Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Temmuz '09

 
Kategori
Babalar Günü
Okunma Sayısı
2192
 

Babalar günü

Hep unuturum, unuturuz. Babalar Günü... Haziranın ikinci pazarı mı üçüncü pazarı mı? Reklâmlar günler öncesinden başladığından sanki yarınmış sanırsınız, anneler günü kadar da reytingi olmaz. Bir erkeğe hele bir de bir babaya hediye almanın zorluğu girince işin içine, vitrinler bana ben vitrinlere bakarım.

Gömlek? Çok sıradan, dolabında onlarca var. Kravat da öyle. Parfüm, sevgiliye alınır sanki babaya gitmez. Kol düğmesi, ayakkabı, cüzdan. Olmaz. Anneler gününü son anda kurtaran cam eşya, mutfak araçları da verilmez babaya. Baba bu, ağırlık demek, reislik demek, otorite, disiplin, korku, saygı, soy isim, harçlık… Yani hediye bulamamak demek.

Ben Pazar günkü ÖSS’de görevim nedeniyle Ankara’ya gidemedim ve hediye düşünmek için bir hafta daha kazandım. Yarına ertelenen fizik sınavı, haftaya bırakılan altın günü, sonra yaparız denen derin temizlikler gibi… Geçici bir rahatlama yani.

Bugün İzmit’e giderken babamın yıllar önce bizi trenle götürdüğü göl piknikleri geldi aklıma. Gölde neşeyle yüzen biz ve elimizi bırakmayan babam...

Babamdan öğrendim yüzmeyi, kekinden çikolatasına kadar yaş pasta yapmayı da. Dalyan köfte, rosto nasıl pişirilir, hangi balık hangi mevsim yenir? İngilizce <ı>“memnun oldum” nasıl denir? Rayları da o öğretti, trenleri, vagonları, “gassteeee” diyen çocuklara camdan gazete atmayı, koleksiyon yapmayı, imza gibi imza atmayı, yalan söylememeyi, Türkçeyi sevmeyi, mersi demeyi, bisiklete binmeyi.

Babam hep ilkler oldu. İlk kol saatim (beyaz Seiko), cam şişeden içtiğim ilk domates suyu, Sütiş’te ilk profiterol, ilk topuklu ayakkabım , Eti kutularında çilekli ilk gofretler, portakallı jöleler, vapurda ilk sahlep, ilk İstanbul, ilk iftarlar , ilk sahurlar, ilk kitaplarım (Peter Pan , Binbir Gece Masalları…) ilk namazım, mektup arkadaşım Hong Kong’lu Selina’ya yazılan İngilizce ilk mektup, yakalanan ilk yalan, ilk renkli tv, çarşıya tek başıma çıkmaya ilk izin, Nuh Beybi ‘den ilk rugan ayakkabı.

Safahat, Mehmet Akif. O’nun kitaplığında gördüm ilk, Ömer Seyfettin’i onunla tanıdım. <ı>“Bilim Yolunun Kilometre Taşları ”. Evet tam olarak buydu kitabın adı. Edison, Einstein, Galileo. Hayatlarını su gibi içmiştim bir günde. Sormuştu: <ı>Çok mu seviyorsun okumayı?

Cer kancası ne işe yarar, bu dağlarda hangi hayvanlar yaşar, televizyon nasıl çalışır, neden yıldırım düşer, deniz neden tuzludur? Sorup da cevabını alamadığımız ne vardı acaba diye düşünüyorum. Yoktu. Babamın, bu genç adamın, meraklı çocukların bitip tükenmek bilmeyen yorucu sorularına verecek bir cevabı ya da anlatacak hikâyesi hep vardı. Denizin dibine yavaş yavaş gömülen, ama tuz değirmenleri hala çalıştığı için denizleri tuzlu yapan geminin hikâyesi gibi…

Çiftçi miydi? Yetiştirdiği domates, biber ve patlıcanları düşünürsek ve onları nasıl ilaçlayıp, ince sırıklara ince iplerle nasıl bağladığını, çocukları taze yumurta yesin diye beslediği ve hepsine bizim isim koyduğumuz ligorin tavukları, istediği cins fasulye tohumunu bulmak için köylü pazarlarını nasıl dolaştığımızı, (bilmeden organik tarım yaptığımızı)...Evet, çiftçiydi.

Tiyatrocu? Evet. Zaten üniversite yıllarından resimleri vardı sahnede rol yaparken çekilmiş. Bir evi , dört çocuğu memur maaşıyla büyütürken mutlu görünen bir baba. Gerçek miydi rol mü bilmem ama Karagöz Hacivat gecelerimiz gerçekti. Hayal Perdesi bizim odanın camında kurulur, babam, arkadan gelen ışığın büyüsüyle “Hayy Hakkkkkk” diye başlardı. Perde hiç yıkılmaz, viran eylenmez , kimse bu evde neler olur bilmezdi.

Mühendis olmasa doktor olur muydu? Bütün komşuların ilaç istemek için babama geldiğini, her evde küçücük bir kutuda, oraya buraya atılmış duran ilaçların, bizim evde özel bir dolapta (bazen alfabetik) genellikle kullanma sıklığına ve boyutlarına göre dizildiğini düşünürsek. Ellerimiz soğuktan çatlamasın diye evde limon ve gliserinden yaptığı kremler, vazelinler. Zayıf düşmeyelim diye içirdiği vitaminler. Otuz yedi yıldır anneme eliyle verdiği ilaçlar Evet, iyi bir doktor olurdu.

Olmadı, olmuyor. Vişne reçellerim onunkiler kadar kıvamlı değil, kadayıf tatlım yanından bile geçemez. Onun kadar saydıramadım kendimi çocuğuma, onun gibi sabırlı da değilim. Benmari usulü eritemedim daha çikolataları, Hayal Perdem yok, hikayelerim de.

Neden yediğim ızgaralar babamın yaptıkları kadar lezzetli değil, yılbaşı geceleri babamın sıktığı greyfurtların tadı şimdi neden yok? Oğlum bana değil arkadaşlarına inanıyor, onun inandırıcılığı neden bende yok?

Babalar kızları için sadece evin reisi değildir, evrenin merkezidir o . Hangi aileye gitseniz babasına hayran ve onun gibi bir eş bulmak isteyen kız çocukları görürsünüz. Bulunur mu? Hayır. Babalar sadece babanızsa mükemmeldir, eşler ise sadece görmek istediğiniz kadar .

Gerçekler çok zayıfsa, her biten an bir öncekinden daha da yavansa. Aslında anıları yakalamak lazım ve bir de an’ı..Tabi ya . Nasıl düşünemedim? Anıları ve an’ı yakalayan bir hediye. Ben hediyemi buldum. O zaman bütün babaların Babalar Günü bir kez daha kutlu olsun.

FSC bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Baba tasviri bundan güzel nasıl olurdu bilmem ki? Babamı buldum, kendimi buldum yazınızda. Duygulandım, gözlerim dolu dolu oldu ve böyle bir yazıya nasıl yorum yazılmamış anlayamadım. İletişim mezunu ve çalışan kadın olmanın yanında tahminimce babanızla aynı kurumda çalıştığımız kanısına da vardım. Evet Ankara'da yaşıyorum. Annenize benden bolca selam ancak bu kadar güzel bir yazıya konu olan baba unutulur mu acaba?? Selamlar, sevgiler...

FSC 
 30.09.2009 10:21
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 19
Toplam yorum
: 18
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 1006
Kayıt tarihi
: 24.06.09
 
 

ZUHAL EROL Ankara doğumlu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bö..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster