Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Şubat '09

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
3017
 

Aydın ve incir, incirdeki zehir "Aflatoksin” - 1

Aydın ve incir, incirdeki zehir "Aflatoksin” - 1
 

GAKKOŞLARIMIZIN KASKETİ SEKİZ KÖŞELİ OLUR.


Aydın' da "Doğulu" Olmak

Tayinim Aydın’ a çıkmıştı. Nevşehir’ de çok soğuk bir ekim sabahı, kır, dök eşyamızı arabaya yükledik. Arabanın kasası, eşyalarımızı yutmuş içi bomboş görünüyordu. Zorunlu ve zaruri eşyalarımızın dışında hiçbir fazlalık eşyamız yoktu. Ankara’ da kooperatife girmiştim. Eşim çalışmıyordu. Tek maaşlı idim. 1982 - 1992 arası 10 yıl bütün paramızı kooperatife yatırmıştık. Hiçbir şey alacak durumda değildik.

O yıllarda maaşım fena sayılmazdı. Benim küçüğüm olan kardeşim, Gümüşhane’ nin bir köyünde öğretmenlik yapıyordu. Onun maaşı ile kıyasladığımda neredeyse iki öğretmen maaşından biraz fazla maaş alıyordum. Hiç sigara kullanmadım. İçkinin tadını bilmem. Hiçbir arkadaşım beni oyun masasında görmemiştir. Buna rağmen bütün paramızı kooperatife (!!!) gönderiyor, eşimle çok az bir para ile geçimimizi sağlıyorduk. İlk çocuğuma süt parası yetiştirmek için kıvrandığım günler oluyordu.

Eşyayı kamyonla gönderdik. Eşim, iki küçük çocuğumla birlikte otobüse binip, Nevşehir’ e veda edip, Aydın’ a doğru yola çıktık.

Eşyalarımı taşımadan önce Aydın’ a gidip, Aydın’ın Güzelhisar Mahallesinde bir apartmanın üçüncü katında ev tutmuştum. Biz kamyondan önce Aydın’ a vardık. Kamyon geldi. Eşyalarımızı evimize çıkarttık. Ertesi gün elektrik, su abone işlerini yaptırdım. Birkaç gün içinde yeni evimize tam anlamı ile yerleşmiştik. Tuttuğum ev, iş yerime çok yakındı.

Bir kısmını Nevşehir’de kullandığım için tayin iznimin süresi bitmişti. 28 Ekim 1992’ nin sabahı Aydın’daki işime başladım. Çalışacağım yer olan Vergi Denetmenleri Bürosu, Aydın Defterdarlığı binasının en üst katındaydı. Büro Başkanı bana bir masa gösterdi. Masama oturdum. Çok geçmedi, arkadaşlar bana hoş geldin ziyaretine geldiler.

Aydın Defterdarlığı Binası, bakanlık binası gibi görkemliydi. Bina, yüksek tavanlı ve ferahtı. İç ve dış aydınlatılması son derece iyiydi. Bütün çalışma odaların zemini koyu yeşil halılarla kaplıydı. Masalar, dolaplar tatlı, açık bir kahverengi ahşaptan ve yepyeniydi. Vergi Daireleri (Güzelhisar, Efeler) birlikte Personel, Gelir, Muhasebe, Milli Emlak Müdürlükleri ile Hukuk İşleri aynı yerde Defterdarlık binasının çatısı altında çalışıyorlardı.

Binanın, 10 – 12 metre kadar hemen önünde Aydın Dağlarının kar suyunu hızlı bir şekilde Menderes Nehrine ulaştırmaya çalışan Ocak, Şubat, Mart ve Nisan aylarında bolca suyu olan bir dere akıyordu. Dere, çok dik bir yar olan Pınarbaşı Vadisinden geçerek geliyordu. Geldiği yer ile gittiği yer arasında eğim farkı çok yüksek olduğundan dere çok hırçın akardı. Pencereleri açtığınızda, yanı başınızdaki derenin coşkulu sesi odanızı dolduruyordu.

Günler geçiyor, işime gidip geliyordum. İşe gidip gelirken yeni iş arkadaşlarımla birlikte çevreyi de tanımaya çalışıyordum. Diğer yandan da Büro Başkanımız tarafından yapacağım incelemelere ait iş evrakları bana teslim edildi. Aydın Merkeze ait işlerle ilgili incelemelere başlamıştım bile…

Aydın’ daki komşuluk ilişkileri başlangıçta çok garibime gitti. Evimize oturalı nerde ise bir ay olmuştu. Bir Allahın kulu gelip kapımızı çalmıyordu. Ölü müsünüz, sağ mısınız dahi demiyorlardı. Evime girip çıkıyordum. Girip çıkarken bazen apartman sakinleri olan komşularımla karşılaşıyordum. Her karşılaşmalarımızda; yüzüme dağdan inmiş, bir yabani imişim gibi, şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Selam verirsem lütfen alıyorlardı. Akşam eve gelince eşime: “Bu gün kapımızı açıp hoş geldin komşu” diyen, soran var mı diye soruyordum. Eşim de: “Yok” diye cevap veriyordu. Bende eşimin yok kelimesine karşılık susuyordum. Bazen içimden kendi kendime konuşuyordum. “Bu komşularımızın kimsiniz, necisiniz, nerden geldiniz diye hiç merakları da mı olmaz ?” diyordum.

Bizler yeni yerimize, çevreye ve işimize biraz daha alışmıştık. Eşim ve ben komşularımıza ihtiyacımız olan bazı şeyler için şu nerde alınır, nasıl alınır gibi bilgi mahiyetinde sorular sormaya başladık. Sorularımıza, komşularımızın yaklaşımları inanılmaz derecede sıcaktı. Ellerinden gelen ne yardım var ise bize yapıyorlardı. Gözlerimize, kulaklarımıza inanamıyorduk. Hal, hatırımızı da sormaya, kapımızı çalmaya başlamışlardı. Bizi ziyarete geliyorlardı. Bizleri adeta bağırlarına basmışlardı. Ne olmuştu da komşularımız bu denli değişmişlerdi? Bir gün dayanamadım komşunun birine sordum. “ Komşu, ilk geldiğimizde ne diye bize soğuk davrandınız.” dedim.

Komşum: “Uzun boylu, sert duruşlu, doğulu insanlara benzer bir yapın var. Doğrusu bizler, aramıza bir doğulu oturdu, huzurumuz bozulacak diye tedirgin olduk. Hatta ev sahibin olan İ….. ..Bey’ e evi ne diye bir doğuluya kiraya verdin, kiraya verecek başka adam mı bulamadın diye sitemde bulunduk. Ancak ev sahibin, bizlere senin doğulu olmadığını, senin için kefil olan H…… adlı arkadaşın ev sahibine senin çok iyi dost canlısı bir insan olduğunu anlatmış, söylemiş… Bize anlatılanlar ve söylenenlerden sonra size karşı olan tedirginliğimiz gitti.” dedi.

Anladım ki; oturduğum apartman, apartmanın yakın çevresi diğer apartmanlarda Aydın’ ın yerlisi olan insanlar ikamet ediyordu. Aralarında tek ben yabancıydım. Bana da başlangıçta "doğulu" gözü ile baktıkları için tedirgin olmuşlardı. Aydın’ın yerli insanlarından doğuda göçüp gelen insanlara karşı bir güvensizlik, bir güven bunalımı olduğu anlaşılıyordu.

Tabi ki insanlar arası ilişkilerde güven, her yerde ve her zaman çok önemli bir unsurdur. Aslında, kişiler birbirilerine karşı olan güvenlerini hiç kaybetmemelidirler. Ailede, komşuda, mahallede oluşan güvensizlikten bu ortamları paylaşan tüm insanlarda sıkıntı yaratır. İnsanlar huzursuz olurlar. Bu durumda herkes zarar görür.

Komşuma: “Doğulu insan da benim gibi bu ülkenin insanıdır ve benim gibi gelir bu yerlerde (Aydın) çalışabilir ve aranızda ikamet edebilir. Niçin “doğulu” bir insandan bu denli çekiniyorsunuz?” diye soru yöneltim.

Komşum soruma yanıt olarak : “Doğrudur. Elbette doğulularda da bu ülkenin insanları... Aydın’ da yaşayan bizlerin de bu ülkenin topraklarında yaşayan diğer insanlarla ortak kader birliği vardır. Doğulusu, batılısı, güneylisi, kuzeylisi olan bütün insanlarımızla bizleri, biz yapan ortak değerlerimiz vardır. Ecdadımız olan büyük babalarımız, dedelerimiz biz torunlarının hür ve bağımsız yaşaması için yedi düvelle karşı doğulusu, batılısı ile birlikte savaşıp can verdiler... Çanakkale’ de, Kurtuluş Savaşında yüz binlerce yiğit genç, bu topraklar için bu toprağa düşerek öldüler. Ancak doğulular; bağımıza, bahçemize çok zarar verdiler ve hala zarar veriyorlar. Hak, adalet nedir bilmiyorlar. Akşamları bahçelerimize girip meyvelerimizi, sebzelerimiz toplayıp götürüyorlar. Siz kendinizi bizim yerimize koysanız sorarım size, siz tedirginlik duymaz mısınız? Doğu’ lu insanlardan çekinmez misiniz? Kaldı ki çocukları dahi kapımızın önündeki ayakkabılarımızı alıp götürüyorlar.” dedi.

****

Bunları anlatan komşum, ......... fabrikasında tekniksiyendi. Aydın’ da ikamet ediyordu. Ancak köyü ile de bağlantısı devam ediyordu. Aydın’ da çalışan esnaf, işçi, memur çoğunun köyleri ile bağlantısı vardı. Ovaya serpilmiş olan köyler, kasabalar, ilçeler birbirlerine ve Aydın Merkeze çok yakındı. Hafta sonları köylerine gidip toprağı işliyorlardı. Ekip, dikip, sulayıp, toplayıp yetiştirdikleri ürünleri satıyorlardı. Bu insanlar meyve, sebze yetiştiriyorlardı. Aydın’ da kar, kış yok. Bütün kış kar yağmıyordu… Menderes Nehrinin suladığı ova, Denizli’ den Söke’ ye, oradan Eğe Denizine kadar meyve, sebze bahçeleri ve yemyeşil pamuk tarlaları ile doluydu.Tarlalara; çilek, karnabahar, enginar ekiyorlardı. En çok erik, portakal, mandalin, incir, zeytin ürünleri yetiştiriyorlardı.Pazar ağırlıklı çalışıyorlardı, yetiştirdiklerini satıyorlardı. Küçük Umurlu Kasabası bile Türkiye’ nin büyük şehirlerine kamyonlar dolusu tonlarca turfanda yeşil erik gönderiyordu. Kasabaya erik satışlarından trilyonlarla ifade edilen hatırı sayılır paralar giriyordu. Bu insanların dağlarında zeytinden dolayı yağ, ovalarında incirden dolayı bal akıyordu. Aydın’ ın insanları sakindi. İklimi ve toprağı çok cömertti… İnsanları gurbetçi değillerdi. Yanı başlarındaki İzmir dışında başka şehir bilmiyorlardı. Bu insanlar, zorunlu olarak sadece askerlik nedeniyle Aydın’ın dışına çıkıyorlardı.

Benim ata yurdum Kırşehir’ dir. Çocukluk ve gençlik yıllarım köyümde geçti. Üniversite’ ye başladığım güne kadar Kırşehir İli Mucur İlçesinin Asma Karadam Köyünde yaşadım. Köylülerim kıt kanaat geçiniyorlardı. Bu gün benim köyüm de ekonomik nedenle boşaldı. Tarımın makineleşmesiyle birlikte bu boşalma daha hızlı oldu. Bu gün Kırşehir' in merkezinde, ilçelerinde ve köylerinde doğmuş olan yüz binlerce insan, gurbetçi olarak ata topraklarının dışında yaşıyorlar. Ankara, İstanbul, İzmir gibi şehirlerimiz başta olmak üzere Türkiye’ nın bütün şehirlerinde, Türkiye’nin dışındaki Avrupa’nın her bir şehrinde, ilçesinde hatta köyünde, okyanuslar ötesi olan Avustralya kıtasının şehirlerinde bile bir Kırşehir’ ye rastlamak mümkündür..

****

Komşuma : “Hiç şüphesiz insanların içinde kötü insanlar olabilir ve vardır da… Ama “doğulu” insanların tümü kötü olamaz ki… Bağınıza bahçenize zarar veren insanlar parasız kalmış, hatta ekmek parası bulamamış olabilirler. Zaruri ihtiyaçlarını karşılayamadıkları için, belki de naçar kaldıkları için bağınıza bahçenize zarar vermiş olabilirler.” dedim.

Komşum : “ Yok yok senin bildiğin gibi değiller. Bir insan, bir şeyi, çalışarak alın teri dökerek kazanır. Onlar, çalışarak kazanmak istemiyorlar. İşin kolayına kaçıyorlar. Meyvelerimizi, sebzelerimizi topluyorlar. Bağımıza, bahçelerimize zarar veriyorlar.” dedi.

Ben de : “Peki Aydın’da iş var da mı çalışmıyorlar?” dedim.

Komşu : “Onu bilemem. İşi arayıp bulmaları, çalışarak evlerine helal ekmek götürmeleri gerekir. Aydın’ da inşaat, pamuk, bağ, bahçe işleri çok olur. İncir, zeytin toplama işleri olur.” dedi.

****

Diğer Batı Anadolu ve güney illerimizde olduğu gibi Aydın ilinin de çok göç aldığını Aydın’lı komşumun benimle olan konuşmalarından anlıyorum. Konuyu biraz araştırınca gördüm ki, Aydın’ a ekonomik nedenlerle, daha çok da terör nedeniyle doğu illerimizden de çok sayıda insanlarımız gelip yerleşmişler ve hala yerleşmekteydiler.

Aydın’ a yerleşen “doğulu” insanlar çok çocuklu ailelerdi. Bu insanların çoğu, bulundukları illerin kırsal alanlarında yaşıyorlardı. Bu insanların bir kısmı ekonomik nedenlerle çoğu da terör nedeniyle yaşadıkları yerleri terk edip Aydın’ İline gelmişlerdi. Bu insanların terör nedeniyle koptukları topraklarda; bağı, bahçesi vardı. Büyükbaş, küçükbaş hayvanları, kümeslerinde tavukları, başların sokacakları bir evleri vardı. Bu insanların çoğu kapalı ekonomi döngüsü içinde temel yaşamsal ihtiyaçlarını kendileri yetiştirerek karşılıyorlar ve tüketiyorlardı. Daha önemlisi yaşadıkların evinde kiracısı değillerdi…

Geldikleri bu yerlerde ne evleri, ne de bağları, bahçeleri hç ama hiçbir şeyleri yok... Para kazanabilecekleri işleri, güçleri de yok... Bu insanlar, işsizliğin yüksek olduğu ülkemizde haydi deyince hemen iş bulabilirler miydi? Şüphesiz ki hayır. Kaldı ki, Ülkemizde üniversite mezunu vasıflı gençlerimiz bile sokaklarda işsiz dolaşıyorlar. İş için çalmadıkları kapı kalmıyor.

İşsiz, güçsüz olan bu insanlar kim bilir ne zorluklarla hayata tutunmaya, hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Her bir ferdi, dört duvar arasında kim bilir ne tür ızdıraplar, acılar içinde kıvranarak yaşamış ya da yaşıyorlardı.. Bu insanlar, bir şekilde yaşamak için kendi başlarının çaresine bakacaklar... Hayatta kalabilmeleri için her yolun kendileri için mubah olduğunu düşünecekler.... İşte bu zaruret halidir ki, Aydın’lıların “doğulu” dedikleri insanlar, Aydın’lının bağına bahçesine zarar vermiş olabilirler. Bu durum, dingin kendinden, bağından, bahçesinden emin yaşayan Aydın’lının alışık olmadığı bir durumdu. Bundan dolayı da “doğulu” insanlara şüphe ile bakıyorlardı, onlara güvenmiyorlardı. Bana da başlangıçta “doğulu” diye şüphe ile bakmışlardı…

Geçmişte ülkemizde kamu yaşamı ve kamuya ayrılan kaynaklar iyi yönetilemedi. Kamu hantal ve verimsiz çalıştı. Kamu görünürde işleri olan insanların, gizli işsizlik alanları oldu. Üstelik uygulanan popülist politikalar sayesinde yüksek olan kamu giderleri direkt vergilemeden ( doğrudan vergilendirmeden) çok dolaylı vergilerle ve maliyeti yüksek iç ve dış borçlanmalar yoluyla karşılanmaya çalışıldı. Hükümetlerin, kaynak bulmada en kolay en zahmetsiz yolu tercih etmeleri yani temel tüketim malları ile diğer mal ve hizmetlere sık aralıklarla zam yapmaları, ülkemizde bozuk olan gelir dağılımını daha da bozdu. Üst gelir dilimleri ile alt gelir dilimleri arasındaki makas daha da açıldı. Bütün bu olumsuzluklarının yanında tarımın da hızla makineleşmesi, kırsal alanda yaşayan insanlarımızın çoğunluğunu ekonomik sıkıntılara düşürdü. Doğudaki kanlı terör ve terör karşısındaki insanlarımızın çaresizliği işin üstüne tuz biber ekti. İnsanlarımız tası, tarağı toplayıp iş alanlarının olduğu batı ve güney illerimize ve büyük şehirlerimize doğru göçe başladılar.

Türkiye’ nin değişik yerlerindeki kırsalda göç eden insanlarımız, büyük şehirlerin varoşlarında derme çatma evlerde (gecekondularda) yaşayarak, ekonomik sıkıntıları gögüsleyip, bir şekilde bu sıkıntılara acı, zülüm dayandılar. Ancak doğulusu, batılısı, güneylisi, kuzeylisi ile bu ülkenin insanları, terörde çok çekti ve hala çekiyor. Ülkemizin yalçın dağlarında, gencecik yiğit evatlarımız erken yaşta, toprağa düştü. Nice anaların yürekleri dağlandı. Nice ailelerin ocaklarında, gözyaşları sel oldu aktı. Çünkü ateş düştüğü yeri yakıyordu.

Terör ve ekonomik nedenlerle ülkemizin batısına, güneyine, kuzeyine göç ederek yerleşen, Aydın’lı komşumun deyimi ile “doğulu” insanlarımız göç ettikleri yerlerdeki insanlarımızla kaynaştıkları gün; işte o gün, ülkemiz üzerinde iştahları olan, iç güçlerin ( bizden biri gibi yani sureti haktan görünüp de bu ülkeye kini olan kalıntıların, dönmelerin) ve dış güçlerin iştahları kursaklarında kalacaktır. İşte o gün; çocuklarımız, torunlarımız ülkemizin dağlarında birbirlerine silah çekmeyeceklerdir. İşte o günden sonra çocuklarımız kendi refahları için çalışacaklarddır. İşleri, aşları ile meşgul olacaklar ve kendi ülkelerinde kendi çocukları, torunları ile el ele tutuşup birlikte huzur içinde yaşayacaklardır.

****

Küresel sermaye, rahat sömürü yapmak için karşısında ulusal devlet istemiyor. Onların tek felsefesi var. Böl, parçala yönet. Orta Doğu ve Yakın Asya’nın (Anadolu’ nun) ekonomik değerlerini çok daha rahat sömürebilmeleri için Türkiye gibi büyük ölçekli, güçlü bir ülkenin varlığı hiç şüphesiz onların amaçlarını engelleyecektir.

Batılı dostlarımızın (!) öteden beri Türkleri Anadolu'da atmak, yok etmek için hayal ettikleri, düşündükleri zaman zaman uygulamaya koyup başaramadıkları bir şark politikaları var. Bu planlarını, tozu raflara kaldırmış olsalar bile bu politikadan asla vazgeçmediler. Geçer gibi de görünmüyorlar. İleride de bu planlarını zaman zaman ısıtıp dolaylı olarak ülkemizin önüne koyacaklardır. Öyle anlaşılıyor ki, bu politikalarının bir parçasını şimdilik İsrail ve Amerika’ ya devretmiş etmiş gözüküyorlar. Eğer ki güçleri yeterse, Orta Doğu’ da Arap olmayan Avrupa yanlısı İsrail ve Amerika’ya uşaklık edecek bir kukla bir devlet ortaya çıkartmaya, Van ilimiz dahil Doğu Anadolu’muzun topraklarını da Ermenistan’a vermeye çalışacaklardır. Nitekim pervasızca bizlere ve dünya servis ettikleri bölünmüş Türkiye haritalarından bunun kendileri için gerçekleştirmek istedikleri orta ve uzun vadeli stratejik vizyonları olduğunu da göstermekten çekinmiyorlar.

Batılı dostlarımız(!) ve stratejik müttefikimiz Amerika(!) kendi parlamentolarında Türkiye aleyhine soykırım kararları çıkartmaya çalışıyor... Bunun gerisindeki amaç, Ermenistan için Türkiye’ den tazminat ve akabinde de toprak talebinde bulunacakları bir zemin hazırlamaktır.

Emperyalistler, Irak petrollerini sömürmek ve bu amaçlarına ulaşmak için sudan bahanelerle (Bu ülkenin bir vatandaşı olarak Bor rezervimiz için bu tür endişemi, kaygılarımı sizlerle paylaşmak isterim.) Irak’ ı işgal ettiler. Emperyalistlerin çizmeleri altında, masum Irak halkı her gün acı, ızdırap içinde kıvranıyor... Çoluk, çocuk bir milyonun üzerinde insan, Amerikan askerlerinin dipçikleri altıda can verdi. Sığındıkları camilerinde bile kurşunlandılar. Yetmedi masum insanları hapishanelere dolduruldular. İtleri ile beraber işkencelerin en ağırını uyguladılar. Bunlar yetmiyormuş gibi işkence ettikleri insanların mahremleri ile oynadılar. Onları çırılçıplak soydular. İnsanların bu haline kahkahalarla gülen canavarlaşmış sırtlanlar, çıplak insanların fotoğraflarını kendi fotoğrafları ile aynı karenin içinde dünyaya servis etmekten bile çekinmediler… İnsanların insanlık onurunu ayaklar altına alıp çiğnediler.

Onlar ki, o batılılar ki, o emperyalist zihniyetli çakallar ki, bu gün insan hakları maskesi altında güçsüz devletlerin, güçsüz insanların kanları üzerine medeniyetlerini inşa etmektedirler. Tıpkı geçmişte dedelerinin büyük dedelerinin yaptıkları gibi…

Bu gün açık ve gizli emelleri uğruna; Orta Doğu ülkelerinin ve Ülkemizin kurumlarına, partilerine, derneklerine diğer sivil toplum örgütlerine sızmış olan Amerikan ve İsrael istihbarat ajanı Lawrence’ ler, bu topraklarda elde ettiği yandaşları ile bu coğrafyada tozu dumana katmaktadır. Bu alçaklar yüzünden; bu gün bu topraklarda huzur, sükûnet, kardeşlik bir türlü yeşerememektedir. Yüreklerde savaş, kan, kin kokmaktadır.

Bu Lawrence’ lerin satın aldığı insanlar yüzünden ülkemizin yalçın dağlarında bu ülkenin yiğit gençleri birbirini öldürmekte, gözü yaşlı analar yitip giden evlatlarını yasını tutmaktadır.

Bu ülkenin insanları olarak hepimiz kendi dağlarımızda yitip giden evlatlarımıza çok üzülüyoruz.. İçimiz kan ağlıyor. İleride tarih kayıt edecektir. Ülkemiz, son 20 -25 yıldır tarihinin en zor dönemeçlerinden birini yaşıyor. Dolaysıyla Aydın’ da Aydın’ lı olmak da zor. “Doğulu” olmak da zor. Ülkemiz, çok fırtınalı günler yaşadı ve hala yaşıyor.

Büyük dedelerimiz en güçsüz zamanlarında bile yokluklar içinde; ayaklarında çarıkları, gencecik yiğit evlatları, cefakâr kadınları, beşikte perişan olmuş çocukları ile kendilerini bu topraklarda söküp atmak isteyen yedi düvele karşı savaştı. Bu savaşlarda, alınlarının akı ile çıktılar.

Yine bu gün de, gizli ve kapalı olarak yedi düvel bizimle savaşmaktadır. Bizler, bu gün Anadolu topraklarında dedelerimize göre çok daha güçlüyüz. Ancak acı olan şu ki, yedi düvelin emperyalist şövalyeleri; bu savaşta, bizim insanlarımızı bize karşı maşa olarak kullanarak bizimle savaşıyorlar. İşte en büyük sıkıntımız, açmazımız, engelimizde burada yatıyor…

Bu ülkenin bir vatandaşı olarak biliyorum, inanıyorum ve eminim ki; Ülkemiz, bu mücadeleyi başarı ile sonuçlandıracaktır. Geçmişte, büyük bir imparatorluk kurmuş, büyük bir ulusun evlatları olarak bizler zorluklarla dolu Anadolu Coğrafyasında yaşamak için “doğulusu”, “batılısı”, "kuzeylisi", "güneylisi" ile Anadolu halkı olarak bizler, zorluklar içinde daha çok birleşmek, korkunun ötesinde umutlu olmak zorundayız ve buna da mecburuz.

Sağlıklı kalmanız dileğimle…

Devam edecek…

Ankara, 18 Şubat 2009

Mehmet TURAN

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 39
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 2534
Kayıt tarihi
: 28.10.08
 
 

Mucur / Kırşehir doğumluyum. Uzun süre Maliye Bakanlığı'nda çalıştım. Kabul etmek gerekir ki, Mal..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster