Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mayıs '12

 
Kategori
Sanat Tarihi
Okunma Sayısı
3744
 

Barok Sanat

Barok Sanat
 

Kraliçe Mariana'nın portresi


Barınma gereksinimi için kulubeler yapan ilk insanlar giderek yaşadığı yapıları ve ibadet için kullandığı mekanları daha iyi yaşanılır kılmak için mimari usluplar kullanmaya ve çeşitli süsler ile güzelleştirmeye başlamıştır. Tarih öncesi dönemde İspanya ve Fransa’da mağara duvar resimleri o kadar güzel ve renkli çizilmişti ki bunları bulan ilk arkeologlar bunların 15 000 yıl önce yapıldığına inanamamışlardı. Bu da gösteriyor ki daha yapılar ortaya çıkmadan insan yaşadığı çevredeki hayvanları mağara duvarlarına çizerek avlanmasını kolaylaştıracak yollar aramaya başlamıştı. Bu resimleri insanoğlunun ilk sanat yapıtları olarak kabul edebiliriz.

İnsan inanışı büyük ve görkemli yapıların ortaya çıkmasında önemli bir rol almıştır. eski Mısır’da firavunlar aralarından geldikleri tanrıların yanına tekrar dönebilmek için bugün bile ayakta olan muhteşem piramitleri yaptırmışlardı. Piramit tanrılar arasına tekrar dönebilmek için gereken korunmayı ve yüksekliği sağlıyordu. Dönereken vücudun sağlam olması  ve  tüm eşyalarınında yanında olması gerekiyordu. Bunun için mumyalama yöntemini geliştirdiler. Firavunların eşyalarıyla gömülmesi nedeniyle eşşiz sanat yapıtları günümüze kadar gelmiştir. Eski Mısır piramit yapımından vazgeçip Teb (Luxor) şehrinde dünyanın en büyük tapınağı Karnak’ı inşaa ettiler. Firavun mezarlarını da krallar vadisi denilen bölgeye, dağın içine yapmaya başladılar. Dağa oyulan dikdörtgen koridorun sonunda taş bir lahidde mumya muhafaze ediliyordu. Mezar duvarları firavunun başarılı savaşları yazı ve resimlerle anlatılıyordu. Mezarın ağzı hırsızlara karşı kapatılıyordu. Ama yine de mezar hırsızları tüm firavun mezarlarını tek tek bulup yağmaladılar. Bugüne kadar bir tek yağmalanmayan mezar bulundu. O da Tutankamon’un mezarıydı.

Tutankamon

Mimari yapıların olağanüstü güzelliğe ve görkemliliğe ulaştığı antik Yunan dönemi eski Mısır ve Asur’dan etkilenmiştir. Atina’da Akropolis ve diğer kutsal yapılar Pers istilasıyla yanıp yıkılmıştı. İ.Ö. 480’de yeniden bu yapılar yapıldı ve şehir yeniden inşaa edildi. Kutsal tapınakları mitolojik hikayelerin anlatıldığı olgünüstü güzellikte mermer tanrı heykelleri süslüyordu. Bu dönem bilim. felsefe, heykel ve mimarlığın altın dönemidir.

Romalılar imparatorluk kurup eski yunan şehirlerini de ele geçirince bu iki uygarlığın karışımından yeni bir sanat ve yapı anlayışı ortaya çıkmıştır. sivil mimaride yaptıkları su kemerleri, yollar ve hamamlar bugün bile ayaktadır.  Roma mimarisinin en önemli özelliği kemerlerin kullanılmasıdır. Yunan döneminde bilinmeyen kemer yapı tekniği Romalılarca her yapıya uygulandı ve bu konuda ustalaştılar. Bu yapıların en güzeli günümüze kadar gelen Pantehon’dur. Yani tanrıların tapınağı. Bu dönemin en ünlü yapıtlarından biri de Roma’daki Colosseum diye bilinen arenadır. (İ.S. 80)

Karnak tapınağı (Luxor)

Roma imparatorluğu, Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrıldığında Doğu Roma’nın başkenti istanbul oldu. Roma’nın Hıristiyanlığı kabulü ile dinsel tapınaklara yeni dinin istekleri doğrultusunda şekil verildi. 313 yılında imparator Konstantin dinsel özgürlük tanıdı ve hristiyanlık kabul edildi. Bu dönemde yapılan kiliselere Bazilika denilir. Dikdörgen, sütunlarla cevrili uzun bir salonun üstü tahta bir çatı ile kapatılıyordu. Bu dönemde kiliselerin içinde heykel ve resimlere yer verilip verilmeyeceği çok tartışılmış ve halkın çoğunun okuma yazma bilmeyişi nedeniyle, dini hikayelerin kiliseye resmedilmesinin halkın yeni dini algılaması ve benimsemesinin daha kolay olacağı benimsenmiş. bu benimseme sanatın gelişip yücelmesi için bir dönüm noktası olmuştur.

Roma imparatorluğunun yıkılması ile avrupa karanlık bir çağa girmiştir. Bu karanlık dönem 500-1000 yılını kapsar. Orta çağın başlaması ile yeni bir döneme girilmiş,

Notre Dame Katedrali (Paris)

kilisenin toplum hayatını eğemen olması ve güçlenmesi dini resim ve heykel sanatının gelişmesine neden olmuş ama getirdiği ağır koşullar ve yaşama biçimi toplumun gelişmesine engel olmuştur. Roma ve Yunanlılar tarafından barbar sayılan kuzeyli kavimler (Got, Vandal, Viking) ‘in savaş ve baskıları sanatın gelişmesindeki en önemli engeldi.

Ortaçağda kilise mimarisine büyük önem verildi. Kiliselerin çatı kısmının kapanması en önemli sorundu. Roma döneminin kubbe yapımı bilgileri zamanla yok olmuştu. Bu nedenle kilise kubbelerinin yapılmasında gotik tarz geliştirildi. Gotik tarzda payeler arasına çaprazlama kemerlerin veya kaburgaların atılması ve ortaya çıkan üçgen kesimlerin  sonradan doldurulması tekniğine dayanıyordu. Bu tarzda ilk yapı Durham katedralidir. (1093-1128) Gelişen sürede Gotik tarz yeni eklemelerle en muhteşem yapıya Notre Dame katedralinde ulaştı. (1163-1250) ortaçağın son dönemlerinde gotik Floransa katedrali’nin yapımı ile uğraşan Filippo Brunelleshi’den katedralin üstünün Roma dönemi bir kubbe ile örtmesini istediler. (1420-1436) Bunun için Brunelleshi Roma’ya giderek unutulan yapıların planlarını inceleyerek katedrale bir kubbe yaptı. Bu yapı ile Rönesans (yeniden doğuş) başlamış oldu. Brunelleshi aynı zamanda gelecek yapı ve sanatları derinden etkileyecek olan perspektif de yarattı. Bu döneme kadar nesnelerin geriledikçe küçüleceği prensibi bilinmiyordu.

Eski Roma’yı yeniden yaratma düşü tüm İtalya şehirlerinde kendini gösterdi. İtalyan ustaların mimari resim ve heykelde gösterdikleri başarı alp ötesi ülkelerde derin etkiler bıraktı. bu dönemin ustaları arasında Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Rafaello’yu sayabiliriz.

BAROK SANAT

Sanat tarihi birbirinden değişik üslupların birbirini izleyişinin tarihi olarak ele alınır. Antik Yunan, Kemerli Roma, sivri kemerli Gotik ve bunu aşan Rönesans gibi. Rönesansı izleyen döneme BAROK dönem denir. Antik Yunan ve Kutsal Roma imparatorluğunun yüceltildiği Rönesans döneminde sanat yapıtları mükemmele ulaşmıştı. Eleştirmenler bu dönemin sonunda klasik uslupla oynamayı ihanet olarak kabul ettiler ve sanatın katı kuralların hiçe saymakla suçladılar.. Bu yenilikleri aşğılamak için “Barok” kelimesini kullandılar. Barok Portekizce Barucco kelimesinden gelir. Düzensiz incilere verilen addı. Gülünç ve saçma anlamında da kullanılıyordu.

Sant Agnessi in Piazza Navona kilisesi

1575 yılında Roma’da Cizvit tarikatının Gesu kilisesinin mimar Giacomo della Porta (1541-1604) yaptı. Bu kilise ilk barok uslupla yapılan kilisedir. mimar dış cephede klasik mimarinin tüm yasalarını bir yana bırakarak çeşitlilik ve farklılık yaratmak için ortada geniş bir kubbe, yanda ise iki çan kulesi tüm görkemiyle yükselir. artık dış ve iç bölümlerde görkemlilik ve şatafat tüm olanaklarla kullanılmaya başlamıştır. Borromini (1599-1667) Sant Agnessi in Piazza Navona kilisesinde gösterişli bir etki yaratmak için iki yan paye kullanmış iç bölümlerde abatılı süslemeler kullanmıştır. Borromini bir kilisenen neşe, parlaklık, canlı ve hareket dolu görnümde olmasını istiyordu. Kilisenin içinin cenneti anımsatması ve gelen kişilerin bu görünümden etkilenmesini amaçlamıştı. Otaçağ Gotik kiliselerinin soğuk ve ciddi yapısı, barok süslemelerle canlı ve neşeli bir görünüm alıyordu. Katolik kilisesi kuzeyli protestanların aksine kiliselerin dış ve iç görünümlerine daha önem veriyor ve sanatçılardan daha fazla yararlanıyordu. gösterişsel etki yaratarak kilise içinde ve dışında bir görkemli bütünlük yaratma barok sanatın amacı olmuştur.

İtalyan sanatçılar 18. yüzyılda yaptıkları iç süslemelerle büyük üne kavuştular. bu alanda en ünlü isim venedikli Tiopolo’dur. (1696-1770) Venedikte bir konağa yaptığı Klopatra ve Antonius’u resmettiği yapıt çok ünlüdür.

Versailles Sarayı

Barok sanatın etkisi yalnızca Roma’da kiliselerde değil Avrupanın kral saraylarında ve şatolarında da etkisini göstermeye başlamıştı. Fransa’da XIV Louis Bernini’yi Paris’e çağırır ve yaptıracağı saray için fikirlerini alır. XIV Louis Versailles sarayını yapmaya başladığında, sarayın dış görünümünün Barok üslupla yapılmamasını karar alırlar. Çünkü Barok İtalyan’dır. İç süslemelerde ve yapıların bileştirmelerinde Barok sanatın tüm incelikleri ve görkemi kullanılır. Versailles Sarayı süsleyici ayrıntılarından çok, sonsuz büyüklüğü yüzünden Barok sayılır. Yapının her bir kanadına soyluluk ve yücelik kazandırmak için barok üsluptan yararlanmışlardır.  Savaşa gitmeden önce dualar edilen sarayın içindeki şapel barok süslemelerden oldukça faydalanmıştır. Şapel Aziz Louis’e adanmış ve 1710’da bitirilerek saraya en son yapı olarak eklenmiştir. İki katlı olan şapelde kraliyet ailesi ve asiller üst katta diğer saray görevlileri de alt katta otururak dua ederlerdi.

Versailles Sarayı şapeli

Versailles’den sonra artık avrupada krallar bunun gibi saraylarda oturmak istiyorlardı. Şatolar ve saraylar barok dönemin tüm olanaklarından faydalanmak istiyordu. Sanatçılar gerçek dışı etkileri taş ve mermerlere dökmekte gecikmediler aıvrupanın değişik şehirlerinde barok sanata göre yapıler yeniden dizayn edilmeye başlandı. Özellikle Avusturya, Bohemya, güney Almanya ve Fransa’da en güzel örnekleri görülür

Viyana barok dönemin en güzel örnekleriyle doludur. Hildebrant’ın (1668-1745) yaptığı Belvedere şatosu, mimar Fischer von Erlach’ın 17. yüzyılın ikinci yarısında yaptığı Viyana’daki Schönbrun Sarayı’nın cephesi simetrik bir düzen göstermekle birlikte, yan kanatların kademeli olarak öne alınışı ile cepheye Rönesans saraylarında görülmeyen bir hareket ve derinlik kazandırılmıştır.

Verilen davetler ve balolarda hayal dolu süslemeli binalara giren şatafatlı giysili insanlar devrin görünümünü tamalıyordu.

Dinsel mimari barok uslupun çarpıcı etkisinden yeterince yararlanıyor ve avrupanın degişik yerlerinde bu uslupta kiliseler inşa ediliyordu. İngiltere’de Barok uslup ile yapılan en önemlyi yapıt St. Paul katedralidir.(1675-1710) İngilteri’de kiliselerde inanç çağının baskın uslupu Gotik, tiyatrolarda ve kır evlerinde Barok, bakanlık binalarında İtalyan Rönesans uslupu kullanılıyordu.

Barok yapıların ceplerinde tanık olunan çabuk kavranamayan hareketli düzenlemeler, yapıların iç mekanlarında da görülür. Bohemyalı mimar Neumann’ın Würzburg Piskoposluk Sarayı’nın tören merdivenleri bunun en karakteristik örneklerinden biridir. Dörtgen iç mekan iki yandan diyagonal olarak yükselen merdivenlerle tavan ise boşlukta yüzen figürlerin oluşturduğu bir dekorla farkedilmez hale getirilmiştir.

Rönesans’ın tek kubbeli, merkezi planlı yapı tipi de Barok dönemde önemli bir değişime uğramıştır. Dört cepheli, haç planlı Rönesans formu, Venedik’in ünlü kilisesi Santa Maria della Salute’de çok cepheli bir görünüm kazanmış, Barok mimar Longhena bu cephelerin her birini bir başka biçimde düzenlerken, kubbeye geçişteki spiral volütlerle Rönesans’ın sert çizgilerini kırmayı amaçlamıştır.

San Agnese Kilisesi

Borromini’nin Roma’daki San Agnese Kilisesi tipik bir Barok kilisedir. Önündeki kalabalık heykel grubundan oluşan çeşme ise ünlü heykelci Berninin’nin yapıtıdır. Sanatçı Dört Nehir Çeşmesi adını taşıyan bu yapıtını küçük kaya parçalarının ortasına yerleştirilmiş eski bir Mısır obeliskinin çevresinde geliştirmiştir. Kaya yarıklarından dünyanın dört kıtasını simgeleyen dört nehrin, Tuna (Avrupa), Nil (Afrika), Ganj (Asya) ve Rio’nun (Amerika) suları fışkırır. Her nehrin alegorik figürlerle temsil edildiğini yapıtı kavramak için seyircinin dört bir yanı dolaşması gerekir. Barok sanatçılar kendi üsluplarını yalnız görkemli yapılarla değil, Roma kentinin çeşitli meydanlarına serpiştirdikleri bu tip çeşmelerle de yaygınlaştırmışlardır.

Azize Teresa'nın rüyası

Barok çağın en ünlü heykelcisi Bernini’dir. Roma meydanlarını süsleyen çeşmelerinde hareketli figür gruplarını etkili biçimde düzenlemekte üstüne yoktur. Ama yalnız çeşme yapımında değil, kiliselerin mihrap kompozisyonlarında olduğu gibi, tek ve ikili heykel yapımında da başarılı bir ustaydı. Sanatçı Roma’daki Santa Maria della Vittoria Kilisesi’nin mihrap nişinde yer alan ünlü kompozisyonunda Azize Theresa’nın dinsel duygular içinde kendinden geçişi konusunu işlemiştir. Azize ve melek figürleri bulutlar üzerinde durmaktadırlar. Melek elindeki oku azizenin göğsüne saplamak üzereyken yukarıdan üzerlerine tanrısal ışık demeti bir altın yağmuru gibi dökülmektedir. Burada tanrısal bir aşkın, azizenin Tanrı ile bütünleştiği mutlu anın o zamana kadar görülmedik canlı ve etkileyici bir sahne halinde verilişine tanık olunur. Zengin giysi kıvrımları göz alıcı bir dekor oluşturur ama bu ayrıntılar, figürlerin yüzlerindeki çarpıcı ifadenin ön plana geçmesine engel değildir.

Berrini 1616 tarihli Daphne ve Apollon Heykeli’nde (Galleria Borghese, Roma) ise Yunan mitolojisindeki ilginç bir konuyu ele almıştır. Bu yapıtta Daphne ile Apollon arasındaki serüvenin en dramatik anı verilmiştir. Efsaneye göre Daphne dayanılmaz güzellikte bir bakireydi. Kendisini Tanrıça Gaia’ya adadığı için erkeklerden kaçar. Daphne ile karışlaşan Apollon, ona bir anda vurulmuş ve peşine düşmüştür. Ama kızı yakaladığı sırada Daphne bir ağaça dönüşmüştür. Bu, bilinen defne ağacıdır. Çaresiz kalan Apollon defne ağacından dallar koparıp bir çelenk yapmış ve onu başından hiç çıkarmamıştır. Bu grup kompozisyonu Barok heykel sanatının en başarılı ürünlerinden biridir. Figürler arası bağlantılar, hareketlerdeki incelik ve uyum, heyecanlara eşlik eden soldan sağa yükseliş, heykelin başarısın sağlayan özelliklerdir. Bernini kırılgan taşı, süt beyaz mermeri inanılmaz bir beceriyle dantel gibi işlemiştir. Ama bu sadece el hünerine dayanan cansız bir tasvir değildir, mermer figürler sanki soluk alıp vermekte, olayın en heyecanlı anını seyirciye paylaşarak yaşamaktadırlar. Bu yapıtta Barok heykelin bir başka özelliği görülür: Artık heykel tek noktadan bakılarak değil, çevresinde dönüp dolaşılarak kavranan bir çok yönlülük de kazanmıştır.

Daphne ve Apollon

Bernini grup kompozisyonlarında olduğu kadar büst yapımında da ustaydı. 1651 yılında yaptığı I. Francesco’nun Portre Büstü’nde bu soylu kişiyi zengin dökümlü giysisi ve lüleli peruğuyla görkemli bir biçimde betimlemiştir. Öte yandan Francesco’nun yüzünün onun kişiliğini yansıtan bir gerçekçilikle işlendiği görülür. Bu yapıtta ince işçilik ile ifade gücünün tam bir uyumu söz konusudur. Bernini’nin büyüklüğü de buradadır.

Barok heykel sanatına bir başka örnek de Alman heykelci Andreas Schlüter’in atlı anıtıdır. Bu yapıt, Berlin Krallık Sarayı’nın önüne konulmak için yapılan, ama şimdi Charlottenburg Sarayı’nda bulunan Büyük Elektör Anıtı’dır. Anıt, Rönesans sanatçıları Donatello ve Verrocchio’nun atlı heykelleri ile karışlaştırılırsa bazı önemli ayrılıklar gösterir. Hepsi de görkemli yapıtlardır ama Rönesans’ın statik anıtsallığı burada dinamik bir görünüme dönüşmüştür. Atın yeleleri ve elektörün bol giysileri rüzgarla uçuşmakta, daha canlı bir görünüm yaratmaktadır. Anıtın kaidesine de Rönesans’ın sade anlatımından farklı olarak hareketli figür grupları yerleştirilmiş, dinamik etki bir kat daha güçlendirilmiştir.

Sistina şapeli

Barok resim sanatı da gerek duvar gerek tuval resminde Rönesans üslubundan önemli farklarla ayrılır. Yüksek Rönesans döneminde Michelangelo’nun Sistine şapeli tavanına yaptığı zengin kompozisyonda tavanın düz tonozu, gerçek mimari organlar etkisi uyandıran bölmelere ayrılmış ve bunların içine sayısız figürler yerleştirilmişti. Bunlar devingen figürler olmasına karışn, tavan yüzeyi açıkça algılanabiliyordu. Barok üsluptaki tavan resimlerinde de mimari çizimler söz konusudur. Ancak bunlar derinlik etkisi uyandıracak biçimde eğrilip bükülerek kaçış noktasına doğru yükselmekte, ortadaki hareketli figürler ise sanki gök boıluğunda uçuşmaktadır. Seyirci artık tavan yüzeyini farketmemekte, kapalı bir mekan içinde bulunduğunu unutmaktadır. Barok resmin duvar yüzeyini görünmez kılan, onları gökyüzünün sonsuzluğuna açan bu dönüştürümüne örnek olarak Roma’daki San Ignazio Kilisesi’nin orta mekanının tavanı gösterilebilir. Mimari çizimlerdeki kuvvetli perspektifle oluşan orta bölüm, kenarlarda uçuşan figürlerle birlikte bakışımızı derinliklere çekip götürmektedir.

Barok resmin doğuşunda Maniyerizm’in katkısını açıklayan bir örnek de Maniyerist sanatçı Tintoretto’nun Venedik’teki Son Akşam Yemeği (San Giorgio Maggiore) adlı resmidir. Leonardo da Vinci’nin Milano’daki aynı konulu yapıtından farklı özellikler taşır. Vinci’nin yapıtında yemek masası duvar düzlemine paralel olarak konulmuş, figürler ortada İsa, iki yanında eşit sayıda azizle sıkı bir simetri içine alınmıştı. Tintoretto’nun resminde ise diyagonal bir düzenleme söz konusudur. Gözümüz bu diyagonali izleyerek gerilere, İsa’nın ışıldayan haleli başına doğru kaymaktadır. Güçlü gölge-ışık karıştlığı içinde figürlerin konturları eriyip hareket bağıntılarıyla sağlanan dinamik bir bütünlük oluşmakta, güçlü bir dramatik etki seyirciyi bir anda kavramaktadır. Bütün bu özellikler Barok resmin de başlıca özellikleridir.

Caravaggio

Sanat tarihçileri 16. yüzyılın sonunda ün kazanan Caravaggio’yu Barok resmin babası sayarlar. Caravaggio kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden başarılı yapıtlarla bu tanımı hak etmiştir. İsa’nın Mezara Konuluşu (Vatikan) adlı yapıtında sağda ellerini acıyla kaldırmış azizeden başlayarak sola doğru kademeli olarak sıralanıp eğilen figürlerin hareketi, İsa’nın sarkan koluyla mezar taşına ulaşmaktadır. Hareket hem acıyı hem mezara konuluşu ifade etmekte, gerek ortadaki kırmızı şal gerek ustalıklı gölge-ışık kullanımı dramatik bir etki oluşturmaktadır. Caravaggio gerçekçi bir ressamdır. Çoğu birer işçi olan azizleri nasırlı ellerle ve çamurlu ayaklarla resimlemekten çekinmemiştir. Bu yüzden kiliseyle sık sık anlaşmazlığa düştüğü bilinir. Sanatçı Golyat’ın Başını Kesen Genç Davud (Gallerie Borghese, Roma) adlı resminde ise uyumlu hareketler, etkileyici yüz ifadeleri ve başarılı gölge-ışık kullanımıyla seyirciyi ürperten güçlü bir dramatik görünüm yaratmayı başarmıştır.

Golyat’ın Başını Kesen Genç Davud

Caravaggio’nun etkisi kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılmıştı. İtalya’da eğitim gören pek çok sanatçı onun yolunu seçmiştir. Bunlara “Caravaggistler” denir. Avrupalı sanatçılar, ustanın az sayıda yapıtını göremese de dört bir yana yayılan Caravaggistler onun üslubunu tanıtıyorlardı. Fransız sanatçısı Georges de la Tour da bunlardan biridir. Aziz Sebastion’a yas tutan azize Irene (Staatliches Museum, Berlin) adlı yapıtında Caravaggio’nun etkileri kolayca görülür. Tüm sahne azizenin tuttuğu çırayla aydınlatılmış. Bu yolla güçlü bir gölge-ışık karıştlığı yaratılmıştır. Figürlerin sağdan sola doğru kademeli olarak alçalışı da Caravaggio’nun İsa’nın Mezara Konuluşu adlı resmini anımsatmaktadır. Ne var ki, her güçlü sanatçı gibi Georges de la Tour da bu etkileri kendi ulusal ve kişisel sanat dünyası içinde eritip özümsemeyi bilmiş ve çok özgün yapıtlar ortaya koymuştur. De la Tour bir taşra sanatçısıydı, oysa yurttaşı Poussin İtalya’da eğitim görmüş, Paris’te yaşamıştır. Sanatçı Aziz Erasmus’un şehit edilişi (Vatikan Pinakothek) adlı yapıtında daha kalabalık bir kompozisyon içinde Caravaggio’nun bir başka özelliğinden, dramatik anlatım gücünden yararlanmıştır. Olayın en trajik anını işlemiş, ama bunu yüzde yüz kendine özgü bir üslupla yapmıştır.

17. yüzyıl ıspanyol Baroğu’nun en ünlü ustası ise bir saray ressamı olan Velazquez’dir. Çağdaşları tarafından “büyücü” diye adlandırılan sanatçının tablolarına yakından bakınca kalın renk lekelerinden başka bir şey görülmüyordu. Ama tablodan üç adım uzaklaşıldığında her şey belirginlik kazanıyor, figür bu teknikle sağlanan büyüleyici bir renk ve ışık titreşimiyle canlanıyor, sanki soluk almaya başlıyordu. Bu özelliği en iyi gösteren örneklerden biri de Kraliçe Mariana’nın Portresi’dir (Louvre, Paris).

Rubens

Rubens de Barok çağın uluslararası üne sahip ressamlarının başında gelir. Yaşamı boyunca oradan oraya çağrılmış, İspanya sarayından Anvers sarayına, oradan Fransa sarayına koşmuş durmuştur. Binlerce yapıt vermiş verimli bir sanatçı olan Rubens, atölyesinde zamanın ünlü ustalarını çalıştırırdı. Taslakları kendi hazırlayıp gerisini onlara bırakır, sonunda bir kaç düzeltme yapıp imzasını atmaktan çekinmezdi. Anvers Katedrali için hazırladığı İsa’nın Çarmıhtan indirilişi en tanınmış yapıtlarından biridir. İsa’nın aşağı doğru kayan vücudu onun anatomi bilgisini açıkça gösterir. Kalabalık kompozisyon, ışığın ustalıklı kullanımı ve başarılı hareket bağlantılarıyla organik bir bütünlüğe ulaşmakta, amaçlanan dramatik etki sağlanmaktadır. İbrahim Peygamber’in  oğlunu kurban edişi adlı yapıtında ise figürlerin aşağıdan görünüşü seyircide şaşırtıcı bir etki uyandırır. Figürler sanki yanlardan ortaya doğru hızla dönen bir burgaç hareketinin içinde dönüp savrulmaktadır. Yine Rubens’in bir başka görkemli yapıtı ise Lanetlilerin Cehenneme Düşüşü’dür (Alte Pinakothek, Munich). Büyük kompozisyonların ressamı olan Rubens, ustalığını ve hayal gücünün zenginliğini en çok bu tip kompozisyonlarında dile getiriyordu. Bu yapıtında alevlerin kızıllaştırdığı ürpertici bir ortamda sayısız figürün salkım salkım cehennem kuyusuna yuvarlanışına tanık olunur. Değişik durumdaki her bir figür, ustanın insan anatomisini resmetmekteki başarısının bir başka belgesi gibidir.

17. yüzyıl Hollandası’nda resim sanatı altın çağını yaşamaktaydı. Deniz ticareti ile zenginleşen Protestan Hollanda’da sanat koruyuculuğu saray ve kilisenin egemenliğinden çıkmış, burjuva sınıfına kaymıştı. Aşırı zenginleşen tüccarlar soylulara özenip konaklarını tablolarla süslüyorlardı. Ama sanat eğitimleri düşük olduğu için daha çok konularla ilgileniyorlardı. Kimi çiçek resmi, kimi meyva resmi istiyordu. Toprak sahipleri köy manzaralarından, deniz tacirleri deniz manzaralarından hoşlanıyorlardı. Sakin aile yaşamını yansıtan sahneler de en çok aranan konulardandı. Böylece değişik istekleri karışlayan, her konuda ayrı ayrı uzmanlaşan pekçok ressam ortaya çıkmıştı. Bu uzmanlık dallarının arasında portreciliğin özel bir yeri vardı. Burjuva insanı da soylular gibi portrelerini yaptırarak geleceğe kalmak hevesine kapılmıştı. Frans Hals bu dalda çalışan ressamların başında gelir. Sanatçı Velazquez gibi kalın fırça vuruşlarıyla çalışır. Böylece resimlediği portreler sanki canlışmış gibi kıpırdanıp titreşirler. Bu dönemde bazı dernek yöneticileri de grup portreleri yaptırıyorlardı. Frans Hals bu konuda da uzmandı. Öksüzler Yurdu Kadın Yöneticileri (Frans Hals Museum, Haarlem) adlı yapıtı, onun grup portreciliğindeki başarısını gözler önüne serer.

Anatomi Dersi

17. yüzyıl Hollanda resim sanatının en ünlü sanatçısı olan Rembrandt’ın herkesçe bilinen Anatomi Dersi (Mauritshuis, The Hague) adlı yapıtı da aslında bir dersi değil, Amsterdam’ın Cerrahlar Loncası üyelerini göstermektedir. Sanatçının Gece Devriyesi (Rijksmuseum, Amsterdam) adlı yapıtı da yanlış tanımlanmış, tablo zamanla karardığı için bir gece resmi sanılmıştır. Oysa yapıt kenti koruyan milis birliği üyelerini gündüz gözüyle betimleyen bir grup portresidir. Rembrandt yaşadığı burjuva çevresinin beğenisine kendini kaptırmamış, belli bir uzmanlık dalıyla kendini sınırlamaya razı olmamıştır. Son yıllarını yoksulluk içinde geçirmek pahasına piyasa ressamı olmaya yanaşmamıştır. Az sayıdaki dostları da daha çok açık görüşlü din adamlarıyla klasik kültürü özümsemiş hümanistlerdi. Sanatçının yapıtlarında dini konular ağır basar. Tevrat’tan ve İncil’den alınmış sahneleri derin bir dini duyarlık, insancıl bir sıcaklık ve şefkatle işlemiştir. Sevgi konusunu da kutsal bağlılık inancıyla ele almıştır. Peygamber Yakub’un Yusuf’un Oğullarını adlı yapıtında da aynı inanç sıcaklığını duyurmak istemiştir.

Rembrandt renkten çok bir ışık ressamıdır. Birkaç rengin, kırmızı, sarı ve kahverenginin değişik tonlarıyla yetinmiştir. Kutsal Kitap’ta yer alan parasını har vurup harman savuran Müsrif Oğulun Baba Ocağına Dönüşü’nü (Hermitage, Leningrad) gösteren resminde, ailenin şefkatlı havası daha çok ışığın ve hareketin ifadeci kullanımıyla sağlanmıştır. Rembrandt’ın bir başka özelliği de dramatik olayları Caravaggio gibi en şiddetli anında ele alıp ani bir etki sağlamaktan kaçınmasıdır. Peygamber Musa’nın Tanrı’dan aldığı on emri taşıyan tabletleri yere çalmak için kaldırışını gösteren resmi (Gemaldegalerie, Berlin) bu özelliği açıkça vurgular. ınançla dönen Musa’nın kavmini altın buzağıya tapınırken buluşu, onu büyük bir öfkeye ve umutsuzluğa düşürmüştü. Sanatçı burada öfkenin şiddetinden çok umutsuzluğun içe işleyen acısını vermek istemiş, kalıcı etkiyi yeğlemiştir.

Rembrandt aynı zamanda, belki de öncelikle erişilmez bir portre ressamıydı. Ünlü yapıtı Miğferli Adam’da* (Dahlem Gallery, Berlin) model olarak kardeşini resmetmişti. Ama bu sıradan bir asker portresinden öte, türlü deneyimlerle iç dünyasını zenginleştirmiş bir kişinin düşünceli anlatımı düzeyine ulaşmış bir portredir. Çelik yakalık ve miğferdeki altın yaldızın ışıltıları bu iç anlatıma daha bir güç katmaktadır. Rembrandt gençliğinden beri sık sık kendi portresini de yapmıştır. Bunların sayısı elli kadardır. Kendisini neden bu kadar çok betimlediği ve neyi amaçladığı sorularının yanıtı yanılmıyorsak şudur: kendini arıyordu Rembrandt.

Yıl yıl, dönem dönem kendi iç dünyasını tanımaya, iç yaşamının bir çeşit günlüğünü tutmaya çalışıyordu anlaşılan...

* Son araştırmalar, bu resmin Rembrandt’a değil de, onun atölyesinde çalışmış olan bir sanatçıya ait olduğunu ortaya koymaktadır.

 

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 14
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 2381
Kayıt tarihi
: 02.03.12
 
 

1977 Marmara Üniv. İletişim Fakültesi mezunu. Slow Food/ Fikir Sahibi Damaklar üyesi. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster