Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ocak '07

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
1777
 

Aydın düşünce ve özgürlük

Aydın düşünce ve özgürlük
 

"Yaşamak zorunda olduğumuz şartlar, bizi yönlendiren ve yaşama biçimimizi belirleyen ahlaki ve toplumsal değerler, düşünce dünyamızı adeta bir ablukaya alır. Dayanılmasi zor baskılar altında, bireyin düşünceleri preslenmiş kalıplar halinde beklemeye terkedilir. Ya da yok olmaya…

Düşünceleri, yaşadığı hayatın çok ötesinde olan insanlar en büyük sıkıntı ve accıları çekerler. Çünkü onlar, her düşünce yolculuğunda, birbirine ince halatlarla bağlı, iki yakası birbirinden çok uzaklarda olan, derin bir uçurum üzerine inşa edilmiş asma köprüde gidip gelirler. Yaşama sevinciyle kanat çırparak gökyüzünde özgürce uçmak için yaratılmış bir kuşun kafese mahkum edilmesidir onların esareti. Onlar düşünceleri yüzünden mahkum olurlar ve ruhları, düşünceleriyle hayatları kucaklaştığı zaman özgürlüğe kavuşurlar."


* * *

Nice aydınlar vardır yaşadığı toplumun düşünce kısırlığında ve dar ufuklarında karanlıklar içinde kalmışlardır. Tutucu ve geri kafalı bireylerin devlet kurumlarına ya da yöresel yönetime egemen olduğu ülkelerde - bu genellikle gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde daha çok görülen bir durumdur - aydınların yaşamları adeta cehennem azabına dönüşür. Oksijenle yaşayan bir canlının karbondioksit gazının yoğun olduğu bir ortamda yaşamaya zorlanması gibidir durumları. İçinde yaşadıkları ve havasını içine çektikleri, kültürel değerleriyle büyüdükleri kendi toplumlarının içinde, bir yalnızlık adası şeklinde varolmaya çalışırlar. Toplumda akıntı yönünde yüzen, sürü halinde dolaşan, kendine has düşünceleri ve dünya görüşü olmayan, maşa ya da çomak olaya elverişli, suya sabuna pek dokunmayan, kafasında ya takkeden ya da kavuktan başka bir şey olmayan, devekuşu misali kafasını kumdan hiç çıkaramayan bireylerin çoğunlukta olduğu toplumlarda aydınların işi o kadar zordur ki, hep kendileri için adice kurulan komplolarla ya da ihanetlerle mücadele etmek zorunda kalırlar.

Aydın kişi, bir köşe yazarıysa, dürüstçe ve yürekten yazdığı, gerçeklere dayanan yazıları için taşa tutulur, mahkemeye verilir, hakarete uğrar ya da fiziki saldırıya maruz kalır. Bu durum cahil, az gelişmiş ya da hiç gelişememiş ülkelerin kronik ve ölümcül hastalığı olarak karşımıza çıkar. Bir örnek vermek gerekirse, gazeteci yazar Emin Çölaşan, yıllardır Türk siyasetinde ve ülke yönetiminde görev yapan pek çok bürokratın ve iş adamının kirli çamaşırlarını gözler önüne sererek, temiz ve ahlaklı siyaset ve iadamı olma standardı yaratmak yolunda bir toplumsal düşünce filtresi oluşturmuştur. Yazdıkları, derin ve dikkatli araştırma yanında kanıt gerektiren iddia ve karşı düşüncelere dayanmaktadır. Bu yazar, neden böyle bir görevi tek başına ya da diğer bir kaç yazarla birlikte üstlenmiştir de sokaktaki ya da tepedeki adamlar, onun hatırlattığı konuları sürekli görmemezlikten gelmektedir? Niye sürüdeki, sürüden çıkıp ‘Ya, biz nereye gidiyoruz?’ diye sormaz? Ya da tepedeki ‘Ya, bu adam bu kadar yazıp duruyor; yaptığımız yanlışlardan dolayı vatandaşa da rezil olduk; bari kendimize karşı dürüst olalım’ demiyor ve kendini düzeltme büyüklüğünü göstermiyor. Eski tas, eski hamam, aynı kafayla yola devam ediyor. Cahillerin ve kıroların mahallelerde hayatımıza, tutuculuk, dogmatik zihniyet ve ard niyetle, memleket hizmetini, kendi çıkarlarının bir parçası yapan devlet adamlarının, yöresel ve devlet yönetimlerine, ticari ahlak ve insanlık değerlerinden zerre kadar haberi olmayan iş adamlarının iş dünyasına ve ekonomiye, bilimsel etik, bilgi düzeyi düşük, tembel bilim adamlarının akademik kurumlara egemen olduğu ve milli ya da toplumsal eğitimin yobaz ve ufku dar, değişen dünyanın gereksinimlerine cevap verecek kapasitede olmayan, makamına yakışmayan kişilerin eline düştüğü ülkelerde hem ülkenin geleceği karanlık, hem de aydınların durumu içler acısıdır.

Aydın kişi, bir şairse, işi daha da zordur, çünkü şiirden anlamak duyarlılığı ve kültürlü olmayı gerektirir. İki kelimeyle bir kitabı özetleyebilen şairleri, değil sıradan vatandaş, devletin kurumlarında yöneticilik yapan bürokratlar da anlamazlar. Koyu, yoz ve sömürüye dayanan materyalist idelojiyle, Tanrı inacının taraflı ve dogmatik olarak benimsendiği, siyasi düşünceye bulaştığı, bireylerin sürüler haline geldiği bir düzenle ya da insanın bireysel kimliğinin hiçe sayıldığı, fabrika işçisinden öteye gidemediği sosyalist bir zihniyetle yönetilen toplumlarda varolma şavaşı veren, halkının ihtiyaçlarını ve sıkıntılarını mısralara döken, içinde yaşadığı topluma ‘özgür ve yapıcı düşünceyi’ getiren şairlerin durumu insanlık dramıdır. Anlaşılmamanın yanısıra, hapis, işkence ve idam gibi en ağır cezalara maruz kalırlar. Memleketi soyup soğana çeviren vatan hainleri, refah, rahatlık ve itibarla yaşarken, şairlerin sefalet, sıkıntı ve sosyal yalnızlık içinde yaşamalarını sürdürmeleri bir insanlık ayıbıdır. Bu durumdaki şairlerimize en güzel örnekler Magosa zindanında ömür tüketen Namık Kemal ve, memleketinden çok uzaklarda, kendi aydınlarını Sibirya’ya ya da Gulag Takım Adaları’na süren Rusya’da bir yaşama zorlanan Nazım Hikmet’tir. Bu iki aydınımız vatanlarına olan sevgilerini ve memleketlerinin kanayan yaralarını, ölümsüz şiirlerinde en anlamlı ve derin bir şekilde ifade ettikleri için bu cezalara layık görüldüler. Sürgün hayatına mahkum edilen bu çok değerli aydınlarımızın suçu ‘vatan şairi’ olmaktı. Sadece kendi mutluluğunu düşünmeksizin, ömürlerini, içinde yaşadıkları toplumun sorunlarına adadıkları, insanca ve özgürce bir yaşamı kendi insanlarına da layık gördükleri halde, memleketlerinin cahilliğinin ve zamanın yönetimlerinin kurbanı olan, vatanlarından sürülen bu aydın insanların emekleri acaba hep boşuna mıydı?

Türklüğün sembolü, büyük önder, kahraman kumandan ve karizmatik devlet adamı, Mustafa Kemal Atatürk de, vatanına yaptığı onca hizmete ve dünyanın dört bir yanındaki mazlum toplumlara ve liderlerine örnek olarak gördüğü itibara rağmen gıyabında idam cezası verilmiş bir aydındır. ‘Vatana ihanet’ kabul edilecek nasıl bir suç işlemiştir? Onu ‘vatan ihanet’le suçlayan gerçek vatan haini, kendi makamını korumak uğruna, koskoca imparatorluğun topraklarını son parçasına kadar şerefsizce satan Sultan Vahdettin değil midir? Mondros’ta ve Serv’de, memleketini ve Türk milletini satan adam değil midir Mustafa Kemal’i bu cezaya layık gören?

Bazıları babalarının serveti üzerine yaptıkları suni aydınlıklarıyla memleketin geleceğini karartırken Nobellendirilip, cebine milyonluk harçlığı konurken ve de üstüne üstlük, bir de resmen tebrik edilirken, benim memleketimin gerçek aydınlarına yine ya Magosa zindanı ya da Moskova soğuğu kalır... Hatta İmralı’da birisine keyif yaptırılırken, Yassıada’daki aydın insanım mahkemelerde süründürülüp darağacında sallandırılır... Aydının varsa, uygarsındır... Hele bir de memleketini seviyorsa dünyasındır.

Aydınların aydınlıkta düşünebildiği bir dünya dileğiyle…

Alp İçöz
Eğitimci Yazar

JOURNALTA
The Journal of Turkish Americans

Copyright©ALP ICOZ 2004-2007

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 52
Toplam yorum
: 108
Toplam mesaj
: 49
Ort. okunma sayısı
: 1736
Kayıt tarihi
: 11.11.06
 
 

"İnsan, aslinda gönül gözüyle görmeli dünyayı. Herşey, o iç dünyanin merkez olduğu kişiliğine şek..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster