Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Ocak '08

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
770
 

Balıkçı’ya bir merhaba yaraşır

Balıkçı’ya bir merhaba yaraşır
 

Halikarnas Balıkçısı’nın “Başka yerlerde ölüp nur içinde yatılacağına, burada nur içinde yaşanır, " dediği ak pak bir Akdeniz köşesi Bodrum’daydım. Gümbet’te, Mindos Kapısı yakınlarındaki mezarına uğrayıp Balıkçı’ya bir de ben merhaba demek istedim. “Sakın mermer, beton filan istemem ha... Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu dikin mezarımın başına, ” dediği türden bir mezarın yanına vardığımda, Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın bana da “Merhaba” dediğini duyar gibi oldum. Masmavi gökyüzü altında, denizden uzakta dinleniyordu, Balıkçı. Uzakta olsun. Yattığı yerden denizi seyredecek değil ya! Etrafı çevrili bir taş evin bahçesindeydim. Kapısında demir bir parmaklık. Kapı ile parmaklık arasına gazel birikmiş.

İçeriye girip Üstat’ın kullandığı ve yaşamına tanıklık etmiş bazı eşyalarını göremeyince hüzünlendim. İçimden bir ses, “ Balıkçı’yı hapse atmışlar” deyince, Cevat Şakir’in sır olarak mezarına götürdüğü ve konuşulmasını hiç istemediği babasını öldürmesi olayı ve bunun sonucu on dört yıla mahkûm olduğu geldi usuma. Hele bir de Afyon’da geçen o olayın ilk soruşturmasını yapan karakol komutanının, çıkarıldığı Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargıç olmasının onda yarattığı sıkıntıları düşünmeden de edemedim.

Cevat Şakir Müzesi’ne bir kitap getirmiştim. Arka kapağına, sevgili dostum Ali F. Bilir’in benim için “Kelenderis’in Halikarnas Balıkçısı Mustafa Yalçıner” diye yazdığı kitabımı bırakacaktım ama olmadı. “Üstadım. Geldim ama evde yoktunuz, ” diyerek ayrıldım oradan. Müzesi’nin girişine yakın mahalle muhtarlığına girip sordum neden kapalı olduğunu. “Eşyalar tamirat için götürüldü. Turizm sezonunun açılışına getirirler herhalde” yanıtı da düşündürücüydü. Muhtar, Cumhuriyet Caddesi ya da Barlar Sokağı’na gidersem, Balıkçı’yı tanıyabilecek bazı kişileri belki bulabileceğimi söyledi. Varıp kime soracaktım? Bodrum’un medyatik ya da ticarî yönünü yaşayanlara mı?

Merkeze geldim; limana doğru inen ve Cevat Şakir adı verilen caddede yürüyordum. Gözlerim, bir Turizm Enformasyon Bürosu arıyordu. Bir ara kendimi belediye binasının önünde buldum. Balıkçı’nın yurtdışından getirttiği kitaplardan tarım bilgileri edindiğini, bazı çiçek ve ağaçların Bodrum’da yetişip büyümesini sağladığını ayrıca Bodrum Belediyesi’nde bahçıvan olarak çalıştığını bir yerlerde okumuştum. Oradaki bitkilere bunun için takıldı bakışlarım. Bir de Balıkçı’nın anısına İzmir Kültürpark'ta "Halikarnas Balıkçısı Bitkiliği" oluşturulduğunu ve bahçenin, yazarın Türkiye'ye ilk kez getirdiği ve romanlarında işlediği bitkilerle donatıldığını duymuştum. Belki bu nedenle belediye önünde böyle bir şeyler aradı gözlerim.

Gidip gezdiğini tahmin ettiğim yerlerde dolaşırken, kendimi Bodrum Kalesi’nin önünde buldum. Turizm Enformasyon Bürosu karşımda. Oradaki memura Bodrum ve Halikarnas Balıkçısı ile ilgili bir kaynak sordum. Hiçbir şey yoktu. Elime sadece bir şehir planı tutuşturuverdi. Kalenin tanıtım panosunda, oradaki bitkilerden de söz ediliyordu. Belki bu konuda bir şeyler bulabilirdim; sonra buraya kadar gelmişken Sualtı Müzesi ve Bodrum Kalesi’ni ziyaret etmemek olur muydu hiç. Üstelik Halikarnas Balıkcısı’na 1925 yılında “Resimli Hafta” dergisinde çıkan bir öyküsünden dolayı, İstiklal Mahkemesi tarafından Bodrum'da 3 yıl kale dışına çıkmama hükmü verilmişti. Bir izine kesinlikle rastlarım düşüncesiyle girdim oraya. Dolaşırken karanlıkta göremedim ama üzerinde “Tanrının bulunmadığı yer” yazılı olduğu söylenen bir zindana girdim. Ara sıra yanan ışıkla aydınlatılan bir mahkûm vardı içeride, ellerinden tavana zincirlenmiş. Sürekli Halikarnas Balıkçısı’nın izini sürmekte olduğum için olacak, onun bir içki masasında valiye sövdüğünü ve yargılandığını anımsadım.

Kalede saatler süren ziyaretin sonunda Cevat Şakir Kabaağaçlı ile ilgili hiçbir iz bulamamak (belki vardı da ben göremedim) yüreğimi kanattı. Akşam oluyordu. Hem fizik hem de ruhsal olarak yorulmuştum. En iyisi kaldığım eve dönmekti. Öyle de yaptım.

Balkonda püfür püfür rüzgar esiyordu. Aşağıda, “…Evlerin bembeyaz angısı, denizin ayna yüzüne vuruyordu. Kıyı sağnağı üfürünce, angılar ürpererek tiril tiril titriyordu” (Deniz Gurbetçileri). Yukarıda ise yıldız tarlası. Bakışlarım, Balıkçı’nın mezarının bulunduğu tarafa doğru çevrilmişti.

Üstat’ın “Deniz Gurbetçileri” adlı romanında sözünü ettiği ve benim şimdi emeklilik yıllarımı geçirmekte olduğum Gilindire’den ona kocaman bir “Merhaba” getirmiştim; onu avucuma alıp üfledim, Mindos Kapısı tarafına doğru…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Göçüp gittiler, artlarında hayatı anlatan hikayeleri ve şiirlerişyle bu zmana denk bir çok şşair ve yazar. Onları nekadar anlayabildik, anılarını ne kadar koruyabildik bilmiyorum... Ne güzel yazmışsınız... İlgiyle okudum. teşekkür ederim...

Portakal Çiçeği ve FISILTI 
 14.01.2008 11:15
Cevap :
Geçmişine sahip çıkamayanlar, merak ediyorum, geleceğine nasıl sahip çıkacaklar? Üstatlar arkalarında bir yığın yapıt bırakıp gittiler. Okunuyorlar mı acaba? Okuyanı az olan bir toplumun yazanı ne kadar olur? Düşündürücü olan da işte bu. Yorumunuz için teşekkür ederim. Bol kitaplı günler dileğiyle...  14.01.2008 14:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 95
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 1655
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster