Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Ağustos '07

 
Kategori
Estetik / Güzellik
Okunma Sayısı
868
 

Ayna ayna söyle bana...

Ayna ayna söyle bana...
 

Güzellik kavramının ve bir kadının karşı cinsin gözünde varlığını kanıtlamasının geçirdiği evrimi, en iyi edebiyat yansıtır. Viktorya dönemi romanlarından kadının bastırılmış duygularını resmeden belgeler ulaşır günümüze. Medeniyete bir dönüş yapalım.Yeme bozukluklarında en fazla risk altında olanlar kadınlar ve toplumumuzun yarıdan fazlasını tehlikeli sonuçları ile tehdit eden bir hastalık var:ANOREKSİYA. Yaşanılan sosyo - kültürel çevrenin etkisi yanı sıra zayıflığın güzellik ölçütü sayıldığı mesleki alanlarda ortaya çıkan bu rahatsızlık zamanımızın bir başka psikolojik haratsızlığı olan depresyonu da akla getirir;çünkü aşırı bir şekilde başkalarının görüşlerine bağımlı olarak özgüvenlerini koruyabilen, onların yeterli ya da olumlu desteği olmadığında kendilerini bir hiç olarak görenler bu rahatsızlıktaki kişisel bozukluğa örnek oluştururlar.Pekala, anoreksiyanın hastalık adı altında, resmi olarak kayıtlara geçtiği tarihin Kraliçe Viktorya dönemine denk gelmesi sadece bir rastlantı olabilir mi?

Bu hastalığın 19.yy’da gelişmesi o dönemin kadınlarının, dişiliklerini sergilmek;erkeğinin hafif aksesuarı olmak;ve son olarak sosyo-ekonomik statülerini simgeselleştirme amacı taşımasının sonucu olabilir mi?İşçi sınıfı kadının çalışmak için gerekli olan enerjiyi sağlamak için yemesi gerekiyordu.Böylece;yalnızca orta sınıf ve üst sınıf kadınların anokreksiya olmayı bütçesi elverirdi.Elbette, tüm bunların o dönemin toplumunun bakışları altında dışlanmadan sürdürebileceğiniz hayatın tuzu biberi olduğunu unutmamalıyız.Sadece tuzu biberi ama aşırıya kaçtığında sonun akıl hastanelerinde bittiğini eklemem lazım.

Ben şemsiye kullanmam.Bunun nedeni nicedir.Değinmeden duramam çünkü Sunay Akın ‘’Yalnızlık’’adlı şiiridir ilk nedeni:Şemsiye yapımcıları/ıslanmaktan/tek kişiyi koruyacak genişlikte/kesince kumaşları/yağmur değil/yalnızlıktır yağan…Ama aklıma şemsiyenin tarihi gelir.Bu icat, orta doğudan, Mısır, Roma, Yunanistan ve tekrar Çin’e kadar ulaşır.Şemsiyenin kelime anlamı eski Yunanistan’da gölgedir ve benim açıklamak istediğim konudan işte buradan başlar.Şemsiyenin bizi yağmurdan değil de güneşten korumak için icat edildiği aşikar ise, birkaç asır öncesi dönemleri konu alan İngiliz filmlerini izleyen herkes şemsiyenin kadınların elinde vazgeçilmez bir aksesuar olarak boy gösterdiğine şahit olmuştur.Nedenine gelince;bir kadının cildi ne kadar beyazsa o kadar güzel olduğu düşünülürdü, ayrıca işçi sınıfına ait olmadığının da göstergesiydi çünkü;güneşin altında tarlalarda ekin ekip biçen onlar değildi.Nice kadın daha beyaz bir tene sahip olmak için kullandıkları kimyasallarla sağlıklarını da tehlikeye atıyorlardı.Asillik uğruna değer mi, bilmiyorum ama modern zamanlarda bu anlayışın ne kadar ötesinde olduğumuz oldukça açık.Güneş banyoları, solaryum, bronz ten imajı veren güzellik ürünleri…-fakat Çinli kadınlar şemsiyeyi hala bu amaç için kullanıyor ve yeterince beyaz değilsen, evde kalmış gibi argo bir sıfatla adından söz ediliyor- .Güneşin zararlı yüzünün sonucu olan cilt kanseri ne zamandan beri var hiçbir fikrim yok ama atalarımızın bilinçli olmadan birkaç nesili bu hastalıktan korumak için bazı ilkel, insanlıkdışı önlemler aldıklarını görebiliyorum.

İşte zamanın insanoğlu üzerindeki aşımının ayak izleri.Sadece birkaç tabloya bakmak ya da biraz eski eserleri karıştırmak yeterli ve böylece o beyaz tenli hasta kadınlara acımak ya da imrenmek gibi iki seçenek beliriyor.Ama kadınların güzellik uğruna verdikleri bu asırlar süren savaşın sebebi en gelişmiş yaratıkların diğer yarısı olan erkekler.Onların beğenisine göre aynadaki görüntümüz değişiyor.Virginia Woolf Kendine Ait Bir ODA ‘dan bir cümle iyi bir son olur bu görüşlerime:’’Kadınlar yüzyıllardır, erkek görüntüsünü gerçek boyutlarının iki katında gösterebilen enfes bir güce sahip büyülü birer ayna görevini yerine getirmişlerdir.”

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Güzel bir noktaya değinmişsiniz. Yaşanılan çevreye adaptasyon kabiliyeti ve kapasitesi, güzeli, iyiyi ve doğruyu tanımlıyor. Daha doğrusu, günlük hayatta estetik, etik ve mantık dediğimiz kavramlar, bu adaptasyon sayesinde hayatta kalma umudunun yarattığı heyecanlar yaratıyor. Bu konuyu ben de MB'de bir yazımda ele aldım. Fakat estetik, bu değil tabii ki, değil mi?:) Estetik,  kelimelerin aynı zamanda ve aynı yerde onlarca anlamda olduğu bir sözlük gibidir. Bu sözlüğün kelimeleri, henüz bir cümleye adapte olmamıştır. Biz kelimeyi sözlükteki yerinden alıp, bir cümleye yerleştirdiğimizde, artık cümlenin emrettiği indirgenmiş anlamını taşımaya başlar. Cümle gibi bir yapıyı kurmak, inşaa etmek, etik ve mantıksal bir faaliyettir, estetik değil. Cümledeki tüm kelimelerin anlamları, cümlenin anlamının emrindedir. Sözlükteki gibi özgür değillerdir. Cümle yapısını bozar, dağıtırsak, kelimeler sözlükteki estetik yaşamlarına dönerler...

Deniz Postacı 
 26.09.2007 11:18
Cevap :
aydınlatıcı yorumunuz için teşekkürler...ayrıca okuduğum bölümden mezun biriyle M.B. ortamında karşılaşmak hoş bir duygu.  26.09.2007 18:43
 

Hatta asilzadelere "mavi kanlı" denmesinin sebebi de budur. Yani köylü sınıfına ait olanlar; tarlalarda çalıştığından güneş yanığı bir tene sahipken, asiller beyaz cilt renklerini muhafaza edebildiklerinden mavi renkli olan damarları rahatlıkla gözükmektedir. Bu bilgilendirici yazınıza bir katkı da benden olsun istedim. Sevgi ve ışıkla, Ayna

Ayna 
 28.08.2007 13:35
Cevap :
mavi kan demek.bunu bilmiyordum.teşekkürler,sevgiyle kal...  28.08.2007 18:06
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 39
Toplam yorum
: 71
Toplam mesaj
: 24
Ort. okunma sayısı
: 1392
Kayıt tarihi
: 24.06.07
 
 

19 yaşında İstanbul Üniversitesi'nde amerikan edebiyatı öğrencisiyim. Hobilerim: okumak, yazmak, fil..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster