Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Mayıs '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
490
 

Bağdat ve balık

Bağdat ve balık
 

Askerlik sonrası Ürgüp'e gittik…

Kısa zamanda dairemizin "Bekâr" gurubu ile birlikte günlerimizi geçirirken, gündüzleri "Şarap" geceleri de "Rakı" hayatımızın en mutena (Seçkin) yerine oturmakta gecikmedi.

"Rakı" muhabbeti ve adabı ile dört yaşımda tanışmıştım zaten. Ama o çok çocuk dönemi gerilerde kalıp, Ahmet AYDIN kardeşimizin tanımlamasından yola çıkarak söylediğim gibi "Buzağı" dönemine girince "Alkol"den uzaklaşmamız gerekiyordu ve uzaklaşmıştık da…

Arada sıradakileri de zaten "Alkol"den saymıyorduk…

Muğla Turgutreis Lisesinde okurken, akşamları şiirlerin okunduğu, tartışmaların yapıldığı oturma gurupları dağılınca "Atgeç" meyhanesinin önünden geçerken bir dublecik "Şarap" hiç de fena gitmezdi hani…

O yaşlarda yani…

Ama çok çok hüzünlendinse, efkârın da dağılmıyorsa, o zaman koyacaksın arka cebine bir 35 lik şarap, gideceksin İlhan’ın (PEKER) mezarının başına, bir yandan yudumlarken bir yandan dertleşeceksin İlhan’la, bir yandan da ağlayacaksın…

Ve belki de ömrünün ilk şiirini bir anda patlatacaksın… Biraz da Kemalettin Kamu’dan etkilenerek…

"Marmaris bulvarında seni aradım,

Bulamadım…

Ben, gazoz kapağından içerim şarabı,

Güneşi zatürree edeceksin…"

Bu ne biçim şiir öyle?

Demeyin öyle n'olur?...

Arı'nın kursağından geçen şeyin adı "Bal" mı?

Bal…

Aşka düşenin aklından her geçen de "Şiir"dir, akla ve kurala uymasa da…

Bu yazıma, o günlerdeki fotoğrafımı da ekliyorum ve geçiyorum başka tarafa…

İşte öyle… Ürgüp'te "Rakı" ve "Şarabın" büyüsüyle de içli dışlı olduk…

Taaa ki "Rakı" bize ihanet edene kadar…

Haftada bir kez, bir yetmişlik rakı ölçü… Fazla aşmayacaksın, rezil olmayacaksın, dilin dolaşmayacak, aklın başında olacak. Rakı masasının en önemli adabı "Muhabbet" in koyu ve tutarlı olmasıdır. Dağıtmaya gelmez. Dağıtırsan "Rakı" masası olmaktan çıkar…

Rakıyı da balık ile Bağdat’ta bir araya getirecektik ya…

Hadi gidelim Bağdat’a…

Bağdat, Amerikan saldırısına uğramadan önce, dünyanın en önemli başkentlerinden birisi idi. Her şeyi bir tarafa bırakın, oradaki tarih ve kültürü yok eden Amerikalılar, öteki dünyalarında bunun hesabını veremeyecekler…

İşte o zamanın Bağdat'ına vardığımız günlerde, dostlarımız yemeğe davet ettiler. Dicle nehrinin kıyısında sıra sıra lokantalar… Nehir'in üzerine doğru uzamış iskelelerde masalar… Bağdat’ın sıcağında, ancak suyun olduğu yerler serindir.

Davet eden dostlarımız, bizi böyle bir lokantaya götürdüler.

Tabi, nezaketen "Ne yersiniz" diye sordular önce… Arkasından "Balık da var" diye de uyardılar.

Ben "Yok" dedim balık yemem. Aklımdan geçen, denizin olmadığı yerde balık mı olur…

"Burada Dicle’den çıkan balık var" dediler ve ben daha beter "Yok" dedim… Hani Kayseri’li olarak Kızılırmak balığını bilirim ya… Topraksı kokan…

Her ne kadar ısrar ettilerse de ben inatla "Yok" dedim…

Sonra benim "Et" yemeğim geldi. Tam başlıyordum ki, arkadaşların da "Balık" yemekleri geldi.

Eh afiyet olsun. Şimdi o toprak kokan balık yenir mi yani… Yenmez diye de geri duruyorum ama ha bire ısrarla "Bir tadımlık" almam için zorluyorlar…

Sonunda dayanamıyorum ısrarlara ve bir lokma alıyorum…

Sonra mı?

Sonra, o balığın tamamı ile Türkiye’den götürdüğüm bir 70 lik "Rakı" yı sadece ben bitiyorum…

Ben, ömrümde böyle lezzetli balık görmedim desem yeridir. Deniz balığının evet bir lezzeti var ama bu balığın lezzeti de bir başka…

En meşhur balık da "Şebbut" adı verilen… Bir de "Bunni" denileni var.

Bunların pişirilmesi çok ayrı bir şey…

Balık, bir defa havuzda duruyor. Oradan seçip alıyorsun. Sonra işin en vahşi tarafı başlıyor. Balık, yere veya başına tokmak vurularak sakinleştiriliyor (!) önce… Sonra, sırtından açılıyor (Biz balığı karnından yarar temizleriz) ve temizleniyor.

Ortalık yerde yanan koca meydan ateşinin kenarındaki ağaç çubuklara takılıp, dikine ateş kenarına sıralanıyor…

Ve pişiyor…

Bu balık, diğer tüm balık çeşidinin yenmesinde olduğu gibi, çatal ve bıçak ile yenmez. Limon sıkılmaz, parmaklarınız ile girişeceksiniz…

Fakat şunu da iyi biliyorum ki, bu balığın nefasetini size ben anlatamadım. Ancak kafanızda öyle bir balık hayal edin ki, balık yemenin tüm keyfini yaşıyor olasınız…

İşte o balık, Bağdat’ta Dicle kenarında (şimdi olmayan) o güzelim lokantaların birinde yediğiniz "Şebbut" balığından başkası değil.

11 MAYIS 2007

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Abi senden daha neler öğreneceğiz bakalım.Sırtından yarılıp temizlenen balığı ilk duyuyorum.Ama havuz balıkları biraz ahmak olur,onları kandırmak için havuza tazyikli su verirler akarsuda zannetsinler kendilerini diye.Sofra adabı(raconu)için yeni nesilin mutlaka seni okuması lazım.Babamın bir lafı vardı"rakıyı öyle içeceksin ki,şişe bile içinin boşaldığını anlamasın".Sen de babam rahmetlinin havası var dedem yalan da olmaz hani.Abi saygılarımı sunuyorum,ellerine sağlık,gene damağımızı inlettin.

Ahmet AYDIN 
 11.05.2007 15:53
Cevap :
Sayın Ahmet AYDIN... "Öğretmek" haddimiz değil... Düşündüklerinmizi ve yaşadıklarımızı ortaya koyuyoruz sadece. İleride yin sana "Yemek" anlatırım. Saygılar... İBRAHİM PEKBAY  11.05.2007 16:13
 

Öyle hoş anlatmışsınız ki rakı, balık , şiir bunların hangisinden geçilir... Resminiz sanki bu günlere bakan bir çift göz gibi...Esen kalınız.

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 11.05.2007 13:55
Cevap :
Sayın Serap İNCE... Öven yorumunuz için teşekkür ederim. Resmime gelince, kalmadı ki geriye bir şey, bir tek "Mavi" gözden gayrı. Saygılarımla... İBRAHİM PEKBAY  11.05.2007 16:16
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1104
Toplam yorum
: 2655
Toplam mesaj
: 212
Ort. okunma sayısı
: 868
Kayıt tarihi
: 28.01.07
 
 

Emekliyim ama “Tekaüt” değilim. 1961 yılından beri değişik “Anadolu” gazetelerinde yazdım. 1984-8..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster