Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Mart '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
336
 

Barış süreci ve Kuvayı Milliye

Barış süreci ve Kuvayı Milliye
 

SAVAŞ YANLISI (!) KUVAYI MİLLİYECİLERDEN BİR GRUP


1918 yılında I. Dünya Savaşı bittikten sonra başlayan barış sürecine karşı çıkan tek bir ülke vardı. Bu barıştan ve uzlaşmadan yana olmayan ülkenin insanları 1919dan 1922ye kadar üç yıl boyunca durmadan savaştılar ! İstedikleri gibi saygın bir barışa ancak 24 Temmuz 1923 yılında ulaştılar. Bu kısa tarihsel özet onların öyküsüdür.

Birinci Dünya Savaşı sonuna doğru savaşı kaybedeceğini anlayan  Osmanlı Devleti 5 Ekim 1918de  ABD Başkanı Wilson’a gizlice başvurarak ateşkes talebinde bulunmuştur. Wilson yanıt vermeye bile tenezzül etmeyince bu kere barış görüşmeleri tutsak bir İngiliz subay aracılığıyla İngiltere ile yine gizlice sürdürülmüş,  İngiltere onay verince   Denizcilik  Bakanı Rauf Bey başkanlığında bir heyet Limni adasında bulunan İngiliz Donanma komutanı Amiral Carltrophe ile görüşmek üzere yola koyulmuştur.   Devlet tarafından tahsis edilecek bir gemicik bile bulunamadığı için Osmanlı heyeti “Zafer” isimli hurda bir römorkörle zar zor Foça’dan  Midilli adasına,  oradan da bir İngiliz kruvazörüyle Limni adasına gitmiştir.

Çanakkale Boğazının tam karşısında olan Limni adasının Mondros (Mudros) limanında başkent  İstanbul’u işgal etmeye hazırlanan İngiliz Akdeniz Donamasının Agamemnon amirallik gemisinde  psikolojik baskı ve eziklik altında  dört gün süren görüşmeler sonucunda ateşkes antlaşması 30 ekim 1918 de imzalamıştır. Sağlanan ateşkes ile İngilizlere ve yabancı güçlere ülkenin stratejik noktalarını, limanları, tren garlarını ve sanayi kuruluşlarını  istedikleri an ve istedikleri gibi işgal hakkı tanınıyor, Türk ordusunun derhal terhisi, tüm birliklerin bulundukları yerdeki müttefik ordularına teslim olması,  silah, mühimmat ve cephanelerin işgal güçlerine devredilmesi kayıtsız şartsız kabul ediliyordu. Yani adı ateşkes olmasına rağmen  imzalanan metin aslında bir “teslim antlaşması” niteliğindeydi.  

Oysa, Osmanlı hükümet çevrelerinin şişinerek ve övünerek yaptığı açıklamalara göre Mondros ateşkesi büyük bir diplomatik başarıydı. Böylelikle devletin bağımsızlığı, Osmanlı hanedanının saygınlığı ve hukuku kurtarılmış oluyordu. Padişah yandaşlarına göre bu süreçte yenen ve yenilen yoktu, savaş ortamından çıkarak barış ortamını yaratmayı arzulayan iki denk kuvvet vardı. Hükümet büyük bir siyasal risk almıştı, ama Allahın izniyle dik duruşunu sürdürmüştü ve her şey daha da iyi olacaktı. Antlaşma bu iki eşit güç arasında imzalanmış bir barış belgesi niteliğindeydi. Tabi Avrupalı diplomatların ve siyasal çevrelerin bu acıklı güldürüye, kahramanlık taslamaya  ve uyduruk söylemlere içten içe ne kadar güldüklerini tahmin edebilirsiniz.

Kuşkusuz, bugün olduğu gibi o devirde de  barış ve huzur ortamını bozmak isteyen birtakım haddini bilmez nankörler, fesat yuvaları, münafıklar,  savaş yanlıları, kana doymamış bozguncular vardı.  Bunlar Kuvayı Milliyeciler (Ulusal Kuvvetler) ve sözde vatanseverlerdi. Bunlar derhal  “barış düşmanı” ve “vatan haini” ilan edildiler. Bu arada Osmanlı’nın gerçek vatansever Enver, Cemal ve Talat Paşaları ile  bazı bürokratlar iki Alman denizaltısına doluşarak İstanbul’dan Avrupa’ya kaçıyorlardı (2 Kasım 1918)

Mondros Ateşkesi imzalandığı sırada Suriye'de Yıldırım Orduları Komutanı olan Mustafa Kemal 13 Kasım 1918'de İstanbul'a çağrılır. Tam o gün başkent İstanbul,  İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemileri tarafından işgal edilir. 11 Aralık 1918de Meclisi Mebusan padişah fermanıyla kapatılır. 30 Ocakta 1919da sona eren Paris Barış Konferansında ise Osmanlı devletinin parçalanması karara bağlanıyordu.

Padişah ve çevresi  barış (!) karşıtı söylemleri nedeniyle varlığından rahatsız olduğu Mustafa Kemal’i başkentten uzaklaştırmak için ona Karadeniz bölgesine giderek Türklerin Rumlara yaptığı baskıları inceleme ve önleme görevini verirler (9 Nisan 1919).  Padişah ve çevresinin acizliğini,  yalanlarla halkın sürekli kandırıldığını, Meclisin  barışsever (!) ve teslimiyetçi tutumunu gören ve başkentte yapılacak bir şey olmadığını anlayan Mustafa Kemal bu görevi Milli Mücadeleyi örgütlemek için bir fırsat olarak değerlendirip kabul eder.  5 Mayıs 1919da İngiltere ve ABD’nin desteğiyle Anadolu’da Yunan işgali başlarken  Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919'da Samsun'a doğru yola çıkıyordu.

Bu arada başta Halide Edip Adıvar olmak üzere Refik Halit , Ahmet Emin, Yunus Nadi gibi bir çok ünlü aydın 14 Ocak 1919'da Wilson Prensipleri Cemiyeti'nin kurmuş,  ABD himayesine girmeyi ve bir Amerikan eyaleti olmayı savunuyor ve Mustafa Kemal’i de milli mücadele fikrinden vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Ancak, Mustafa Kemal  ve arkadaşları bu tür görüşlere prim vermeyince  Halide Edip ve bir çok aydın ister istemez milli mücadele saflarında yerlerini aldılar. Bunun üzerine 11 Mayıs 1920 günü Mustafa Kemal ve ona katılan aydınlar Divanı Harp kararı ve Vahdettin’in onay ile idama mahkum edilirler.

Sonra mı ne oldu? 10 Ağustos 1920de Osmanlı devleti ile müttefikler arasında Sèvres Antlaşmasının  imzalandı ve aslında bu barış sürecinin ülkeyi parçalama süreci olduğu iyice açığa çıktı. Tabi savaş yanlıları, barış düşmanları, kanla beslenen zihniyet, kanla siyaset yapan Kuvayı Milliyeciler Mustafa Kemal önderliğinde Kurtuluş Savaşını başlattılar !

KAYNAKÇA: Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Milliyet Gazetecilik A.Ş., 1986

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 129
Toplam yorum
: 179
Toplam mesaj
: 8
Ort. okunma sayısı
: 1640
Kayıt tarihi
: 27.07.06
 
 

1968 yılından bu yana dinler tarihi, mitoloji, sosyoloji, antropoloji, dinbilim, teozofi, metafiz..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster