Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Kasım '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
180
 

Bakan Ergin kavram kargaşası içinde olmasın?

Bakan Ergin kavram kargaşası içinde olmasın?
 

Adalet Bakanı Sadullah Ergin (Antakya 1964)


Anadolu Ajansı'nın haberine göre Adalet Bakanı Sadullah Ergin TBMM’de bugün toplanan Adalet Komisyonu’nda , ‘Habur fikri yanlış bir fikir değildir ama ilerleyen dönemlerde sabote edilmiştir. Özü itibariyle savaşan unsurların silah bırakarak ülkesine gelmesi, adalete teslim olması bizim de nihayetinde varmak istediğimiz noktadır’ açıklamasında bulunmuş.

Bakanı Sadullah Ergin’in bu açıklaması bana göre tek kelime ile bir ‘talihsizlik’ örneğidir. Şimdi bu açıklamanın Habur’da yaşanalar ile ‘savaş unsurları’ bakımından irdelenmesinde yarar vardır diye düşünüyorum. Bakan Ergin’in siyasi bir yaklaşım çerçevesinde dile getirdiği açıklamaların irdelenmesine geçmeden önce İçişleri Bakanlığınca iki yıl önce BölücüTerör Örgütü (BTÖ) olarak adlandırdığı PKK’nın bazı özelliklerine bakmakta yarar vardır.

Bölücü Terör Örgütü neden bu kadar güçlü?

Milli Gazete yazarlarından İshak Beyazay,  ‘PKK teröründen beslenenler’ başlıklı irdelemesinde şu açıklamalarda bulunuyor:

‘1978 yılında Lice ilçesi Fis köyünde 25 kişiyle kurulan yasa dışı örgüt PKK, 1984 yılında devletle silahlı mücadeleye başladı. Yaklaşık yirmi altı yılı aşkındır, bunca mücadeleye rağmen ne hikmetse bu PKK terörünün sonu gelmemektedir.  Türkiye'nin bulunduğu coğrafi konumu itibariyle Avrupa ve Asya'ya köprü vazifesi yapması, ülkemizi cazibe merkezi haline getirmektedir. İslam dünyasında söz sahibi olan bir Türkiye ne Avrupa'nın ne Amerika'nın ne de İsrail'in işine gelecektir. Bu ülkeler kendileri tarafından idare edebilecekleri hükümetlerle iş birliği yapmak isterler. Türkiye'nin gücünü kırmak, ekonomisini zayıflatmak için el altından terörü desteklediler ve desteklemeye devam etmektedirler. Bundan bir yıl önce; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, teröre giden paranın 400 milyar doları bulduğunu belirtmişti. Bugün bu harcanan  paranın daha fazla olduğunu görmekteyiz.  Terör ülkemizin dışarıya daha fazla borçlanmasına sebep olan etkenlerden birisidir. Terörün devam etmesi daha fazla borç ve daha fazla faiz demektir.’ (Alıntıdır)

Örgüte üye temini ile her türlü silah ve mühimmat ile uzaktan kumandalı patlatma düzenekleri de ustaca kullanan terör örgütünün güçlü bir bilgi edinme ağının ve örgüt güdümündeki televizyon yayınlarının da varlığı onun para kaynaklarının da araştırılmasına yol açmıştı. Bu konuda elde edilen bazı başarılara rağmen örgütün mali kaynakları ile para trafiğinin işlemez duruma getirilmesi bugüne kadar mümkün olamamıştır. Bu konuda İshak Beyazay’ın iki ay önce yazmış olduğu aşağıdaki açıklamaları da sanırım örgütün nasıl bir çalışma içerisinde bulunduğunun en açık delillerinden bir olsa gerekir. Birlikte okuyalım:

Bölücü teröre katkıda bulunulacak kaçak mallar nelerdir?

‘Kaçak mal satın almanın ‘Doğu ve güneydoğuda terörün devam etmesi, kaçakçılık yapanların işine gelmektedir. Yakalanan 1.15 milyar paket sigaranın ne kadarı PKK'ya gidecekti? Yakalanan sigaranın korkunç boyutta olması, örgüte giden payın ne kadar büyük boyutlarda olduğunu siz düşünün. Devletin kaçakçılıktan dolayı 2011 yılında 10,35 milyar lira vergi kaybı olmuştur. Yakalanan 16 ton bal incelendiğinde yüzde 80 glikoz ve antibiyotik içerdiği yapılan laboratuar incelenmesinde anlaşılmıştır. Kaçakçılığın sadece vergi kaybına neden olmamaktadır, dolayısıyla insan sağlığına da zarar vermektedir. Keza; yakalanan kaçak çayın da çöp çay içerdiği yine yapılan laboratuar incelenmesinde anlaşılmıştır. Aldığımız her kaçak malın, PKK'ya yapılan yardım  olduğunu unutmamak gerekir.’(Alıntıdır)

Pişmanlık yasasının gerektiği gibi işlememesinin nedenleri örgütün gücü olmasın?

Kısaca PKK Terör Örgütü Bakan Ergin’in açıklamaya çalıştığı gibi Habur’daki yargı tuzağına düşmeyecek kadar kurnaz davranmıştır. Habur’da bazı masum örgüt üyelerini teslim almaya gidenler ne yazık ki örgütün ‘gerilla’ elbiseli üyeleri ile karşılaşmışlardır. Bir de bu buluşma için gerçek adli makam adresleri önerilmediği için düzenlenen  ‘adli kayıt’ ya da ‘hiç bir terör suçuna bulaşmadan dağdan  gelerek evlerine gitmelerine izin verilecek olanlar’ için başta PKK’nın siyasi uzantıları olmak üzere olay, hiç umulmadık bir biçimde örgütün emelleri için bir propagandaya dönüştürülmüştür. Bu olay da örgütün başarılarından biri olarak alkışlanmaktadır.

Habur’da neler oldu?

15 Ağustos 1984 Çarşamba günü Eruh’taki yurttaşlarımıza karşı giriştiği silahlı saldırıdan sonra varlığı ortaya çıkan PKK’nın o günden bu yana toplumun bütün kesimleri ve Devletin bütün uzantıları ile birlikte ayrılıkçı terör odaklarınca tehdit altında tutulmakta olduğu bir gerçek. Bu terör oluşumunun kökleri çok derinlerdedir. Geçmiş dönemlerde de bazı hükümet yetkilileri ile Başbakan Erdoğan’ın da açıkladığı gibi terör örgütü aralarında siyasi, ticari ve diplomatik ilişkilerin bulunduğu bazı Avrupa ülkelerinin de destekleri ile ‘uluslararası’ niteliktedir. Maddi ve manevi pek çok dayanakları bulunan Terör Sorununun teşhisinde ve çözümünde Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri gerektiği gibi çalışmamıştır. Sorunun nedenleri ile çözüm yolları konularında ne düşünce ne de yöntem birliği sağlanamamıştır. Bu konuda yıllardan beri, ‘çözüm önerini getir de görelim’ gibi bir eğilimin de kökleşmeye başladığını görüyoruz.

‘PKK'nin ideolojik yapısı Marksizm-Leninizm, Maoculuk ve Apoculuk'tur. Abdullah Öcalan, PKK'yı ‘Kürt proleter devrimci hareketi’ ve ‘ulusal kurtuluş mücadelesi’ olarak tanımlamıştır.’ (Alıntıdır)

Bakan Ergin’in ‘savaş unsurları’ olarak adlandırmaya çalıştığı kişiler sanırım PKK’nın (ki öz adındaki bilgiye göre örgüt bir ‘işçi partisi’dir) kurmayı tasarladığı Kürdistan için yola çıkan silahlı üyeleridir. Onlara resmi makamlar ile kamuoyunun büyük bir bölümü ‘terörist’ diyor. Onlara Batılı basın yayın kuruluşlarınca ve aramızdaki kimi uzantılarınca ‘gerilla’, ‘özgürlük savaşçısı’ ya da ‘ayrılıkçı örgüt’ gibi adlar da verilmektedir.

Terör örgütü uluslararası hiç bir desteğe sahip değil

Uluslararası bir değerlendirmeye göre de PKK Türkiye’de yaşayan toplumun can ve mal varlığını tehdit eden bir unsur olarak görüldüğünden ‘terör örgütü’ olarak nitelendirilmektedir. Bu ülkeler başta Stratejik Ortak olduğumuz ABD olmak üzere AB içerindeki yirmi altı ülke ile Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda ve İran da BÖT’nün ‘terör örgütü’ listelerine almışlardır.

Avustralya Milli Güvenlik Ajansı, 'PKK'nın, Türkiye'de yaşayan Kürtlerin haklarını geliştirme ve ilerletme hedefini gerçekleştirmek adına, varlığının politik sebeplerinin geliştirilmesi amacıyla; ciddi mal varlığı yıkımlarına uğratma, insanların ölmesi veya hayat kaybı tehlikesi içine düşmeleri niyetiyle veya bu sonucu doğuracak tarzda; ve Türkiye'deki vatandaşların ve faaliyet içinde olduğu yerleri ziyaret edenlerin güvenliğine karşı ciddi risk oluşturmak niyetiyle veya bu sonuçları doğuracak şekilde eylemler içinde olduğu bilinmektedir.' açıklamasında bulunmaktadır.

Kanada Hükümeti'nin Milli Güvenlik Bakanlığı ajansı ise, 'Partya Karkaren Kurdistan, Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi, KADEK, Kürdistan Halk Komitesi (KHK), Kürdistan Halk Kongresi, Kongra-Gel olarak da bilinen Kürdistan İşçi Partisi PKK, 1974 yılında Abdullah Öcalan tarafından kurulmuştur. Kürdistan İşçi Partisi PKK, bir Kürt Siyasi Partisidir ve Kürtlerin çoğunlukta bulunduğu sahaları kapsayan Türkiye'nin Güneydoğusu ile Irak'ın Kuzeyindeki bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurma gayesi gütmektedir. Bu amaca ulaşmak için PKK / KADEK özellikle Türkiye ile Kuzey Irak bölgesinde bir gerilla harbi ve terörizm kampanyasına girişmiştir. Eylemleri arasında Türk askerleri, iş yerleri ve diplomatlarına ülke genelinde ve yurt dışında saldırılar düzenlemek bulunur. Ayrıca tatil yerlerine bombalı saldırı ve turistlerin zorla kaçırılması gibi Türkiye turizmini bozmaya yönelik girişimleri ile de tanınırlar' açıklaması yapmaktadır.

Onlar anlı şanlı ‘savaşan unsurlar’ değil sizin de benim de öğretmenler ile korucuların, Mehmetçiklerin, polislerin ve işinde gücünde çalışan ve birilerince uygun görüldüğü anda herkesin öldürülmesi için güdülenen tuzak kuran, nişan alan, aramıza kadar sokulan birer robot değil midir?

‘Terör saldırıları’ içerdikleri özellikler nedeni ile ‘savaş’ demek değildir

Bilindiği gibi ‘savaş’, tanım olarak, ‘devletlerin diplomatik ilişkilerini keserek giriştikleri silahlı mücadele, harp, cenk; uğraşma, kavga, mücadele, demektir. Silahlı saldırının her türlü biçiminin görüldüğü bu mücadele türü düzenli ordular kadar sivil kesimler ile yerleşim alanları ile ulaşım yollarını da vurur. Dilimizde çoğu dillerde olduğu gibi çatışma olayının özelliklerine göre savaş ilan etmek, açmak, savaşmak, savaş vermek, hakla savaşı, iç savaş, soğuk savaş, sıcak savaş olarak adlandırılan söyleniş biçimleri de vardır. Dilimize geçen ‘propaganda savaşı’ içinde silahların konuşmadığı bir tartışma, iletişim ve basın yayın alanlarındaki mücadelenin adıdır.

Öte yandan, 'Bir toplumun başka bir topluma, isteğini benimsetme amacıyla tüm olanakları ve güçleriyle yaptıkları düzenli saldırı' düzenlemeleri de savaş olarak adlandırılır. Bu saldırılar çoğunlukla düzenli ordular ile yapılır. Bu bakımdan sıcak savaş, iç savaş ve halk savaşı kavramları da kullanılır.

Ayrıca, ‘hayvanların birbirleriyle yaptığı mücadeleyi’ anlatmak için de ‘savaş’ kavramı kullanılır, ‘kartallarla leyleklerin savaşı’ gibi.

‘Bir şeyi ortadan kaldırmak, yok etmek amacıyla girişilen mücadele’ de savaş kavramı ile açıklanabiliyor: Veremle savaş, kanserle savaş, zararlı otlarla savaş gibi içerisinde  ‘savaş’ kavramı bulunan çabaları anlatan adlandırmalar da vardır.  Oysa terör saldırıları da bir mücadele yolu olmakla birlikte içerdikleri tuzaklar, anlık saldırılar, uzaktan kumandalı patlatmalar, suikastlar ve canlı bombalar gibi özellikleri nedeni ile savaş niteliği taşımazlar. Kaldı ki savaşan ordu birliklerinin pek çok araç gerecine ve üyelerinin belirli rütbeleri ile o rütbelere uygun giyim kuşamları onların uzaktan tanınmalarına rağmen terörist grupların bu tür ayırıcı özellikleri çok sınırlıdır. Onlar halkın da yakıştırdığı gibi, ‘gündüz külahlı gece silahlı’ olarak terör eylemlerine şöyle ya da böyle katılan aramızda dolaşan kişilerdir. Bütün bunlara rağmen terör eylemleri ya da terör saldırıları da içerdikleri pek çok nedenler bakımından sosyal psikoloji, suç sosyolojisi ile psikiyatri bilimi kadar savaş sosyolojisinin alanında da incelenebilecek özellikler taşımaktadır.

Kanlı Eruh saldırısı mı ‘ilk kurşun günü’ mü yoksa ‘diriliş bayramı’ mı?

Peki şimdi soralım 15 Ağustos 1984 Çarşamba günü Eruh’taki yurttaşlarımıza karşı giriştiği öldürmeler ile ortaya çıkan PKK ne tür bir savaş içerisindedir kararı siz verin. Ülkemizdeki iç güvenliği sürekli olarak tehdit altında tutmak isteyen ayrılıkçı terör, güvenlik güçlerimizin çabalarına da bağlı olarak  bu amacına ulaşamamıştır. Ancak şu da görülmüştür ki ilk saldırılarından son saldırılarına rağmen terör örgütü ile onun siyasi uzantıları yoğun bir ‘ayrılıkçılık’, ‘etnik ulusçuluk’ ve ‘özerklik’ propagandası yapmaktadır. Bilindiği gibi nöbetçi er Süleyman Aydın’ın şehir olduğu, üç sivil ile dokuz askerin yaralandığı kanlı Eruh saldırısı terör yanlıları için ‘ilk kurşun günü’ ya da ‘diriliş bayramı’ olarak her yıl kutlanmaktadır. Bu anlamda terör örgütü ile siyasi odaklarının ‘propaganda savaşı’ alanında başarılı olduklarını da gözden ırak tutamayız.

Kaldı ki terör örgütünün çözülebilmesi için Habur’a gelmesi tasarlanmış olan bazı terör zanlılarının kayıtlarının yapılarak evlerine dönebilecekleri çağrısı yapılmıştı. Bu amaçla alınan adli ve idari tedbirler ne dağdan gelen terör zanlıları ne de onları karşılamaya giden yakınları ile siyasi uzantıları için işlemleri kolaylaştırıcı bir yol olarak görülmedi. Bence bu yaklaşım yanlıştı. Her yurttaşımız gibi onlar da ilgili makama giderek gerekli işlemlerden sonra evlerine dönebilirlerdi. Oysa öyle olmadı. Olay bir gövde gösterisine dönüştürülerek terör örgütü propagandasına dönüştürüldü. Bu da bir fiyasko olmuştur. Her şeye rağmen Hükümet yetkililerince de evlerine dönmesi beklenen o kişilerin bir kaçının evlerine dönmüş olmasına karşılık bir kaçı da ‘silahlı eylem çağrısı’ ya da ‘terör örgütü propagandası’ yapmaktan sorgulanmalarına başlandığını biliyorum.

Türkiye neden Stratejik Ortak ABD gibi davranamıyor?

Toplumumuzda can ve mal güvenliğini sağlamak bakımından kendimize özgü olduğu söylenilen Terörle Mücadele yöntemlerinin işe yaramadığı ortada. Çünkü terör örgütünü besleyen gönüllüler ile kandırılarak sağlanan katılımcılar yanında terör odaklarının konuşlandıkları alanlar ile terörün silah, ulaşım, beslenme ve mali kaynakları bir türlü kurutulamamaktadır. Özal iktidarları döneminde çıkartılan daha sonra AKP iktidarlarınca kapsamı genişletilen Pişmanlık Yasasına göre teslim olanların sayılarını bilmesem de terör örgütünde gerekli çözülmeyi sağlayamadığı da açık.

Karşılıklı müsademeler ile havadan ve karadan gerçekleştirilen bazı baskınlar, dün olduğu gibi bugün de geçici bir başarı sağlamış olsa bile sorunun altı ay sonra yeniden ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir? Bence Stratejik Ortak olduğu söylenen ABD’nin 11 Eylül 2001 Salı günü El Kaide Terör Örgütünce gerçekleştirilen saldırı için izlediği yolları uygulamaktan başka çare kalmamıştır. ABD kaynakları da basın yayın kuruluşları ne bu menfur saldırı için ne de Irak, Afganistan ve Pakistan’da meydana gelen sinsi saldırılar ile canlı bombalar ve uzaktan patlatma yöntemleri için hiç bir biçimde ‘savaş’ kavramını kullanmamaktadır.

Bence yıllardan beri bütün iktidarların başlıca sorunlarının başında gelen BTÖ’nün varlığı maddi ve manevi olarak bu topluma yük olmaya başlamıştır. İçerisinde Adalet Bakanlığı’nın çalışmalarını da gerektirecek olan sorunun çözümü giderek ivedilik kazanmaya başlamıştır. K.Irak ile K. Suriye’deki gelişmelerin sağlıklı bir değerlendirmesi de yapılarak geleceğe güvenle bakabiliriz. Umarım yarın çok geç olmayabilir.

Bu bağlamda yörede dokuz yıl kadar belgesel çekimlerinde bulunmuş bir toplum bilimci yönetmen olarak aşağıdaki üç sorunun cevaplandırılması gerekir bence:

1) Kim ne tür açıklama getirir ise getirsin bence Bölücü Terör Örgütünün uluslararası hiç bir desteğe sahip değil. Eğer böyle ise bugüne kadar bu konuda bir kaç arpa boyu da olsa yol alındığını duyardık bir kaç yetkilinin ağzından. Bugüne kadar böyle bir açıklama yapılmış da duymamışsam, özür dilerim. Bence bu iddia yılda beş altı yüz yurttaşımızı pusuya düşürerek ya da tuzak kurarak şehit eden bir terör örgütü için ona yakın devleti nasıl karşıma alabilirim’ demekle eşdeğer değil midir?

2) Örgüt içerine şu ya da bu nedenle katılmış olan, silahlı eğitimden geçen ancak hiç bir terör eylemine katılmadığını ‘pişmanım’ açıklaması yaparak teslim olanlar için  bağışlanmaları da yasal güvence altında olmasına rağmen örgüt neden gerekli her türlü yollar kullanılarak El Kaide Terör Örgütü gibi susturulamaz?

3) Bütün bunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti terör örgütünün ortaya attığı ayrılıkçılık, Kürt ulusalcılığı, ana dilde eğitim ile bir kaç bölgede özerklik paylaşımı propagandasına nasıl karşı koyabilecektir?

(Ankara 28.11.2012)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 570
Toplam yorum
: 661
Toplam mesaj
: 131
Ort. okunma sayısı
: 992
Kayıt tarihi
: 14.09.08
 
 

1974'te H.Ü. Sosyoloji ve İdare Bölümü'nü yüksek lisans tezi ile bitirdim. 1976 yılında yapımcı y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster