Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mayıs '18

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
30
 

Ayrılmaz Dostlar

            Yazmayı sevmeye başladım ve dönem ödevimi Türkçe öğretmenimden alıp, bir hikaye yazmayı tercih ettim.

AYRILMAZ DOSTLAR

Zirvedeki merdivenlerden teker teker iniyorum. Artık yazdığım kitaplar okunmuyor. Zaten pek fazla kitapta yazamıyorum. Ben, yaşayan ölü bir yazarım.

Ne zaman daktilonun başına geçsem, birkaç cümleden fazlasını yazamıyorum. Soğuk bir pazartesi sabahı; çayımı yudumlarken daktilonun başına geçip, yeni bir roman yazmaya başladım. Bir süre yazdıktan sonra canım sıkıldı. Mantomu alıp kendimi dışarı attım. Dışarıda yağmur yağıyordu. Yağmura aldırış etmeden yürüyor ve düşünüyordum. Yazdığım yüzlerce romanın ne kadar talep aldığını düşünüyordum. Nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. Şehirden uzaklaşmıştım; etraf bomboştu. Biraz daha yürüdükten sonra karşıma yıkık dökük bir ev çıktı. Üşümüştüm; evin yanına gidip büyük bir heyecanla kapıyı çaldım, ama kapı açılmadı. Tekrar, daha kuvvetli çaldım, ses çıkmadı.

Tam arkamı dönüp, gitmeye hazırlanırken bir erkek sesi:
    “Kim o!” dedi.

İçimdeki korkuyla;
    “benim” diyebildim.

Bunun üzerine kapı açıldı. Karşıma eli yüzü pak, yaşlı bir adam çıktı ve:
    Sen kimsin? diye sordu.     

Kendimi tanıttım; fakat o kimseyle görüşmek istemediğini söyledi. Ona yolumu kaybettiğimi ve çok üşüdüğümü söyleyince, beni içeriye buyur etti.

           İçeriye girdiğimde biraz şaşırdım. Çünkü dışı harap olan evin içi çok temiz ve düzenli idi. Adamın, eşyalara tutunarak yürümesinden kör olduğunu anladım. Salondaki şöminenin başına oturduk. Daha sonra koyu bir sohbete başladık. O da benim gibi yalnızdı; fakat onun gözleri görmüyordu. Gözleri kör olduktan sonra hayata küsmüş, kimseyle görüşmemiş. Kapısını da hiç kimse çalmamış. Bir hayli dertleştikten sonra, evime nasıl gidebileceğimi sordum; o da bana yolu tarif etti. Ona tekrar uğrayacağımı söyledim ve hoşça kal deyip evimin yolunu tuttum.

            Yağmur dinmişti, ama neredeyse öğlen olmuştu. Evime doğru giderken içimden, bu ihtiyara yardım etmeliyim diyordum. Fakat nasıl yardım edeceğimi bir türlü bulamamıştım. Epeyce bir yürüdükten sonra nihayet, eve gelmiştim. Evden o kadar çok uzaklaşmışım ki geldiğimde kendimi yatağıma zor attım. Saat ise 2.30’a yaklaşıyordu. Yemeğimi yedikten sonra televizyonun karşısına geçip, kanepeye uzandım. Çok güzel bir film vardı. Filmi izlemek yerine düşünüyordum. Aklıma parlak bir fikir geldi ve o zavallı ihtiyara nasıl yardım edebileceğimi buldum. Onun ve benim hayatımdan esinlenerek bir roman yazacak, bundan kazandığım parsayı yaşlı adamın ameliyat olması için kullanacaktım. Büyük bir sevinç çığlığı attım ve yatak odama doğru ilerledim. Yatağıma tattığımda zihnim hep kitabın tasarımı ile meşguldü. Bunun için onunla konuşmalıyım. Yapacaklarımı ona söylemeyip, sürpriz yapmak istiyorum. Gözlerimi bitkince kapadım ve kısa bir süre sonra uyudum.

*          *          *         

            Pencereden sızan neşeli güneş ışıkları ile uyandım. Dünün tam aksine, güzel bir gün denilebilir. İnsanın ruhunu okşayan ılık bir rüzgar esiyor, tenime vuran sıcaklık içimi ısıtıyor. Bugün çarşıya çıkıp alışveriş yapacağım; birkaç gün sonra da ihtiyarı görmeye gideceğim.

            Ev için birkaç takır tukur ve yiyecek bir şeyler satın aldım. Caddeyi geçtim, soldaki ara sokağa saparken ah! olamaz… Bir adamla çarpıştım. Şık giyimli, kibar ve usun boylu bir beyefendiydi. Nazik bir şekilde özür diledi ve dökülen eşyalarımı toparlamama yardımcı oldu. Karşılıklı iyi günler diledikten sonra yoluma devam ettim. Eve vardığımda soluk soluğa kalmıştım. Karnımda epey aç doğrusu. Sıcak bir çorba içtim. Yalnızdım ve sıkıyordum. Kumsala gidip kıyıda biraz dolaştım. Deniz sakindi ve çok güzel parlıyordu. Kumun üstüne uzanmış, dalgın dalgın denizi seyrediyordum. Tam o anda, omzuma sıcak bir elin dokunduğunu fark ettim. Arkamı döndüğümde sabah çarpıştığım beyefendi ile göz göze geldim. O da, izin isteyerek yanıma oturdu ve bana adımı sordu:

    “Adım Gülşen” dedikten sonra onun adını sordum. Adı Sinan’mış. Bir yandan denizi seyrediyor, bir yandan da sohbet ediyorduk. Konuşmaya o kadar dalmışız ki saatin farkına vardığımızda akşam olmak üzereydi. Daha sonra oradan ayrıldık. Yolda giderken ona yaşlı adamı anlattım. Tabi yapacaklarımı da… Başını salladı ve:
    Sana ben de yardımcı olabilir miyim? diye sordu. Ben de:
    “evet, memnun olurum.” dedim.

            Birlikte evin yolunu tuttuk. Onun evi bir arka mahalledeymiş. Evime kadar eşlik edip, iyi akşamlar diledikten sonra gözden uzaklaştı. Yarın saat bir’de onunla buluşacağım, beni öğlen yemeğine davet etti. Daha sonra da birlikte yaşlı adama uğramaya karar verdik. Yarını beklemek çok hoş olacak…

*          *          *

Bugün Çarşamba. Sevinçli bir şekilde yatağımdan kalkıp, güzel bir kahvaltı hazırladım. Kahvaltımı ettikten sonra doğruca gardırobun başına geçtim. Acaba ne giysem? Evet, buldum. Bu gün en sevdiğim çiçekli, şirin elbisemi giyeceğim. Öğlen olması için sabırsızlanıyorum.

Evde küçük bir temizlik yaptıktan sonra banyo yaptım. Artık elbisemi de giyebilirim. Saçlarımı taradım mı, hafif bir makyajla her şey tamam. Siyah çantamı alıp, hafif topuklu ayakkabımı giydim ve artık gidebilirim. Saat tam 13.00; acaba Sinan geldi mi? Daha ilk buluşmada geç kalmamalıyım. Merdivenleri koşar adım indikten ve denir kapıyı açtıktan sonra biraz şaşırdım. Çünkü kapıda siyah bir Mazda, içinde de Sinan. Onun bir arabası olduğunu bilmiyordum.

Merhabalaştıktan sonra Sinan, nereye gitmek istediğimi sordu. Ben de:
    “Pahalı bir restoran hariç her yer olabilir.” dedim.  O da:
    “Tamam, tam senin istediğin gibi bir yer biliyorum, seni oraya götüreceğim.” dedi.

Beş dakika ya geçti ya geçmedi; minik, güzel bir kafeteryanın önüne geldik. Bu kafeterya, öyle sıradan değildi. Görüntüsü çok şık, yemekleri de harikaydı. Pizzalarımızı afiyetle bitirdik; biraz konuştuktan donra arabaya binip, ihtiyarın terkedilmiş görüntüsündeki evine gittik. Kapıyı çaldım, bu sefer hemen açıldı.

Yaşlı adam, havayı kısa bir an teneffüs ettikten sonra:
    Gülşen, sen misin? diye sordu.
    “Evet, girebilir miyiz?” dedim.

İçeri girdik ve ihtiyarla Sinan’ı tanıştırdım. İkisi de birbirlerini çok sevdi. Düşündüğüm gibi, ondan hayatını anlatmasını istedim. Gazeteciymiş; Nuriye adında bir karısı ve iki de oğlu varmış. Ailesi ile pikniğe giderken bir araba kazası geçirmişler. Karısı ve çocukları bu kazada ölmüşler, o da gözlerini kaybetmiş. Akrabaları onu bu acımasız dünyada yalnız bırakmışlar. Tam üç yıl tek başına yaşamış, ta ki ben gelene kadar, kimse de kapısını çalmamış. Daha anlattığı o kadar çok şey var ki… İlginç çalışma konuları, tanıştığı kişiler, başından geçen komik olaylar.. falan filan. Neyse, bunları romanıma saklıyorum.

Artık geç olmuştu, gitmemiz gerekiyordu. Sinan’la beraber yine uğrayacağımızı söyleyerek oradan ayrıldık. Doğruca benim evin yolunu tuttuk. Geldiğimizde saat sekize yirmi vardı. Sinan’a yukarı gelip bir çay içmesini söyledim. O da, beni kırmayıp teklifimi kabul etti. Çayı içerken bir yandan da konuşuyorduk. Ben romanı yazacak, bu süre zarfında Sinan da ihtiyarla ilgilenecekti. Biraz daha oturduktan sonra Sinan gitti. Yarından itibaren romanı yazmaya karar verdim, ardından el sallarken.

*          *          *

            İşte sabah oldu bile! Bugün hava biraz soğuk. Olsun varsın, fazla değil. Bir fincan sıcak kahve alıp, hemen daktilonun başına geçeceğim. Tek düşüncem romanım. Derhal başlamalıyım; yazacağım, yazacağım ve yine yazacağım. Biran önce kitabı bitirip, ihtiyarı ameliyat ettirmeliyim.

          *          *

            Günler, haftalar geçti. Aylarca durmadan romanı yazdım. 7 koca ay sonunda nihayet romanımı bitirebildim. Bu arada Sinan da bize çok yardımcı oldu. İhtiyarla birlikte yürüyüş yapıyor, balık tutuyor; tüm vaktini ona adıyordu. Onun gözleri olmuştu adeta.

            Ameliyat için gerekli paranın iki mislini kazandık. İhtiyarı ameliyat ettirdik, artık gözleri görüyor. Gazeteciliğe geri döndü. Ben, Sinan ve ihtiyar çok mutluyuz. Aramızda çok güçlü bir bağ oluştu; biz ayrılmaz dostlarız.

*          *          *

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 103
Toplam yorum
: 42
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 55
Kayıt tarihi
: 19.04.18
 
 

1980 Adana doğumluyum. 13 yaşında friedreich ataksisi hastası olduğum ortaya çıktı. İlköğrenimi A..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster