Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Temmuz '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
806
 

Bakır helke

Bakır helke
 

Evimiz eski, duvarları çamurla sıvalıydı. Tavanında mertek ve pardılar vardı. Toprak damı da yağmurlu günlerde bazen akardı. Zemini ise iri tahtalarla kaplıydı.

"İki katlı bu taş evin yer yer tahtaları sökülmüş, âdete ölüme terk edilmiş, balkonunun yarı gölgesindeki sedirde oturuyordum. Otuz kırk metre aşağıdaki denizden, yosun kokusu getirecek en ufacık bir esinti bile yok. Elimde mendil, sürekli alnımda boncuklaşan terleri siliyordum. Evde ne elektrik vardı ne de su. Yaşlı annem, suyu bazen deniz kenarındaki kaynaktan bazen de komşularının çıkrıklı kuyusundan getirirdi.

Domates ve biberler kurumuş, bahçeyi de kuru ot bürümüştü. Nar ağaçları yükünü taşıyamıyor, narlardan bazıları gülümseyerek iri dişlerini gösteriyordu.

Evde hiç su kalmamıştı. Gözüm az ileride duran, boş bakır kovaya takıldı. Bu helkeyle çok su getirmiştim çocukken. Onu alıp kuyuya doğru yönelmiştim ki elimdeki su kabı, beni alıp eskilere götürdü ve unutulmaya yüz tutmuş bir korkunun küllerini savurup kömürünü canlandırdı bu sıcak yaz gününde. Balkonun altında birkaç adım atıp durdum.

***

Kara kuru, uzun bacaklı bir çocuktum. İlkokula yeni başlamıştım. Bahçemizin bir kenarında, ağaçtan kesip yaptığım bir çiviyi yere saplıyor ve aynı kalınlıkta bir başkasını, diğerini devirecek şekilde, yanlamasına yere çakmaya çalışıyordum. Annem de bahçede kazan kurmuş, çamaşır yıkıyordu.

— Mustafa, kuzum! Al şu helkeleri de kuyudan su çek gel.

— Tamam, ana.

Elimdeki çiviyi yere atarak annemin gösterdiği bakır kovaları aldım ve komşunun bahçesindeki kuyuya koştum. Suyu çabucak anneme getirecek ve çok sevdiğim çivi oyununa bir an önce geri dönecektim. Sağ elimdeki kovayı sapından tutmuş, anamın verdiği emri yerine getirmenin mutluluğu içinde, havada sallayarak kuyunun başına vardım. Nar ağaçları kırmızı çiçeklere bürünmüştü. Yerde diz boyu otlar. Kuyunun çıkrığında bir helke, karanlık boşluğun üstünde sallanıp duruyordu. Kovayı almak için elimi uzattığım sırada, az ileride, sarmaş dolaş, vücutlarının yarısı yeşil otların arasında simsiyah iki yılanın kafalarını birbirine şap şap vurmakta olduğunu gördüm. Büyük bir korku içinde, onları ürkütmeden yavaş adımlarla geriledim. Sağa sola bakındıktan sonra, gözüme bir odun ilişti. Kaptığım gibi yılanların üstüne fırlattım. Sevgililer ayrıldı. Biri, otları yaslayarak olduğu yere yığıldı. Öteki yeşillikler arasına akıp gitti. Muzaffer bir komutan edasıyla, kuyudan bir kova su çekip kaplarından birine boşalttım. Kovayı kuyuya tekrar sarkıttım. Taşan sularıyla helkeyi kuyudan çıkarırken, kaçıp giden yılanın geri döndüğünü ve zehir dolu bakışlarını bana yönelttiğini gördüm. Korkudan, boş kovayı bırakarak, dolusunu kaptığım gibi oradan uzaklaştım.

— Öteki helke nerede, yavrum?

— Kuyunun başında kaldı.

— Ne oldu da, ak kuzum?

— Yılan, ana, yılan vardı. Hem de iki tane karayılan. Sarılmışlardı birbirlerine. Odunu bir vurdum. Biri öldü. Öteki kaçtı. Kaçmıştı ama az sonra geri döndü. Kafasını otların arasından kaldırmış, hem de kuyunun yanı başında, bana bakıyordu. Korkup kaçtım.

— Birini öldürdün mü?

— Evet.

— Keşke yapmasaydın.

— Neye, ana?

— Ne bileyim, iyi saymazlar. Eşlerden sağ kalanı, ne yapar eder, öcünü alır derler.

— Eyvah! Ne yapacağım, şimdi?

Anamın şalvarına sıkı sıkı sarılmıştım. Korkudan titremeye başlamıştım. Anamsa beni yatıştırmak için, saçlarımı okşuyordu sürekli.

— Korkma, haydi, gel. Çuvaldan biraz un alalım, götürüp ölen yılanın üstüne serpelim. Eşi gelip onu görünce, “Un çuvalına girmiş de ondan öldürülmüş” deyip çeker gidermiş.

— Aslı var mı?

— Var tabi ki. Daha önce olmuş böyle bir şey. Anam anlatmıştı:

Adamın biri sarılıp oynaşan iki karayılandan birini öldürmüş. Öteki, adamı hep takip etmiş. Adamcağız, ne yapacağını bilemiyormuş. Yemeden içmeden kesilmiş, bir haftada bir deri bir kemik kalmış. Bunu gören bir ermiş, “ Ölü yılanın üstüne un serp“ demiş. Adam da bir avuç un almış, gidip yılanı gömdüğü yerden çıkarmış ve üstüne un serpmiş ve öylece bırakmış. O günden sonra yılan, adamı hiç rahatsız etmemiş. Haydi, biz de öyle yapalım.

Ana oğul, içeri girip bir yüzü nakışlı çuvaldan bir tabak un aldık. Anam önde, ben arkada çıktık dışarı.

Kuyunun yanına varınca, annem elindeki sopa ile yılanı otların arasından çekmeye çalışıyor ancak ölü yılan değneğin ucundan iki de bir kayıp yere düşüyordu. Nihayet getirip kuyunun yanına koydu. Boyumun iki katıydı, simsiyah yılan.

— Gel, oğlum. Unu sen serpeceksin.

Yılan oracıkta yatıyordu. Korkudan düşüp bayılacaktım. Ya ermişin dediği gibi olmazsa, ya intikamını alırsa. Daha yaşamımın ilkbaharındaydım, bu yaşta da ölünmez ki! Gözlerim doldu. İri iki damla yanaklarından aşağıya aktı. “Neden öldürdüm sanki” diye kendi kendime kızıp duruyordum. Unu karayılanın üstüne serptim. Anam elindeki sopayla yılanı yeşillikler arasına fırlattı. “İnşallah dervişin dediği gibi olur, ” diye dua ediyordum.

***

— Çay getirdim, ister misin?

Eşimin sözleri, elimde bakır helkeyle çivilenip kalan beni, çocukluk günlerimin en korkunç anılarının derinliklerinden çekip çıkardı.

- Şey! Çay mı dedin? Evet lütfen.

Bakır helkeyi yere bırakıp bardağı aldım ve sedirin üstüne oturdum. Zangır zangır titriyordum. Sıkıca tuttum bardağı, düşmesin diye. “Yüzün sapsarı olmuş, hayrola, neyin var” diye sordu, eşim. Bense cevap verecek durumda değildim. Yalnızca “Yok bir şey, ” diyebildim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yazınızı görünce aynı rüzgarda çamaşır kuruttuğumuzu anladım. Bir farkla, helke tamam ama guzum olmuş kuzum:) sağlıcakla kalın.

Hakan Karaduman (Akdenizli) 
 03.07.2007 18:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 95
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 1711
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster