçın konusunda çok endişeliydi... Uzatmayalım, Akçay'a gittik... Bir parka gitmenin, oturmanın bile Yalçın için olağanüstü bir sorun haline geldiğini gördük... Sandığımızdan çok daha kötüydü durumu... Nefes nefese beş metreden fazla yürüyemiyordu... Epey bağırdık çağırdık... Sözler aldık filan... Daha çok Cemile yaptı bu söylediklerimi...

Yalçın bu olaydan sonra beslenmesine dikkat ederek, günde kırk kilometre pedal çevirerek ve aynı gün altı kilometre yüzerek, yüz seksen kilodan seksen kiloya düşmüştü... Ayrıca kangren olan hukuk diplomasını almış, stajını tamamlamış, ellisinden sonra avukat olarak hayata atılmıştı... Taki o lanet motoruyla kamyona çarpıncaya kadar... O kazadan sonra herşey tersine gitmeye başladı... Benim korkum eskiye dönmesiydi... Günlerce bacağı kesilse bile geriye dönmesinin saçmalık olduğunu anlatmaya çalıştım ona...

*********************

İstese yeniden başarırdı... Akçay'a son gittiğimizde hep kavga ettiğimiz konu bu oldu... Geçen yaz filiz, Cemile ve ben ona gittiğimizde yine bu konuda kavga ettik... SPK ile sınavlara hazırlanıyordu... Şu anda rejimle, sporla uğraşırsa sınavlarda başarılı olamayacağını anlatıyordu... Her şey genetikmiş, hormonlar belirlermiş... Sınavlar daha önemliymiş... Mide kelepçesi ilkel bir yolmuş... Yine küfretmiştim ona: senin yaşamından daha önemliyse bu sınavı s....im diye...

********************

Akçay'dayız... Bu kafasında planı hazırlamış... Şurada piknik yeri, şurada köfteci... Durmadan bunları sayıklıyor... Cemile, Filiz ve bense denize gitmek istiyoruz... Balıkçı arıyoruz... ''Ulan bu Akçay'da köfteden başka yemek yok mu?'' dedim... ''Dişim yok olum'' anla diye gülmeye başlamıştı... Hep köfte yedi...

*********************

Buraya kadar

yazdıklarım onun ölümüne duyduğum tepkiydi... O'nun bu gelişime gösterdiği duyarsızlıktı... Benim O'nla kavgamdı kısacası... Bundan sonra yazacaklarım Yalçın'ı daha doğru anlamak için olacaktır...

***************

Olmayacak... Yalçın'ı şablonlarla anlatmaya çalışmanın saçma olduğu kanısına vardım... O'ndan bir örnek kahraman yaratmak olanaksız... Gerçi kahraman olduğu bir alan var... Sisteme teslim olmadı... Ancak bunu daha çok çalışmayarak, tüketimi kısarak, hatta inzivaya çekilerek yaptı... Yalçın'ı ilk tanıdığımda Merter'de bir şirkette iyi bir konumda çalışıyordu... Durumu da ''iyiydi''... Ancak kendisi ayrılmayı ve işsiz kalmayı tercih etti... Sonrasında da Maltepe de arkadaşlarının çıkardığı bir gazetede editörlük yaptı... Yani düzenli işi buydu... Oysa orada dostlarıyla birlikte olmaktan mutlu olduğu için ''çalıştığına'' eminim...

************************

Para Yalçın'a epey yabancıydı... Sadece çok gerekli olduğunda para anlam kazanıyordu... Ona hasta yatarken yollamaya çalıştığım harçlıklara karşı çıktı, istemedi... Avukatlık bürosundan tek beklentisi giderini karşılayarak ''dengeyi'' sağlamaktı... Hatta danışma ücretini bile hırsızlık olarak algılıyordu... En çok şaşırdığım ise son gittiğimizde zor durumuna rağmen (bana göre) o hala mirastan gelecek paralarla özellikle Cem'in ve bizlerin hayatlarını kurtaracağını söylüyordu...

*********************

Yalçın aşık oldu mu? Bence Yalçın her dönemde birilerine aşıktı... Çetrefilli bir konu bu... Ancak söylemek lazım... Aşklarına karşılık bulduğu, aşkını yaşadığına inandığı dönemler oldu... Ancak dişi bir Yalçın lazımdı ona... Sisteme teslim olmayan, sisteme göbekten bağlanmayan bir Yalçın sonuç olarak yırtıcı, tuttuğunu koparan, sorumluluklar üstlenen biri olamıyordu... Fakat aşklarını hep sanırım yırtıcı kadınlardan seçti... Haaa eklemem gerek; zaten dostluklarını, arkadaşlıklarını aşk gibi yaşadı... Mutluydu Yalçın... Toplum içinde kaldığı sürece, dostlarıyla olduğu sürece çok mutluydu... Ayrıca sevenlerinin ve yeğenlerinin generaliydi...

**********************

Fedakarlık kişiliği ile bütünleşmişti sanki... Hatta çoğu zaman bu kendinden vazgeçmek noktasına geliveriyordu... Bu kendinden vazgeçme olayını bir türlü kabul edemedim ben... Son Akçay ziyaretimizde bize ''siz gidin gezin, ben yemeklerinizi yapayım'' diyordu... Ya da sahile gittiğimizde zorlanacağını hissedince ''ben arabada oturayım''... Oysa biz sadece ve sadece onun için gitmiştik oraya...

**********************

Sabırsız ve çocuksuydu... Üç kez yolda yakalandım ona... Bursa'ya giderken ve iki kez Akçay'a giderken... Yolda olduğumuzu öğrenince her yarım saatte arayıp, ''geldiniz mi, neredesiniz'' diye bıkmadan sordu...

*******************

Kendisiyle dalga geçmeyi severdi... Bir ekmek arasına salça sürüp, üstüne üç beş kilo turşu suyu içince, mide kanaması geçirip İzmir'de hastanede açmış gözlerini... Doktorlar Yalçın'ı baygın sanıp başında konuşuyorlarmış: ''Adamın neresinden tedaviye başlayacağımı bilemiyorum, kilo yüz seksen, kalp hastası, şeker var, tansiyon tavan... ne halt edeceğimi bilemedim?'' Diğer doktor Yalçın'ın baygın olmadığını, onları dinlediğini görünce çok utanmış... Ama yalçın doktora ''haklısın, senin edeceğin çok şey kalmadı'' demiş...

Birde Harran anısını anlatmıştı: Bir adam gelmiş... Köylerden birinden... Tabelayı görmüş, dalmış içeri... Dava büyük, miras davası bu demiş... Epey anlatmış... Dosyaları filan bırakma noktasına gelmiş, ancak adamı tam yolcu ederken Yalçın'ın durumu apaçık çıkmış ortaya... Yalçın gülerek diyordu ki ''adamın gözleri fal taşı gibi açıldı, apar topar aldı dosyaları, kaçtı.'' Bunu anlatırken en ufacık bir eziklik hissetmeden o güzel kahkahasıyla gülüyordu... Yaşamla ve kendisiyle dalga geçip eğlenmesini biliyordu...

******************

İç politikaya ait orijinal tespitleri vardı... Kürt Türk olayına karı koca kavgası olarak bakıyordu... Ben avukatım, gelen davaya göre hareket ederim diyordu... Her gün dayak yiyen kadının ayrılma hakkı vardır...

Ben sormuştum o an ''kadın olan Kürtler mi, Türkler mi?'' diye... Şaşırmıştı ve ''p...t'' demişti bana...

********************

Çok zekiydi... Ancak bazen saflaşır mıydı safa mı yatardı bilmiyorum... Ben onla dalga geçerken o benle dalga geçerdi... Bunu çok yakaladım... Akçay'dan kaz dağlarına doğru çok dik bir yokuştan yemeğe gideceğiz... ''Senin araban orijinal o yokuşu çıkar mı?'' dedi...'' Başka araba çıkıyorsa benimki de çıkar, ama iner mi bilmiyorum.'' dedim...'' Bu arabalarda iniş sorunu var'' diye de ekledim... Gerçekten inişte ''sorun var mı?'' diye sık sık sormuştu...

''Dönüşte polis çevirmesi vardır, ona göre içme'' diye beni uyarınca bende ''sen düşün, polise bu adam avukat o istedi içmemi demezsem adiyim'' dedim... ''Taksi mi çağırsak?'' sözüne hala gülüyorum....

***************

Yalçın'la sanırım ben hiç dertleşemedim... Saatlerce konuşurduk, ancak düşünsel şeylerdi bunlar... Akçay'da kızlar yattıktan sonra sabah dörde kadar sohbet ettik iki gece... İlk geceki konumuzu anlatayım; bu SPK uzmanlığı sınavlarına hazırlanıyordu... Ona dedim ki ''ilk defa mesleki olarak sınıfsız topluma geçişe hizmet ediyorsun. Gerçi devrimcilik değil, evrimcilik bu... Kapitalizm sonrası mülkiyetin toplumsallaşmasını sizler sağlayacaksınız.'' beş dakikaya yakın düşündüktükten sonra başlamıştı bağırıp çağırmaya... Bu tartışma sabahın ilk ışıklarına kadar sürmüştü...

****************

Bizi tanıyan herkes 35 yıllık dostluğun niye daha eski anıları yok diye sorabilir... Gerek yok diyorum ben... Biz neysek Yalçın'da oydu... Binlerce hata ve doğru arasında savrulduk durduk... Ülkemle birlikte... Bazı özel, kişisel anılarımız bize kalsın... Yemek yemeyi, içmeyi, şarkı söylemeyi, kavga etmeyi, efkarlanmayı, hayalleri ve şiiri sevdik... Yalçın ayrıca yemek yapmayı da severdi... Ancak sos yapmayı iyi bildiğini ve hep geç yemek yaptığını söyleyeyim, gerisini siz anlayın...

******************

Galiba bu yazı sona yaklaştı... Son söz olarak Yalçın bende: Garfield'ın kominist halidir... Ondan tek soruma cevap alamadım; Cübbesini sevip sevmediğinin... Özleyeceğim seni Yalçın... Özledikçe de dedikodunu yaparım, kusura kalma...

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Başınız saağolsun..Hüzün ancak bu kadar ustaca sunulabilirdi..

Mesut Selek 
 21.03.2014 23:58
Cevap :
Merhaba Mesut bey... Acı galiba demleniyor, ağızdan çıkıveriyor... Yas, ağıt gibi... Sevgiler...  23.03.2014 13:52
 

Başın sağolsun Kuyucak'lı. İyi bir dostun ölümü, dünyayı kaybetmek gibidir. Selamlar, saygılar.

Erdal Ceyhan 
 21.03.2014 13:36
Cevap :
Merhaba Erdal abi... Eski dostların yeri dolmuyor... Sevgiler...  23.03.2014 13:50
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 615
Toplam yorum
: 1395
Toplam mesaj
: 33
Ort. okunma sayısı
: 942
Kayıt tarihi
: 25.06.10
 
 

1959 Denizli doğumluyum.. İ.Ü. İktisat Mezunuyum.. Emekliyim ve hala çalışıyorum.. Yaşam bizden önce..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster