Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Nisan '09

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
1073
 

Ayaküstü iki hayat dersi

Ayaküstü iki hayat dersi
 

Resimkaynak:www.kansascity.com


Çoğu zaman neye inanmamız gerektiğini ya da aslında neye inandığımızı bile bilmeden yaşar gideriz. İş hayatımız, aşk hayatımız, insan ilişkilerimiz, hayata bakış açımız, sorgularımız, yargılarımız, beklentilerimiz... Çoğunu neden seçtiğimizi bilmeyiz bile. Standartlar neye göre standarttır? Doğrular neye göre doğrudur?

Biz dünyalılar, ait olduğumuz toplumun çoğunluğunun yaptığı şeyleri doğru, farklı olanları yanlış ya da tuhaf olarak kabul ederiz. Örneğin, Fransa' da sokakta sevgiliyle öpüşmek yadırganmayan bir davranış olarak kabul edilirken, aynı hareketi İran'da, üstelik bir de nikâhsız olduğunuz biriyle yaparsanız linç edilirsiniz.

Bir de global standartlarımız vardır bizim. Siyah her yerde siyah, beyaz heryerde beyazdır. Aksini iddia eden biri çıkarsa, ilk aklımıza gelen o kişinin potansiyel ya da doğrudan deli olduğudur.

Aynı öğrenilmiş kalıplar insan ilişkilerinde de karşımıza çıkar. İnsanları nedenini bile bilmeden yargılarız. Biriyle tanıştığımızda onun dış görünüşüne bakarak hemen fikir edinebiliriz mesela. Bu kişi, bakımsız, kirli, "tuhaf" (neye ve kime göre tuhaf?) hareketleri olan vs. biriyse hemen hakkındaki izlenimimiz bellidir. Onunla bırakın ciddi konulardan bahsetmeyi, yanında bile durmak istemeyiz. Hasbel kader önemli bir konuda fikir beyan etmeye kalksa onu ciddiye almaz, alay etmeye kadar vardırırız işi. Onun yetenekli, kültürlü, bilgili, tahsilli, zengin, zeki... olması ihtimali aklımızın ucundan geçmez bile. Çünkü bu sıfatlara uygun gördüğümüz resim başkadır, karşımızdaki başka.

Kişisel özelliklerimize bile bakmadan, sadece toplumun oluşturduğu kalıba uymayanları acımasızca yargılarız biz. Ardında ne var diye düşünmeyiz bile. Çünkü böyle öğretilmiştir. Bilmeyiz ki, hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Az önce alay ettiğimiz o kişi, kirli pantalonunun cebinden bir anda deste deste para çıkartsa? Ya da yanına bir adam yaklaşıp, " aracınız hazır efendim" dese ve o kişiye son model bir Ferrari' nin kapısını açıp saygıyla arabaya binmesini beklese mesela... O anda o alay ettiğimiz kişi, Ferrari' sini henüz satılığa çıkarmamış bilge oluverir. O bakımsız hali tevazusudur, bilgeliğidir artık bizim için ve artık ona "fazlasıyla" saygı duymaya başlamışızdır. Çünkü içten içe utanmışızdır daha önceki düşüncelerimizden ve ekstra saygıyı borç biliriz.

İşte geçen hafta Britain's Got Talent yarışmasında Ferrari' sini henüz satılığa çıkarmamış bilge; Susan Boyle girdi hayatımıza... Bir anda gündemimize düşüverdi. Onun Ferrari'si, parası, şoförü... sesiydi. Jürinin ve seyircilerin karşısına çıktığında onunla alay etmeyen bir tek kişi kalmadı. Hayallerinden bahsettiğinde salonda kahkaha koptu. O profesyonel bir şarkıcı olmak istediğini söylediğinde güldüler ona çünkü profesyonel şarkıcı resminin tamamen tersi bir resimdi o. Garip hareketleri vardı, komik buldular onu. Ama prosedür gereği şarkısını dinlemeleri gerekiyordu ve daha fazla alay etmeye hazırlanarak, belki de ona bu işten vazgeçmesini tavsiye edecek cümleleri kafalarında toparlayarak mikrofonu teslim ettiler. Öyle bir kadının güzel şarkı söylemesi beklenebilir miydi ki?

Susan Boyle şarkıya girdi... O anda salonda büyük bir şaşkınlık oldu. Çünkü karşılarında duran o bakımsız, komik ve yaşlı kadın muhteşem şarkı söylüyordu! Az evvel ona gülenler tek tek ayağa kalktılar ve şarkı boyunca onu alkışladılar. Jüri üyelerinden Amanda' nın gözleri doldu. Bir diğer üye "evet" oyunu verirken şunu söyledi: "Bugüne kadar verdiğim en büyük EVET!" Üç evetle ve onu ayağa fırlayıp deli gibi alkışlayan kalabalığın çığlıkları arasında sahneden ayrıldı. O artık bir stardı!



Ayaküstü iki ders dedik ya başlıkta. Susan' ın bize verdiği ilk ders buydu işte. İnsanları dış görünüşlerine göre yargılamayın ve engelleri hedefinizden saptıracak olan şeyler gibi değil, hedefinize götüren yardımcı dostlar gibi görün. Onun star olmasına engel gibi görünen şeyler aslında tam tersine hayalini yakalamasını kolaylaştırmıştı. Çok güzel bir kadın olsaydı, bu kadar konuşulur muydu acaba? Türkiye' de yaşayan bir blog yazarı onun için bunları yazar mıydı mesela?

İkincisi ise çok daha önemli... Susan, ne olursa olsun hayalinden vazgeçmemişti. Ne dış görünüşü, ne yaşadığı koşullar, ne de insanların düşündükleri ve düşünecekleri... Hiç biri umurunda değildi. O star olmak istiyordu. Bunun peşini bırakmadı ve başardı! Üstelik, dezavantajlarını avantaja çevirerek. İşte bu yüzden onu ayakta alkışlıyorum!


Ayaküstü iki ders

1.
Hiç bir şey göründüğü gibi değildir!
2. Asla hayallerinden vazgeçme!


Kalın sağlıcakla... :)


İşte o an: http://www.youtube.com/watch?v=nox2DRCAKxk

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Milliyet.com.tr sitesinden 115 kez görüntülenmiştir

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

işlenmemiş bir elmasın değeri bilinmez. Ta ki ; ışıltısı günyüzüne çıkana kadar :)) sevgilerle.

Sokrates 
 24.10.2009 18:29
Cevap :
Sevgiler benden, teşekkürlerimle... :)  18.11.2009 13:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 132
Toplam yorum
: 698
Toplam mesaj
: 177
Ort. okunma sayısı
: 2443
Kayıt tarihi
: 24.09.06
 
 

Dünyayı, yaşamayı ama adam gibi yaşamayı, arkadaşlığı, dostluğu ve en önemlisi çocuğumu, müziğimi..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster