Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Temmuz '13

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
162
 

Barak'tan Avrasya'ya

Barak'tan Avrasya'ya
 

Bekir Okan Kazakistan'da


Yeni tanıştığınız birisiyle ayaküstü iki dakikalığına sohbet edecek olsanız genellikle, ''Abi vallahi de billahi de benim hayatım roman''dır, muhabbetin girişinde kurulan ilk cümle. Onun başına gelenler, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Belki daha henüz çok gençtir ama görmediği de kalmamıştır şu hayatta. İyiyi de, kötüyü de, kısacası her yolu bilir, görmüş, yaşamıştır, bir de 'çok delikanlı'dır, asla bozmamıştır kendisini.

''Hayatım roman'' diyenlerin, bütün hayatları boyunca toplam kaç roman okuduklarını hep merak etmişimdir.

Hayır nasıl bir şeydir bu, tek sayfa bile kitap okumadan, hayatının bir roman olabileceğine karar verme durumu?

Keşke öyle bir şey olsa da herkes belli bir yaşa gelince hayatını, yani illaki bir roman uzunluğunda da değil, belki bir öyküye ya da çok güzel dile getirilmiş duygularla yüklü bir şiire dönüştürebilse, eh belki çokça vakti de varsa mesela tek bir cümleye sığdırıp, sonra da bastırabilse, ne de güzel olurdu...

Tek romanlık yazarlar genellikle kendi çevrelerinde olan bitenin başkalarına da ilginç geleceğini düşünerek, bir hevesle alırlar kağıdı kalemi ellerine ya da daha 'çağdaş' bir söylem kullanmak gerekirse, bir bilgisayarın klavyesindeki tuşlara dokunur parmaklarının uçları, durup dinlenmeden.

Yağmurlu bir yaz akşamıydı, işten çıkmış ağır adımlarla eve doğru gidiyorken birdenbire arkasından gelen araba hızlanarak üzerine...

Evet, polisiyeler daha çok iş yaptığına göre, tabi halkımız da biraz duygusal ya işte o sebepten, üstüne üstlük heyecan da arıyor veya başkalarının acılı hayatlarına bakıp, dudaklarını büze büze acayip sesler çıkartırken tahtaya vurup kulağını çekerek, ''Ay biz gene iyiyiz kııııız, baksana milletin durumuna ayoll'' dedirtecek eserler lazım...

Biyografi, anı, tarih kitapları gibi hayatın gerçeklerindense kurgulanmış senaryoların neden daha çok okunduğunu açıklamaya çalışıyorum. ''Gerçekler'' diyor okur zaten heran içiçe yaşadıklarımız bize gereken ise daha kolay, fazla kafayı yormadan okuyup geçebileceğimiz, hafif şeyler. Onca iş güç ardından doğrusu bir de kafayı toparlayıp okuyamam ben öyle ciddi şeyleri. Eh doğrular, gerçek hayatlar okunmayınca da, bütün tartışmalar da havada kalıyor, yere sağlam basmayan, temeli olmayan yüzeysel, halis beyaz peynir değil de ekmek üstüne hemen sürülen bol kimyasallı krem peynir...

Zengin olduğun zaman ise en kolayı, kendi göbeğini kendin kesiyorsun. Bir iç, bir de dış ses ile biraz kağıt lazım sonra da tabi bir tane de güzel cilt yapan matbaa.

Ne diye öyle yayınevlerini tek tek gezip yayıncıları basılmaya layık bir eserin olduğuna ikna etmek zorunda olacaksın ki 'bastırırsın parayı, bastırırsın kitabını.'

Bekir Okan da öyle yapmış, bakmış kimse gelip kapısını çalıp da ''Efendim, sizin hayatınızı yazıya döküp sonra da kitap yapabilir miyim?'' demiyor ya da belki de dedi ama ''Niye başkası yazsın, yazılacaksa yine en iyisini ben yazarım'' diyerek , muhtemelen de ''Benim hayatları çoktan roman olmuş zenginlerden, holding sahiplerinden ne farkım var düşüncesi ile paçaları sıvamış olmalı.

Barak'tan Avrasya'ya adında, kendi hayatının anlatıldığı biyografi'de (belki de otobiyografi demek daha doğru) Bekir Okan'ı tanıma şansını buluyoruz. 

Orta Asya'dan göçen atalarının soy ağacına ulaşan Bekir Okan, Ortaasya'dan göçüp bugün Suriye sınırımıza yerleşen Türkmen oymağı olduğunu söylediği atalarının, yolculuklarının başlangıç noktasına giderek, hayatın da bir döngü (kimi zaman kısır) olduğunu bizlere kanıtlıyor.

Benim kişisel olarak Rusça kaynaklardan eriştiğim, 1423-1428 yılları arasında Ak Ordu Hanı olan Barak Han, şimdiki Kazakistan'ın güneyinde 'Kızılordu Oblastı-Bölgesi'nde ufak bir yerleşim yeri olan Sıgnak ki onun da sığınmaktan gelen 'Sığınak' olduğunu düşünüyorum, bolca imar işleri yapan bir lider.

Yani muhteşem bir tesadüf ya da kader ile hayat bizi şaşırtıyor. Yüzlerce yıl önce göçen bir topluluk, binlerce kilometre ötede asırlarca yaşadıktan sonra, içlerinden çıkan birisi ana-ata yurtlarına dönüyor ve Atasının yaptığı işi modern makinelerle yapıp ülkeyi imar ediyor.

Bekir Okan'ı ben basından, Gaziantepli (ki sanırım Nizipli demek daha doğru ve bu kendisinin daha çok hoşuna gidecektir), Okan Üniversitesi'nin kurucusu ve Kazakistan ile de yoğun ilişkileri olan bir işadamı olarak tanıyordum. 

Hayatını okuduktan sonra yeni öğrendiklerim, gerçekten de babasız büyümenin kendisini çok üzdüğü ama çevresinde bulunan diğer aile büyüklerinin (amca, dayı) bu durumdan kendisinin en az duygusal hasar görmesi için ellerinden geleni yapmaları, çok mutlu bir aile babası olduğu, pek söylenmese de biraz işkolik, iş saatlerinde biraz gergin ve sinirlendiğinde de gözü pek bir şey görmeyen ama ülkesini, vatanını çok seven, neredeyse bütün devlet adamlarıyla iyi ilişkileri olan, sosyal demokrat, Atatürkçü, aydın, bilime ve eğitime çok önem veren bir Matematik öğretmeni olduğu.

1950 doğumludur ve 1971 yılında Gazi Üniversitesi Matematik Bölümü'nden mezun olur ama Diyarbakır'da altı ay öğretmenlik yaptıktan sonra ayrılıp Gaziantep'te Fen Bilimleri Dersanesi'ni kurarak ticarete atılır. Beslen Makarna ile sanayiciliğe geçtikten bir süre sonra da gözünü İstanbul'a diker. Gururla anlattığı işlerinden bir tanesi de Antalya Kemer'de 'ilk her şey dahil sistemini uygulayan tesis' diye anlattığı Marco Polo Tatil Köyü'dür.

Moğol Hanı Kubilay'ın Çin'de kurduğu devletin sınırları içine Kıpçakların yurdu da girmişti. İşte Kazakların, Türklerin Kıpçak soyuna bağlı olduğunu bütün tarih kitapları yazarlar. Kubilay Han'ın hükmettiği şehirlerini görsün ve imar durumları ile ilgili kendisine bilgi versin diye görevlendirdiği, hem gezgin hem tüccar hem de bunları yazdığı kitaplarla insanlara anlatan kişi de Marco Polo'dur. Bana bu durum Nazarbayev ile Bekir Okan'ın dostluğunu anımsattı.

Bekir Okan kitabın bir yerinde, Astana'nın başkent oluşunun on beşinci yılında, ''Bekir Okan olmasaydı Astana başkent olmazdı'' dediğini doğal olarak gururla anlatır. Nazarbayev de, Bekir Okan'ın görüşlerini alarak Astana'nın imar planlarına son şeklini verir. 

Asırlar sonrasında aynı topraklarda tesadüf eden nasıl müthiş bir benzerlik değil mi? 

Tabi burada tek tek kitapta yeralan her konuyu derinlemesine incelemek ve herbiri hakkında fikir beyan etmek çok da doğru olmayacağı için genel olarak bir şeyler söylemek gerekirse, güzel bir duygunun verildiği, özellikle çocukluğunun detaylı ama sıkmayan tatlı bir dille anlatıldığı, başarılardan sözedilirken asıl o işlerin merak uyandıran başlangıç anları, finans kaynakları ve  ilişkilerin ise neredeyse hiç  anlatılmadığı ve en sonunda da sanki Nazarbayev olmasaymış Bekir Okan'ın ismini de pek duymayacakmışız gibi duruma yaslanıldığını düşünüyorum.

Geçmişi ile detaylı bir soyağacı tutması gerçekten takdir edilesi bir durum. Tüm anılarını en ince ayrıntıları ile hatırlaması da hafızasının çok güçlü olduğunu gösteriyor ki bu konuda kendisi de Demirel'in bu yönünü çok beğendiğinden kitapta sıkça bahsediyor. 

Amcasının, Bekir'in babası yani kendi kardeşi öldükten sonra öz çocuğuna 'baba' dedirtmemesi, yasaklaması bunu da Bekir ve kardeşleri üzülmesinler diye yapması göz yaşartıcı.

Kitap son derece güzel fotoğraflarla kolay okunur bir hale gelmiş ki bu da biyografilerin kronolojik takibini kolaylaştıran hoş bir durum. Bir iki ufak şey rahatsızlık verdi ama o da muhtemelen benim detaycılığımdan olsa gerek, Nizip'e özel bir gün sırf fotoğraf çekilmek için gidildiği belli olan o günün hep aynı tişört ve pantolonlu fotoğrafları için başka bir şey düşünülebilinirdi. Kendisini hep detaycı olarak anlatan bir işadamının, belki de bu konuya daha çok dikkat etmesi beklenebilirdi.

Çocukken ticarete ısınma turları sırasında bir akrabasının buz tesisinden buz satın alıp parçalar ve sokaklarda bağırarak satarlar. Yıllar sonrasında bir gün Cumhurbaşkanı Gül ile bir sohbette kendisine, ''Kayserililer genellikle tüccar olur, siz hiç düşünmediniz mi?'' deyince aldığı yanıt çok ilginçtir, ''Ben çocukken sokakta buz satmaya kalktım bir kaç kez ama utandığım için bağıramadım sesim çıkmayınca da satamadık, bir daha da ticareti denemedim...''

Öğretmen Okulu'nda giydiği basketbol forması da ilgimi çekmedi dersem yalan olur. Formanın sol göğsüne denk gelen yerinde '1' rakamını görürüz. Halbuki FİBA, 1-2-3 atış sayılarını gösterdiği için basketbol forma numaralarının 4'ten başlamasını zorunlu kılmıştır. Dedim ya, birisi size hayatını anlatırken sürekli olarak ''Ben detaycıyım, detaylara çok takılırım, detaylar hayatta çok önemlidir'' dedikçe sizin de belki de hiç aklınızda yokken detaylara takılasınız geliyor.

Yine kitaptaki konulara aynı detaycı hassasiyet ile yaklaşırsak, 22 yaşında Antep'te kurduğu dersanenin isminin Fen Bilimleri Dersanesi olduğunu söyler Okan. 1950 doğumlu olduğuna göre yani 1972 yılında olmuştur bu kurulma hikayesi ancak  1964 yılında Fen Bilimleri Merkezi Dersanesi adıyla kurulmuş ve bu güne kadar da faaliyetine devam eden başka bir dersane daha vardır. Şimdi olsa bir sıkıntı yaşanırdı muhtemelen.

Mehmet Barlas ve Yurdaer Doğulu'nun da aralarında olduğu kimi ünlüler ile kısa dönem yedeksubay olarak askerlik hizmetini tamamlar, Mehmet Barlas'ın ismi kitapta bir daha geçer, Okan Üniversitesi'ne 25 bin kitabını bağışlar Barlas.

Bu arada hazır üniversite demişken, sanal alemde bir gezinti ile Okan Üniversitesi'nin gençler arasındaki imajını merak edip araştırdım. Şehrin dışında, öğrenci tipinin pek sevilmediği, kolayca geçilen rahat bölümleri ve yetersiz eğitim olanaklarından çokça bahsediliyor. Bir de gençler nedense üniversitenin ismine fena halde takılmış durumdalar. Ben diğer koşulları bilemem, hiçbir kampüsünde bulunmadım ve okuyan bir tanıdığım da yok ama doğrusu isme takılanlar bana çok ilginç geldi.

Bu ülkede Koç da bir holdinge ismini vermiş bir soyadı, Sabancı da. Keza Özyeğin ve Yaşar da benzeri durumda fakat sanırım Okan bir soyadı olarak kullanılabildiği gibi, bir isim de olduğundan Bekir Okan'ı tanımayan gençler, ''Aaaa adama bak oğluna üniversite kurmuş'' modundalar. 

Doğrusu bu çok hoş olmuyor. Mesleğini çok yapmış olmasa da bir 'eğitim emekçisi'nin parayı verip lise açmak (ki onu da yapmış anne ve babası adına okul açmış) dışında bir de üniversite kurması sadece alkışlanması gereken bir durumdur. Buradan yola çıkıp, ''Fabrikalarında çalıştıracağı kalifiye yöneticiler yetiştiriyor, sıfırdan kendine göbekten bağlı elemanlar hazırlıyor'' yorumları çok uzun uzun tartışılabilecek bir bakış açısı ama ne olursa olsun eğitim kurumu açan birisine gerçekten de saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak toparlamak gerekirse, ben kitapta bir çok cümlenin altını çizdim, çok güzel kullanılmış sağlam öğütler var ama bunları da şimdi yazmayayım ki meraklıları kitabı alıp keyifle okusunlar.Teknik olarak kusursuz bir kalite, her açıdan çok güzel bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Bende kitabı bitirdiğimde Bekir Okan ile ilgili kalan duygu hali, ''işini, eşini, evini, çocuklarını, vatanını, milletini ve yaşamayı seven, çalışkan, disiplinli ve hala hayatta yapacak çok işi olan iyi niyetli ve başarılı bir insan''...

 

 

 

 

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 344
Toplam yorum
: 155
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1032
Kayıt tarihi
: 22.07.09
 
 

Okur yazarım. Okur yazarlıktan kastım, okuduklarımı yazmamdır ki, bu yazılarımı genellikle 'kitap..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster