Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Ağustos '12

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
273
 

Bakan Günay duymasın: Müzeler de yağmalanır!

Bakan Günay duymasın: Müzeler de yağmalanır!
 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay (Ordu 01 Ekim 1948)


Bu bir ‘kültürel soygun’ olayıdır

Türkiye yine bir Devlet soygunu ile yüz yüze geldi. Ancak bu kez durum çok değişik. Bu soygun öyle sandığımız gibi para çalmak, ihaleye fesat karıştırmak, kamuya fahiş fiyatla mal satmak, ‘al takke ver külah’  ya da davet usulü de denilen ‘ahbap çavuş ilişkisi’ türünden bir soygun değil. Bu soygun kökeninde nice yozluklar bulunan ya da ‘devletin malı deniz, yemeyen domuz’ kinciliğini de taşıyan bir soygun anlayışı var. Olayın özü bir yönü ile de kimi yetkililerin ‘ben yaptım oldu’ anlayışını da yansıtıyor.

'Kimi siyasiler' ile ‘kimi devletlileri’  beğendikleri bazı sanat eserlerini, özellikle de büyük boyutlu resim tablolarını ‘emaneten’ makam odalarına taşıttırmak gibi bir ‘resim severlik’ tutkusuna kaptırmışlar kendilerini. Sorunun içinde belki bazı ‘nadide vazolar’ bile olabilir bence. Birer 'seçilmiş kişi olarak' onların her istekleri için 'atanmışlar' olarak gördükleri kimi çalışanlar en uygun çözümler bulunmak zorundadır. Çünkü onlar 'suyun başını' tutmuşlardır.  Aşağıda ayrıntılarını iredelemeye çalışacağım olay; ilgili hiç bir yönetmelikte yer almamasına rağmen Ankara'daki önemli bir müzemizden bazı resim tablolarının, 'kılıfına uydurularak' belki bir 'tutanak' tutularak birilerine ya da bir makama 'emaneten' verilmesi ile ilgilidir. Yeni bir niteleme olacak sanırım; ben buna ‘kültürel soygun’ adını vermek istiyorum.

Müzeler ile kütüphaneler bize geçmişi yansıtan binlerce eser demektir

Yedek Subaylığım süresince Kütüphane ve Müze sorumlulukları da üstlenmiş olduğum için nerede bir kütüphane görsem, nerede bir müze ile kaşılaşsam kendimi tutamam. Kısa bir süre de olsa onların içinde dolaşır; o günün sıkıntılarından kurtulurum. Bilirim ki onların içinde binlece yıllık emek vardır. Toplumların binlerce yıllık birikimlerini sunar her bir kütüphane ile müze bize. Bir belgeselci olarak da müzelere karşı duyarsız olamazdım. Toplumların geçmişini yansıtmaları bakımından müzelerin ne kadar önemli olduğunu bilerek nice çekimler yapmak zorunda kalmıştım.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi, İzmir Arkeoloji Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi, Antakya Mozaik Müzesi, Adana Bölge Müzesi, Kahramanmaraş Arkeoloji Müzesi, Diyarbakır Arkeoloji Müzesi, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi ile Berlin İslam Eserleri Müzesi, Amman ve Üsküp Arkeoloji Müzeleri unutamayacağım müzelerdir. Eğer birileri çalarak ya da emaneten  o alanlardaki eserlerden birini veya bir kaçını bizim gözlerimizden uzaklara götürüyor ise bizim onlardan alacağımız dersler ile bağımızı kopartıyor demektir. 'Kültürel soygun' adını verdiğim böyle bir eylem hiç karşılıksız kalabilir mi?

Devlet Resim ve Heykel Müzesi  'emaneten' boşaltılaya başlanılmış olmasın? 

On beş gün kadar önce  kamuoyuna Ankara’daki Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde üç yüze yakın özgün resim tablosunun çalınmış ya da sahteleri ile değiştirilmiş olduğu duyurulmuştu. Oysa sekiz on yıl önce de (ki o güzelim müzede 1993'te Dünya Çocukları Barış Forumu adlı bir saatlik bir canlı yayın gerçekleştirmiştim) benzeri sorunların var olduğu ortaya atılmış, sonra her şey ört bas edilmişti. Belki kimi suçlular ‘ibret-i alem için’ cezalandırılmışlardı da ben duymamıştım.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın bazı kuşkuları nedeni ile 2008’in Şubat ayı başında Ankara’daki Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde başlattığını söylemiş olduğu soruşturma; kimi çalışma arkadaşları işi sıkı tutmuş olacak ki müzedeki çalıntılar sonunda bulunabilmiş.

Konu ile ilgili gazete haberinden öğrendiğimize göre ilk tespitlerde ‘kayıp oldukları’ belirlenmiş olan söz konusu eserler MİT ile birlikte değil diğer ‘kamu kurum ve kuruluşları’ Bakan Günay imzasıyla, geri istenmiş ve bir bölümü de Kültür Bakanlığı'na ulaşmaya başlamış. Bu sevindirici durumdan dolayı emeği geçenleri kutlamak gerek. Bana göre yıllardan beri süregelen bir keyfi duruma son verilmiş, eşi benzeri bulunmayan tablolar da kamuoyunun hizmetine sunulmuş bulunuyor. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ana binasındaki bazı alanlarda bulunan kimi tabloların bazı müzelerden ‘emaneten’ alınan gerçek tablolar mı yoksa ‘asıllarına benzeyen birer kopya’ mı olduğunu nasıl anlayacağız?

Bakan Günay sorunun başlangıcı için 12 Eylül 1980'den sonra gelen iktidarları işaret ettiğine göre sanırım bu konudaki ayrıntılı bir döküm ile kamuoyunu aydınlatacaktır. Ki bana göre Hukuk Devleti olmak da 'şeffaf olmak' da bunu gerektirmez mi? Umarım başta Bakan Günay olmak üzere Bakanlık Denetçileri bu konuda da gerekli duyarlılığı göstereceklerdir.

‘Nadide eserler' müzelerde bütün özgünlükleri ile korunurlar

Ortaya çıkartılan olayın ilginç yanı, ‘Kültür Bakanlığı'nın müze envanterinde yer alan, ancak müzede bulunmayan tablolarının, aralarında Milli İstihbarat Teşkilatı'nın da bulunduğu, kamu kurum ve kuruluşlarında’ olduklarının belirlenmiş olmasıdır. Özellikle bazı tabloların sergilenmesi açısından ‘resim sanatı’ ile ilgili olmayan MİT’nın adının da bu soruna karışmış olmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Yapılan açıklamaya göre, ‘MİT'te müze envanterlerine kayıtlı yaklaşık elli (50) tablo’ bulunuyormuş. Her bir tablonun yıllardan beri hangi salonlarda ya da makamlarda hangi tarihten bu yana tutulmakta olduğu da umarım açıklanır. Bilindiği gibi Müzelerdeki eserler eğer korunabilmesi bakımından bir sakıncası yok ise ‘nadide’ birer eser olarak bütün özgünlükleri ile korunurlar.

Müzeler o eşsiz eserlerini emaneten dağıtmak için değil insanlığa hizmet için korurlar

Açıklandığına göre, eşi benzeri olmayan bazı tablolar ise ‘emaneten’ Cumhurbaşkanlığı ve Hacettepe Üniversitesi’nde bulunuyormuş. Ayrıca söz konusu ‘emanet’ nadide eserlerden bir kaçı da ‘yurtdışı ya da merkez teşkilatlarında sergilenmek üzere Dışişleri Bakanlığı'na’ verilmiş. Söz konusu tabloların hangi yönetmeliğe ya da Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ‘bazı kamu kurum ve kuruluşlarına emaneten verilmiş olması’ gibi bir yaklaşımın yanlışlığı da açık.

Yurt içinde ve yurt dışında otuza yakın müze gezmiş olduğum için bu konuda ne kadar üçlendiğimi anlatamam. Kim nasıl olur da yer altından çıkartılan bir eseri ya da el emeği göz nuru ve kişisel yaratıcılık damgası taşıyan bir eseri yerli ve yabancı insanların hizmetine sunulan yerden alır da kendi odasının süsü olarak saklayabilir? Oysa çağımızda hereser gibi o tabloların da bir benzerini gerçekleştirmek hiç de zor değil. Atalarımızın dediği gibi ‘Halep orada ise arşın burada!

Müzelerdeki kimi eserlerin kimi makam sahiplerinin beğenisine de bağlı olarak ‘emaneten’ müzelerden ‘ziyaretçilerimiz geldiğinde görseler ne kadar güzel olur’ yaklaşımı ile ‘süresiz olarak’  götürülmesi, sanırım bir tek Türkiye’de uygulanan bir ‘saplantı’ olsa gerek. Peki o eserler; taşındıkları yerlerde geerktiği gibi korunabilecek ya da bir benzerleri ile değiştirilecek olur ise yasal yaptırımları neler olabilecek, bilen var mı?

‘Her köyün bir delisi her kentin de sayısız definecisi olur’

Anlaşıldığına göre binlerce ören yerleri gibi müzelerimiz de gerektiği gibi korunamamaktadır. Ne yazık ki bu alanlardaki paha biçilmez eserlerin nasıl yağmalandığını bilmeyen yok ülkemizde. Bu konudaki açmazlarımızı ilk olarak 1986’da olsa gerek Ankara’daki bir sergide tanışmış olduğum ülkemizin ilk ‘arkeoloji muhabiri’  Siyasal Bilgiler Fakültesi kökenli Özgen Acar’dan duymuştum. O’na göre Osmanlılar’dan beri ülkemizden binlerce arkeolojik eser resmen ya da kaçırılarak  yurt dışına kaçırılmıştır.

Yağmalama kültürel bir hastalıktır

Bu yönden bende kimi duyumlarım ve gözlemleri doğrultusunda diyebilirim ki Türkiye yerli ve yabancı kaçakçıların cirit attığı bir ülkedir. Türkiye günden güne yağmalanmaktadır. Nice eserler kaçırılmakta, düne ya da bugüne ışık tutabilecek kimi mağaralardaki iskeletler bile tahrip olunmaktadır. Bu ilere gönül bağlayanların büyük bir blümünün de dar gelirli kişiler olduğu unutulmamalıdır. Eski eser buluntuları için alınan kimi 'resmi para ödemeleri tarifesi' de çözüm getirmemiştir. Bana göre kim hangi uygarlığın içinden gelir ise gelsin girişeceği her yağmalama kültürel bir hastalıktır. Önce bu hastalığın tedavisi yolları araştırılmadan sorunun çözülebileceğine inanmıyorum. Pek çok örnek olayda da görüldüğü gibi 'balık' bir bütün olarak kokuşmaya başlamıştır.

O’nun yoğun çalışmaları ile hangi eserlerimiz hangi müzelerde ya da özel kolleksiyoncularda bulunmaktadır öğrenmiştik. Özgen Acar’a göre nasıl ki her köyün bir delisi var ise, her köyün en az iki her kentinde büyükliğüne bağlı olarak düzinelerce definecisi ve eski eser kaçakçısı vardır. Bu konuda TRT’den Sanat Tarihçisi yönetmen arkadaşım Kerime Senyücel’in 1990’da yayınlanan ve yurt dışı çekimleri de içeren Yağmalanan Anadolu adlı belgesel dizisi de sanırım kamuoyunun bilgilendirilmesinde büyük bir görevi yerine getirmiştir.

Dolmabahçe Sarayı Osmanlı Devletimizin batışının ilk simgelerinden biridir

1996 yılının Haziran ayı. Habitat İstanbul Zirvesi için TBMM TV Amiri olarak ben de İstanbul’dayım. TBMM Başkanlığına bağlı olduğu için ileride gerekebilir düşüncesi ile Dolmabahçe Sarayı’nın bazı dış ve iç görüntülerini çekmek istemiştik. Saray’ın görkemliliğini içeren nice özellikleri yanında Kuş Evleri, özel anahtarcıları, kapıları, merdivenleri, sobaları, avizeleri ile Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu odası bizim için çok önem taşıyordu. Dolmabahçe Sarayı, bulunduğu konumu ve Avrupa mimarisi özellikleri ile özgün Osmanlı Topkapı Sarayı’ndan sonra İstanbul’un en görkemli saraylarından biridir.

Bilindiği gibi Dolmabahçe Sarayı İstanbul Boğazı’ndaki bir koyun önce Hasbahçe’ye dönüştürülmesi ve oraya bir saray inşaası düşünüldüğünde ise ivedilikle ‘taşlarla doldurularak 1850 ile 1856 yılları arasında gerçekleştirilir. 1853 ile 1856 yılları arasında gerçekleşen Kırım Savaşı için Avrupa devletlerinden alınan milyonlarca borç altınla inşaa edilmişti. Alınan bu paraların Osmanlı Hazinesini ne kadar zora durumlara soktuğunu ve özellikle 1881 tarihli Muharrem Kararnamesi ile Osmanlı Dış Borçları Ödeme Kurumu (Duyun-u Umumiye) aracılığı ile Osmanlı Devlet gelirlerinin yarıya yakın bir bölümünün Avrupalı Devletlerin denetimine bırakıldığını da unutmayalım.

TBMM’ne bağlı Milli Saraylar’ın bazı tabloları nerede olabilir?

Kamuoyunun da hatırlayacağı gibi o yıllarda Araştırmacı Gazeteci Uğur Dündar bir haber programında Dolmabahçe Sarayı’nın olası bir şiddetli yağmurda çok zarar görebileceğini gündeme getirmiş, kimi uzmanlarla da bu konuyu ayrıntıları ile irdelemişti. O yayın nedeni ile Saray’ın derinliklerinde bulunan alanlarda ilgili gerekli tedbirlerin alınmış olduğunu yerinde gördükten sonra yönetim katında oturmaya çıktık. Çok yoğun bir çalışma vardı. Anlaşıldığına göre ortam gergindi. Ne var hayırdır, ne oluyor, diye sorduğumda, ‘yıllar önce bazı başbakanlar ile bazı bakanların isteği üzerine Saray’dan özellikle Ankara’ya gönderilmiş olan bazı tabloların ayrıntılı dökümlerinin’ çıkartılarak dönemin TBMM Başkanı Mustafa Kalemli’ye yollanması için çalışıldığını öğrenmiştim.

Peki çok geç de olsa Ankara’daki çalıntı ya da emanet tablolar da gündem de iken ilgililere soralım: O yazışmalara da bağlı olarak söz konusu ‘emanet tablolar’ ne oldu?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 570
Toplam yorum
: 661
Toplam mesaj
: 131
Ort. okunma sayısı
: 973
Kayıt tarihi
: 14.09.08
 
 

1974'te H.Ü. Sosyoloji ve İdare Bölümü'nü yüksek lisans tezi ile bitirdim. 1976 yılında yapımcı y..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster