Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Mayıs '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
96
 

Bahar ve Miraç denmişken

Yeşildi, yemyeşildi dağlar

Uzundu, upuzundu ağaçlar

Umudu haykırırcasına tomurcuklar

Çağıl çağıl akıyordu sular.

Kâh kar öbekleri

Kâh güneşin ışıltısı ile gülümsüyorlar

Hoşgeldi sefalar getirdi bu  Yeni Bahar.

Seyahat etmenin nasıl da bir güzelliği var dedim kendi kendime. İnsan yenileniyor. Taze taptaze sürgünleri gördükçe hayatın ve varlığın anlamını ve devamlılığını idrak ve teyid ediyor. Asla birbirinin aynı olmayan sürgünlerdeki tomurcuklarıyla çiçeğe durmuş erik ağaçları, her an yeni bir yaratmanın akışına uymuş Aşk yaşıyorlar, Hamd yaşıyorlar, kendi istidadlarınca raks ediyorlar. Kimi yerlerde koskoca vadilerin ortasında tek bir ağaç gelinliğini giymiş bir kız gibi tek başına duruyor, dimdik ve gururla duruyor, bir yandan da neşeli. Dağların tepesi karlı, coşkun sularsa heyecanlı; önünü  görmeyip de tökezleyenler gibi çarpınca bir taşa, köpürüyor, yükseliyor ve düşüveriyor yatağına geri. Kediler güneşe serilerek, inekler taze otları yiyerek keyif yapıyor. Kuşlar bir başka cıvıltı içinde, çiçekler renk ahenk, rengârenk: Kırmızı, pembe, sarı, mor… Leylaklar ayrı demde. Ve bahar bütün coşkusuyla hüküm sürüyor. 

Ben de beni bu yollara düşürene şükrediyor, hamd ediyorum. Seviyorum bu baharı ve kendimi sevdikçe ortaya çıkan bu duyguyu  diyorum. Hemen Sunullah Gaybi’nin dizeleri dilime düşüyor:

Her ne varsa âlemde örneği var âdemde

Bul seni sen bu demde âdeme gel âdeme…”

Bu eşsiz güzelliği eski dille söyleyecek olursak temaşa edip, demleniyorum. İçimdeki coşku peşi sıra hissettiğim bir sızı, bir hüzünle gölgelenir gibi oluyor.. Sonra acaba diyorum baharlardaki bu hüzün, içimi sızlatan bu duygu bir yüzleşme midir kendimle, bir varoluş kaygısının derin hissedişleri midir. Soramıyorum hiçbir ağaca ve tomurcuğa neden açtın bu bahar, niye neşelisin bu kadar diye. Çünkü korkuyorum vereceği cevaptan. Ya derse ki keyfince açarım sana ne? Ya da ben bir bilinçli varlığım her daim ibadetteyim ve her daim solar solar yeniden açarım kendi istidadımca. Utanırım o zaman; açamamaktan, solamamaktan her daim akışa dahil olamamaktan... Kızdığım, öfkeden deliye döndüğüm, kıskançlıktan kıpkırmızı kesildiğim, ümitsizliğe düşüp öleyazdığım zamanların, yapraklarını döktükleri halde ağaçların, kaskatı  verimsizleştikleri halde toprakların kışları nasıl geçirdiklerini bana ayıktırmamasından utanırım… Kendimle barışık olamamaktan utanırım.

Birden önceki hafta Müslüman âlemi olarak kutladığımız Miraç'ı düşünüyorum. Tek bir güne, kurallara, sayılarla ifade edilen zikirlere, bilmem kaç tane okunacak surelere ve dualara indirgemek acaba pazarlık olmaz mı diyorum kendime.. Sonra o saflığa, inanmışlığa, kendiyle ve Yaradanla bütünleşme ve aşk haline eriştiğimizde her an Miraç olmaz mı, perdeler açılmaz mı? Olana boyun eğdiğimde, teslim olmayı bilip şikayet etmediğimde, başkalarının hallerini  gözettiğimde bana kapılar açılmaz mı? Kim bilir belki tek bir gün bile değil tek bir andır o mirac, o yükselme, o aşk hali. Ama hangi an? Hangi vakit? Güneş doğarken, ya da kavuşurken, semahlar dönüldüğünde, sema yapıldığında Ali Naki sazını çaldığında, “Dönmezem” derken yaptığı vurgu ile ruhum yükseliyor, saksımdaki çiçek tomurcuk verdiğinde yaşadığım mutluluk hiçbir pahalı hediyede yok. Günlerce yolunu gözlediğim bir dost sana geliyorum dediğindeki sevincim ve telaşım içimdeki çocuk hallerimi bana yeniden yaşatıyor. Bir karşılık beklemeden birine yaptığım ve hatta hiç tanımadığım birinden aldığım dua ile gözlerimizin kesişmesi halindeki ben, ben olduğumu daha doğrusu aradan çekilerek benlikten çıkmış olduğumu anlıyorum. Çünkü o zaman çapaklarım gitmiş hep hatırlamaya çalıştığım özüm ve insan tarafımın ortaya çıkmış olduğunu idrak ediyorum. O anlamda bir yüceliş ve yükseliş yaşıyorum. Beşer tarafım insanlığa, fiziğim metafiziğe, bedenim ruhuma, ruhum sahibine yükseliyor; kulluğumu hatırlıyorum. Başımı ve boynumu eğip de gerçek secde halini her yaşadığımda ve ağlayabildiğimde hafifliyorum. Olana teslim olmayı ya da insanlarımı oldukları gibi kabul etmeyi başarabildiğim zamanlarda duyduğum huzur, asırlarca önce yaşamış bir mübareğin huzurunda ruhunun varlığını duyumsatırcasına aldığım koku ile bulduğum şifa, varoluşu, devamlılığı, yükselmeyi o zorunlu varlık olarak bir ve tek olan Allah’ın yüceliği karşısındaki mümkün varlık halimi ve şükrü deneyimlettiriyor bana. İşte o zaman yine Sunullah Gaybi hazretlerinin şu beyiti düşüyor dilime:

“Kendi isti’dadına arif olan nadir olur
Müşkilat-ı âlemi halletmeğe kâdir olur.”

Derken bu yolculuğun sonunda evime, bedenime, sınırlılıklarıma, korkularıma geri  dönüyorum ama ağzımda tadı kalmış bir hoşlukla, manevi bir yükselme duygusuyla ve tabi yaşadığım bu hallerin sevgide, huzurda, şifada kalma çabam ve irade olmaksızın sürmeyeceği, vazgeçmeyi göze alamadığım hiçbir şeye ulaşılamayacağı bilgisiyle… Hani diyor ya André Gide “Mutluluk, kendimi mutlu olmaya gereksinim olmadığına inandırmayı  başardığım günden sonra, bencilliğin sırtına kazmayı indirdikten sonra yerleşti içime. Mutluluğu bir iç çağrı  gibi kucakladım. Tanrıyı  her gün yaratmam, yüreğimdeki minnetten geliyor.” Bende de derin bir hamd ve şükre vesile oluyor… İşte o anda yağan kristal tanecikleri varolduğumu ve O’nunla iletişimde olduğumu bana yeniden ve yeniden gösteriyor..

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 126
Kayıt tarihi
: 07.01.14
 
 

Hacettepe Ü. İİBF Yüksek Lisans Ankara Ü. Din Psikolojisi Doktora Araştırmacı- Yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster