Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Mart '07

 
Kategori
Alternatif Tatil
Okunma Sayısı
857
 

Bahar'da aşk ve Efes

Bahar'da aşk ve Efes
 

Dönüşü olmayan bir gündeyim çünkü. Benim de dönüşüm yok. Burayı görmekten ve koklamaktan çok mutluyum. “Benim hazinem budur” diyorum. İşte o an gelmeye başlıyor yeni bir şiirin ilk sözcükleri:

1.
Bugün Nisan!
İşte karşımda güneş,
coşkuyla çarpan baharın kalbi
başıbozuk rüzgârlarla sarhoşum.
Gözlerinin parlamasından anlıyorum
kıyılarına çarpıyor turuncu bir deniz.

Kucaklaştığın sabah, reçineyle akıyor
açık seçik anlatıyor kendini bilen aşklara.

Efes: Bir ürpertiyle çağ değişti
sevişmeler uzadı, tarihe yaraşanların sesiyle.
Vakit tamam.
Bana sorarsan daha saatler var ayrılığa.

Yüzümüze savruluyor bahar
ve çiçek tozları.

Adınla başlıyorum güne, hayat diye
sana verdim kendimi.

Tarlalardaki pembe gelinciklerle öpüştürüldüm.

Kuş sesleriyle yıkandı ruhum...

Toprak uyanmış. Tomurcuklar uyanmış. Papatyalar deseniz çoktan ayaklanmış. Çam dallarının arasından saçımı çekiyor Nisan güneşi. Öpüşlerle, sevişmelerle kardeş çıkıyorum. Cemal Süreya’nın toprağı bol olsun: “Şapkam dolu çiçekle!”

Efes ya da eski adıyla Ephesos. Eski çağ kentlerinin en ünlüsü... Selçuk’un hemen yakınında, kalesiyle gösteriyor kendini önce. İyonya’nın 12 kentinden biri olan Efes, İÖ 10. yüzyılda kurulmuş. Birden bitivermemiş tabii. Kentin kurucusunun efsanevi Kral Kodros’un oğlu Androcles olduğu sanılıyor. Bana kalırsa “efsanevi” olan Efes ve Bahar. Çünkü ikisi birbirine çok yakışıyor.

İyonyalılar bu bölgeye geldiklerinde, bu yörenin yerli halkı Anadolu’nun büyük tanrıçası Kibele’ye tapan Lelegler ve Karyalılar’mış... İyonlar, o zamanlar adı Koressos olan liman kentini kurmuşlar ve ünlü Artemis Tapınağı’nı yapmışlar. Ben ise sevdiğimin güzelliğine ve baharın içime dolan havasına bakıp şükrediyorum hayata. Ban böylesine gizli ve güzel mabetler verdiği için.

Önce Kimmerler’in, sonra da Lidyalılar’ın egemenliği altına giren kent, bu tarihten sonra hızlı bir gelişme göstermiş. Efesliler Lidyalılar’ın egemenliğinden kurtulmak için, kentin ilk yerleşim yerini terk ederek Artemis Tapınağı etrafına yerleşmişler. Öbür kentlerin ve devletlerin de Efes’i egemenlikleri altına alma çabaları uzun yıllar sürmüş. Öyle ki sonunda Persler’in ve Romalılar’ın harcadığı çabalar, Büyük İskender’in İÖ 333’te kenti almasına kadar sürmüş. Efes bundan sonra yaklaşık 50 yıl, bir bolluk dönemi yaşamı. Büyük İskender’in ölümünün ardından komutanı Lysimakhos Efes’in yönetimini almış. Kent bu dönemde Bülbül Dağı ile Panayır Dağı arasında, yüksekliği on metre ve uzunluğu 9 km olan bir surla çevrili geniş alanda yeniden kurulmuş.

Görüyorsunuz, hiç kimse baharı, bülbülleri ve panayırları egemenliği atına alamamış. Hiç kimsenin özgürlüğü ve şiiri alamadığı gibi... Hem ne güzel diyordu Orhan Veli:

Beni bu güzel havalar mahvetti
Böyle havalarda istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada âşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Çam ağaçları arasında esen rüzgâr, sevgilimi çocukluğuna götürüyor. Çocukluğumuzun hep güzel havalarla aydınlanan bahçelerine...

Çevre halkların burada oturmaya zorlanmasıyla Anadolu’nun en kalabalık kenti haline gelen Efes, Helenestik dönemde Selevkoslar’ın, İÖ 190 yılından sonra Bergama Krallığı’nın yönetiminde kalan kent “ağır vergiler” yüzünden geriler. İşte tarihten ders almamız gereken bir nokta da burada ortaya çıkar...

Roma İmparotoru Augustus döneminden sonra tam 200 yıl parlak çağını yaşar Efes. Hıristiyanlık’ın ortaya çıkması ve Efes’e Hıristiyan azizelerinden Paulus ve Yuhanna’nın gelmesi, İsa’nın annesi Meryem’in Efes’e yakın bir yerde yaşayıp ölmesi, kenti Hıristiyanlık’ın en önemli merkezi haline getirir. Aynı zamanda yoğun din kavgaları da yaşanmış Efes’te. Bunla ilgili pek çok öykü vardır ve bunlardan biri de Yedi Uyurlar’la ilgili olandır.

Selçuklular’ın, Bizanslılar’ın elinden geçen kent, son parlak dönemini 14. yüzyılda Selçuk egemenliğinde yaşamış. Sonrasında, Efes’te uyuyan yapılar, ilk olarak 1869‘da İngiliz arkeolog J.Turtle Wood tarafından uyandırılmış, kent ve kalıntıları gün yüzüne çıkmış.

Helenestik dönemde yapımına başlanan ve İS 2. yüzylın ortasında yaklaşık 24 bin kişiyi alabilen Efes Tiyatrosu’nda oturuyoruz. Genişliği 145 metre ve oturma yeri bölümünün yüksekliği 30 metre olan bu mermer yapı, gözalıcı. Herkesin rahatça tırmanabileceği basamaklar. Her şey estetikle büyük bir uyum içinde. Derken sadece iki kişinin olduğu Tiyatro, Uzak Doğulu misafirlerini ağırlıyor. Hepsinin elinde birer şemsiye. Rengarenk etraf... Rehber anlatıyor, onlar fotoğraflıyorlar. Batılı bir turist kafilesinin de içeri girmesiyle şenleniyor ortalık. Ellerini çırparak şarkı söyleyen Doğulular’ı alkışlıyor Batılılar. Bizse her ikisini birden alkışlıyoruz, fotoğraflıyoruz bu görüntüyü. Tıpkı Efes Tiyatrosu gibi yıllara meydan okusun diye...

Bir fotoğraf yüzyıllara meydan okumaz ama sanat eseri, barış ve şiir meydan okur sanırım. Tıpkı bahar ve aşk gibi...

Efes’in yalnız yapıları değil, caddeleri de ünlü ve güzel. Artemis Tapınağı’ndan başlayıp Vedius Gymnasionu’nu ve stadyumu geçerek tiyatronun batısındn, Ticaret Agorası’nın doğusundan, Celsus Kütüphanesi’nin önünden kıvrılıp Devlet Agorası’na çıkan mermer bir yol...

Her yer kalabalık. Üniversiteli gençler, turistler tarihin ve baharın tadını çıkarıyor. İşte Celsus Kütüphanesi... Bir kitap alıp okumak istiyor insan, çimenlere uzanarak. Eski çağdan kalma en önemli kütüphane. Ön yüzü iki katlı, içi yaklaşık 11’e 17 metre boyutlarında, büyük ve yüksek bir salondan oluşan yapı, kitapları nemden korumak için dıştan ikinci bir duvarla çevrilmiş. 115-117 yılları arasında yapımına başlanmış, 260 yılında yanmış. O yangında nice defterler de yanmıştır:

2.
Bahar öğlelerinde sustum boylu boyunca
kendimi kendime anlattım.
Yakalarımı açtım, sivrilttim kurşun kalemimi
beni bana yazdım:

“Ben Ersan Erçelik’in defteriyim” çünkü.

Usul usul sözcüklerle kıpırdıyor dudağın
kendi güneşimle uzuyor gölgem
büyüyor uykum.

Kendi güneşimle kalmışım. Sararıyorum.
Bir yudum şarap dolaştırıyorum damağımda.
Sarhoşum.
Anlamıyorum günleri, yanılıyor zaman da...
Dağılan Pazartesiler, uzayan Cumartesiler
her sevişme güzel bir ırmak denize döküldüğüm.

Bir sedire uzanıyorum
elma ağacının beyaz yaprakları düşüyor üstümüze.

Sana anlatıyorum yaprak yaprak baharı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 353
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 3515
Kayıt tarihi
: 28.02.07
 
 

"29 Temmuz 1980’de İstanbul’da doğdu. Celal Bayar Üniversitesi, İşletme mezunu. Şiir, deneme, öykü, ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster