Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Aralık '19

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
128
 

Bağnaz Değildir Köylüm

 

Kendine ne sanırsa, başkasına sanmayan;

Ya insanlıktan sapmış, ya da hâzâ bir hayvan!

 

      Şahmeran Baltacıoğlu                                                                                                                           (Hacı Ferşat Efendi Destanı)

 

                Akseki’deki köyüm Gödene’den Aksu Köy Enstitüsü çıkışlı -ben dahil- on bir öğretmen yetişmişti. Ancak hiçbir “eğitmen”imiz yoktu bizim.

                Komşu köy Menerge’de vardı bir “eğitmen”. Ahmet Yüksel’di adı ama kimse adıyla seslenmez, “Eğitmen Bey” derdi herkes.

                Boylu poslu ve yakışıklı bir insandı; Eğitmen Bey. Ayrıca dimdik yürürdü. Uzun zaman köyünde eğitmenlik yaptıktan sonra, Akseki Ortaokul’nda kâtip olarak çalıştı yıllarca.

                Öyle gösterişli bir yapısı vardı ki, O’nu caddede yürürken uzaktan gören, “Ya kaymakam, ya hâkim, ya da belediye başkanı bu adam.” diye düşünürdü.

                Oğlu Mahmut ile aynı yaştaydık. Güzari Hala’mın oğlu Hüsnü Durmaz ve Şirin Teyze’min oğlu Güzel Duran gibi… (Teyzeoğlu Güzel ve halaoğlu Hüsnü’nün soyadları uydurma değil, gerçek.)

                Şefika Hala’nın oğullarıHamdi, Hasan ve Halil Tıraş birkaç yaş büyüktü bizlerden.

                1966’da Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu’nda öğretmenken, “Solcu, komünist ve Türkiye İşçi Partisi sempatizanı… Öğrencilerine Varlık dergisi ve Varlık Yayınlarından kitaplar okutuyor” gibi gerekçelerle Kars’ın Arpaçay Ortaokulu’na sürmüşlerdi beni. Bekârdım henüz. Aldım bavulumu elime, bindim kara trene.

                Kars’a varınca bir de baktım ki, benim Menergeli yaşıtım ve çocukluk arkadaşım Mahmut Yüksel de Kars’ın Göle ilçesinde sağlık memuru… (Göle, aynı Ardahan ve Iğdır gibi Kars’a bağlı bir ilçe merkeziydi o yıllarda.)

                “Sağlıkta sosyalizasyon” diye bir uygulama vardı; o dönem.  Şuydu o uygulamanın özü:              Devletimiz, mahrumiyet bölgesi kabul edilen doğu ve güneydoğu bölgelerimizde kendi isteğiyle görev yapmayı kabul eden “doktor, hemşire, sağlık memuru ve ebe” gibi sağlık elemanlarına diğer yerlerde çalışanların aldıkları maaşın iki katına yakın bir ücret ödüyordu.

                Ben, sürgün olarak gitmiştim Kars’a ama Mahmut, sosyalizasyon yasasına uygun olarak.

                Bir hafta sonu, ziyaret ettim O’nu Göle’de. Oturduk, konuştuk, dertleştik. “Nedir bu ülkemizin hali ve ne olacak?” sorusunu tartışıp cevap aradık. Üç aşağı beş yukarı uyuşuyordu fikrimiz. Aynı kafadaydık. Bir hafta sonu O da Arpaçay’a geldi.

                Ben askerlik için Kars’tan ayrıldıktan sonra görüşemediğimiz gibi, haberleşemedik de bir daha.

                Ege Üniversitesi mezunu, Menergeli öğretmen Hatice Özkara Ural’dan öğrendiğime göre, 1980’li yıllarda arkadaşım Mahmut Yüksel’i de “siyasi suçlu” diye hem hapse tıkmışlar, hem meslekten atmışlar. Hiç haberim olmadı bunlardan. Olsa, bir yolunu bulup arayıp sormaz mıydım hiç!        Mahmut kardeşim gibi, yurdunu ve ulusunu en çok sevenleri, bu tür yollardan geçirip böyle ödüllendiriyoruz biz!     

                Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan kardeşi Faruk da sağ sol çatışmalarının en yoğun yaşandığı yıllarda, okuldan ayrılmak zorunda kalır. Almanya’ya gidip oraya yerleşir. Böylece zeki, yetenekli ve yurtsever bir gencimizin daha ülkesine hizmet etmesini önlemiş oluyoruz!

                Bu konudaki başarılarımızla ne kadar övünsek azdır!

                Bizim köy Gödene’den 11, Menerge’den 1 olmak üzere toplam 12 öğretmenin mezun olduğu Aksu Köy Enstitüsü’nde, iki köyden de hiçbir kızımızın okumadığını yazmıştım; bir süre önce. Ve “Keşke bir kızımız, keşke bir anne, baba bu cesareti gösterip de örnek olabilseydi.” demiştim.

                Yıllardır, haftalık yazılarımı okuyup duygu ve düşüncelerini telefon ederek benimle paylaşan İstanbul – Unkapanı Plakçılar Çarşısı’nda bulunan Şölen Plak’ın genel yönetmeniŞerif Şölen aradı.  Her zamanki kibar üslubuyla anlattı yine:

                 “Bu haftaki yazını da severek okudum âbi. Bildik, tanıdık köylülerimizden söz etmişsin bu kez. Ama az, ama çok benim de anılarım vardır her biriyle. Yalnız bir noktaya takıldım. Köylümüzün kızlarını okutmadığını yazmışsınız. Olur mu âbi? Size biraz önce bir kitap kapağı fotoğrafı gönderdim telefonunuza. Sanırım, görmediniz henüz.”

                “Evet, görmedim. Nedir o Şerif’çiğim?”

                “İstanbul Hastalığı adlı bir romanın kapağı… Bakınca göreceğiniz gibi, yazarı Dr. Saliha Oktay… Bu ismi duydunuz mu hiç?”

                “Bu roman adını da yazarını da ilk kez duyuyorum.”

                “Dr. Saliha Oktay’ın köyümüz Gödene’de doğduğunu ve benim büyük halam olduğunu söylesem…”

                “Doğru olmasa söylemezsin. Bunu biliyorum. Ama inanamıyorum. Bugüne kadar niçin benim haberim olmadı bundan?”

                Merak edip sordum; anlattı O da:

                Yıllarca Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde çalışmış; Gödeneli Dr. Saliha Oktay. 1972’den bu yana 47 yıldır İstanbul’da yaşıyorum; hiçbir hemşerim söz etmedi; bana bu isimden.

                Hayret değil mi? Birçok kez birlikte olup uzun uzun sohbet ettiğimiz yeğeni Şerif Şölen kardeşim bile söz etme gereğini duymamış; büyük halasından.

                İyi de “Coşkun Plak”ın kurucusu “Plakçılar Kralı Hilmi Coşkun” âbimiz niçin söz etmedi?

                İlkokuldan sınıf arkadaşlarım Plakçı Şerafettin Aksoy, Eşref Zeytinkaya, Saim Güngör de… Dahası akrabam Ayhan Coşkun, Muhsin Coşkun ve Duran Coşkun da…

                Suç onlarda değil, bende… Köylülerime, hemşerilerime gerekli ilgiyi göstermemişim ben demek ki. Ve belki de hâlâ gösteremiyorum.

                Neyse, dün dünde kalsın deyip bugüne bakalım biz. Merak ettim iyice “İstanbul Hastalığı” adlı o romanı. 1973’te basıldığına göre, arasam bulamam kitapçılarda. Tek çıkar yol, Şerif Şölen kardeşimden istemek. (Sağ olsun, gönderdi hemen.)

                Bakalım, neymiş “İstanbul Hastalığı”? Okuyunca, öğrenince size de anlatırım.

                Evet, Aksu Köy Enstitüsü ve Aksu Öğretmen Okulu’nda bizim köyden hiçbir kız okumamış, okuyamamış. Ama benim ilk öğretmenim İhsan Özel’in ablasının kızı Nermin Çakaloğlu Çavuşoğlu gönderdiği iletide, köyümüz Gödene’de dayısı İhsan Öğretmen’den sonra görevi kendisinin devraldığını yazıyordu.

                “Al işte! Bak, köyünüzden yetişmiş bir bayan öğretmen varmış.” diyeceksiniz.

                Evet, evet de… Nermin Öğretmen’in babası ve annesi bizim köylü olmakla birlikte, köyümüzde değillerdi. Akseki ilçe merkezinde yaşıyorlardı onlar. Baba Ali Çakaloğlu PTT memuruydu çünkü.

                Yine Antalya Müftüsü akrabam Mustafa Gökmen’in büyük oğlu Veteriner Taip Gökmen de aslen bizim köylü bir ailenin öğretmen kızı Edibe Hanım’la evlenmişti. Ama Edibe Öğretmen’in anne ve babasını köyde hiç görmedim ben.

                Yakın zamana kadar nerede yaşadıklarını da bilmezdim; ne iş yaptıklarını da…

                Uzağa gitmeye gerek yok. Teyzelerimi anlatayım ben size: Üç teyzem vardı benim. Annemle birlikte dört kız kardeş… En büyükleri Şirin Teyzem, Menerge’de yaşıyordu. Üç kızı, bir oğlu vardı. İlkokuldan sonra hiçbirini okutamadı. Köyde ortaokul vardı da göndermedi mi?

                Yaşça ikinci büyük, annemdi. Biz de dört kardeştik. İki kız, iki oğlan… Aksu Köy Enstitüsü olmasaydı, kardeşlerim gibi, ben de okuyamazdım.

                Zöhre Teyzem de bizim köydeydi. Annem ve Şirin Teyzem gibi, şafaktan yatsıya kadar çalışırdı durmadan. İki kızı, bir oğlu vardı. Üçü de ilkokulu başarıyla bitirdi ama… Mümkün olsa, teyzem de oğlunu ve kızlarını okuturdu mutlaka, eniştem Arif Çavuş da…

                En küçükleri Medine Teyzem, Menerge’den Ali Durmaz’la evliydi. Ali Enişte, Akseki PTT’sinde telgraf memuru idi. İki kız, iki erkek dört çocukları vardı onların da.

                Annemlerin çocukluk yıllarında Menerge’de okul olmadığı için, dört kız kardeşin dördü de okuma yazma bilmezdi. Ama o tatlılar tatlısı Medine Teyzem,  kız erkek ayrımı yapmadan, küçücük bir memur aylığı ile dört çocuğunun dördünü de okuttu.

                Şunun için anlattım bunu. Köylümüz bağnaz değildir; geri kafalı değildir. Yüzde yüz inanıyorum ki, Medine Teyzem gibi bir fırsat yakalasalardı, annem de, Şirin ve Zöhre Teyzem de mutlaka okuturdu kızlarını, oğullarını.

                Bağnaz olan köylülerimiz değil; köylerimize yol yapmayanlar, okul yapmayanlar, öğretmen göndermeyenlerdir.

                Bağnaz olan, yobaz olan köylülerimiz değil; köy çocukları okusun, köylerimiz aydınlansın, kalkınsın diye açılan kız-erkek karma eğitim veren 21 Köy Enstitüsü’nü kapatanlardır.

                              

                                                                                                                  Hüseyin Erkan

                                                                                              huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 290
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster