Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Mart '11

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
1191
 

Babam yaşasa çok kızardı…

Babam yaşasa çok kızardı…
 

Yıllarca bir fabrikada işçi olarak çalıştı benim babam… 

Hayır, yakınmak için söylemiyorum. Aksine, biz Başbakan’ı kırmak, devleti karşımıza almak bahasına bırakın üç çocuğu, ikinciyi bile göze alamazken; dört tane çocuk yetiştirmişti babam. 

İşe gider, 8 saat çalışır gelirdi. O zamanlar, çalışma yasaları uygulanır, yasada belirtildiği gibi haftada 45 saat çalışırdı insanlar. Eğer daha fazla çalışırlarsa, yasada belirtildiği oranda mesailerini alırlardı. Şimdiki gibi çalışma yasalarını ihlal ederek; 55-60 saat çalışmayı normal çalışma saati kabul etmek gibi bir alışkanlık yoktu. 

Ne kadar safça, ne kadar çocukça bir düşünce; ben o zamanlar, teknoloji ilerledikçe insanların köleleşerek daha çok çalışacağını değil, daha az çalışarak, çok daha rahat bir hayat süreceklerini zannederdim… 

Günümüzde üniversite mezunlarının bile iş bulmakta ne kadar zorlandığını düşünecek olursak, ilkokulu bile bitiremeyip yarım bırakmış olan babamın, ne kadar şanslı olduğu da anlaşılır. Fakat nasıl ki ben gelişen teknolojinin insanları rahata erdireceği yanılgısı içerisindeysem, babam da okul okumuş, eğitim görmüş insanların rahata ereceği yanılgısı içerisindeydi. Nitekim bu yanılgı babamın birikimlerini, benim ise yıllarımı heba etmeme sebep olacaktı. 

Sigortasız işçi çalıştırmak bu kadar yaygın değildi o zamanlar. Emeklilik yaşı, ortalama insan ömrüyle aynı seviyede de değildi. Üstelik insanlar iki yılda bir, hatta senede iki kere iş değiştirmek durumunda da kalmıyorlardı. Çalışma hayatına başladığı fabrikadan emekli oldu babam. 

Fakat bu anıyı da anlatmazsam bir şeyler yarım kalacaktır. Bir gün babamı çok kızdırmışlardı. Arkadaşlarıyla beraber gelecekte emekli olacakları o fabrikanın girişine bir çadır kurmuşlar, grev yapmışlardı. Çadırın önünde, üzerinde ‘grev gözcüsü’ yazan bir önlükle duran babamın siyah beyaz fotoğrafına bakıp, onunla nasıl gurur duyduğumu hala hatırlarım. Belki de babamın yukarıda anlattıklarımı yapabilmesinin altındaki gerçek, gerektiğinde onların bu mücadeleyi de verebilmiş olmalarında gizliydi. 

… 

Kumandayı alıp kanalı değiştirdim. Açtığım kanalda Başbakan’ın ‘Ulusa Sesleniş’ konuşması vardı. Başbakan, eskiden ülkeyi terk etmeyi düşünen gençlerin, artık geleceğe umutla baktıklarını anlatıyordu. 

Haklı olabilir miydi acaba Başbakan..? Oysa Türkiye İstatistik Kurumu’nun resmi verilere dayanarak hazırladığı raporu daha geçen gün okumuştum. Ülkemizde zaten bozuk olan gelir dağılımı, rapora göre daha da bozulmuş, uçurum daha da derinleşmiş, halkın yarısından fazlası et, tavuk, balık içeren yemekler yiyemiyor, yeni giysi alamıyormuş. Fakat diğer yandan da, önceki genel seçime göre iktidarın oylarını koruduğu, hatta yükselttiği söyleniyordu. Düşünüyorum da; babam hayatta olsa, her halde bu sefer daha da çok kızardı. 

Eğer Başbakan’ın söyledikleri doğruysa, geleceğe umut ile bakan gençler bilmelidirler ki; toyluklarından kaynaklanan bir yanılgıdır bu. Gençlik yıllarını geride bırakarak, çalışma hayatına atılmaya kalkıştıklarında göreceklerdir ki; eskiden bekara ev verilmeyen bu ülkede, geçinemeyip zam ister diye artık evli olanlara iş bile verilmemektedir. Ancak bekarlık bile bir süre sonra onları kurtarmaya yetmeyecektir. Bir çok işyeri genç ve dinamik eleman çalıştırmak istemekte, 30 yaşın üstündekilere de iş vermek istememektedir. Kaldı ki şansları yardım edip iş bulabilseler bile, sefalet ücretlerine razı olmak, yasalardan kaynaklanan bir çok haklarının ihlal edilmesine sessiz kalmak zorunda olduklarını göreceklerdir. 

Önceki kuşakların mücadeleyle elde ettikleri kazanımların, koşulsuz itaat kültürüyle teker teker kaybedildiği bu sürecin acılarını gerçek anlamda yaşayacak olanlar, geleceğe ümitle baktığı söylenen gençlik ve yeni nesiller olacaktır. 

… 

Yazdıklarımdan babamın sinirli bir adam olduğu sonucunun çıkartılmasını istemem. Aksine, uysal ve iyi bir insandı, herkes tarafından da sevilirdi. Onuruyla, namusuyla yaşadı ve bir gün eceliyle öldü benim babam… 

Ancak gençlerin umudunu iyice kırmak pahasına da olsa şunu belirtmeliyim ki; artık bu ülkede eceliyle ölmek bile kolay değil. Çünkü insan onurunu örseleyen bu süreçte, her gün kahrından ölüyor insan… 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

güzel yazıydı... tebrik ediyorum... Saygılarımla...

UFUK KESİCİ 
 22.03.2011 17:06
Cevap :
Teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum Ufuk Bey...  23.03.2011 1:36
 

Son dönemde okuduğum en doğru tesbitleri içeren muhteşem bir yazı.. Babanızın nezdinde sürgün günlerinde memleket hasreti ile toprağa düşen babam düştü us 'uma.. Çocuklarımıza emekle yoğrulmuş, umut dolu günleri emanet edebilmenin ışığı ve dostluk ile..

Kerem Porazan 
 07.03.2011 23:59
Cevap :
Güzel sözleriniz için teşekkür ederim Kerem Bey. Ama bu güzel sözler bile canımı acıtıyor artık… Her zaman gözlerimizi ufka dikmekten yanaydık biz. Bakıyorum da ben babamın yaşadığı günlere gıpta ederken, siz Ata’ya mektup yazmışsınız. Tüm umutlarımızı çocuklarımıza devretmişiz biz. Ben onurlarıyla yaşamalarını dilerken, siz ‘emekle yoğrulmuş günler’ diye ifade etmişsiniz aynı şeyi. Bir başka yazınızda, cehalet ve yozlaşmanın odağında olduğunu söylediğiniz bir kuruma, kendi ellerimizle emanet etmiş olduğumuz çocuklarımızdan, onurlu ve emekle yoğrulmuş bir hayat bekliyoruz. Kim bilir, ikinci sıraya yerleştirdiğiniz kurumda da belki doktoralarını yaparlar. Ve aydınlanır Türkiye…  13.03.2011 9:49
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 20
Toplam yorum
: 20
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 694
Kayıt tarihi
: 30.11.10
 
 

22/01/1967 doğumlu, Yüksek Okul İşletme Mezunuyum... Zaman zaman muhasebe elemanı, zaman zaman iş..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster