Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Şubat '09

 
Kategori
Aile
Okunma Sayısı
258
 

Başlıksız başlık

Başlıksız başlık
 

Birgün dinecek gözyaşlarım biliyorum. Dİndiği vakit gözlerimin gülecek hali kalacak mı bunu merak ediyorum sadece. Hayat hep bir sürünceme. Hep koşuştuma içindeyken sürekli birşeyleri bekleme. Sessiz sessiz içime akıttığım gözyaşlarım hiçbirşeye çare olmuyor, olmayacak biliyorum. Kimsenin gözyaşlarımı umursadığı olmadı bugüne kadar, bundan sonrasında da hayatıma dahil olacak ya da olan kişilerin gözyaşlarımı ciddiye almasını beklemiyorum çünkü, herkesin bu yaşları akıtmam için kendileirne göre geçerli bir nedenleri hep vardı ve olacak. Yaşamım boyunca hiçkimseden az ya da çok hiçbir beklentim olmadı, hep tırnağım varsa başımı kaşıdım, kendi işimi kendi imkanlarım doğrultusunda tek başıma hallettim. Hayat herkese her zaman çok kolay bir yaşam sunmuyor ne yazık ki. Kavgalarım, kırgınlıklarım, kızgınlıklarım, gidişlerim-gelişlerim, kahkalarım, gözyaşlarım oldu herkes gibi. Ama herkesten farklı olan kısmı hepsinde de yalnız oluşumdu.
En büyük acımı 18`imde anneannemi kaybettiğimde yaşadım. Sonrasında hep ölümden hem çok korktum hem de hiç korkmadım ki artık kaybettiğimde bu denli üzüleceğim birisi kalmamıştı. Ancak bunun dışında hep bir ölüm korkusu yaşadım içimde. O zamanlar düşünürdüm kendi kendime "acaba 30 yaşına geldiğimde hala bugünkü gibi anneannem için ağlıyor olacak mıyım yoksa herkesin ölümlere yıllar sonra baktığı gibi normal bir gözle bakarak rahmetli diye mi bahsedeceğim" diye. Ve bu rahmetli diye bahsetme düşüncesi hep korkuttu beni çünkü bir rahmetli kelimesiyle özetlenip geçilecek bir kadın değildi benim anneannem. Canımdı, içimdi, herşeyimdi... Şimdi 35 yaşındayım bugün hala ilk günün acı var oluyor yüreğimde, kalbimin çizildiğini hissediyorum ne zaman O`nun olmadığını düşünsem. Çok ağladım, herkes gözyaşlarım için zamanla geçer dedi, çok kızdım bunu söyleyenlere, umursamıyorlardı çünkü ne beni ne de anneannemi. Sonra birgün annemin boğazı ağrıyordu, doktora gittik, randevumuza 5 dakika filan kalmıştı, Ege Üniversitesinin arka kapısından girdik içeri, 3. kata çıkmamız söylendi Bülent Bey`le olan randevumuz için, o kocaman koridoru yürüyorduk ki annem birden fenalaştı, hastanenin içine zorla sokabildiğim annem orada elleri elimde gözü gözümde titreyerek, sanki hastaneden çıkınca ve gelecek yıllarda yapılacak başka hiçbir işimiz yokmuş gibi öldü. Evet ölüm bu kadar basitti işte. Yaşamın aksine...Bunu kardeşime, teyzeme ve diğer gerekli kişilere haber verme işi ne yazık ki bana düştü. Annemin ölümünü kabullenmek ise elleri elimde öldüğünden olsa gerek daha kolay oldu. Hayır üzerinden 8 sene geçti hala anlayabilmiş değilim hem sadece boğaz ağrısı için git, hem de hastanenin göbeğinde öl! Olacak iş değil. 27 yaşındaydım ve o güne kadar hiçbir iş yapmamış, el bebek gül bebek büyütülmüştüm. Hoop bütün ev işleri, faturalar, evin idaresi başıma kalmıştı. Kardeşim annemin ölümünden iki ay sonra askere gitti kaldım mı yapayalnız. Kendi kendime idare etmeyi öğreniyordum yavaş yavaş. Çocukluğumdan beri sahip olduğum başına buyruk, dikbaşlı halim kimseye ihtiyaç duymadan yaşamamı kolaylaştırıyordu. İnatçıydım, tuttuğumu koparırdım, istersem yapardım ve çektiğim acıyı sıkıntıyı kimseye göstermezdim. Herkesin benim hakkımda ortak noktada buluştuğu tek düşünce "vurdumduymaz" oluşumdu. Eğer öyle görünmeseydim bu hayatı kaldırmayı kolaylaştıramazdım. An geldi kapadım kendimi eve zil çaldığında açmadım, telefonlara çıkmadım çünkü çıkarsam güçsüzlüğümle karşılaşırlardı ki işime gelmezdi. Aradan üç sene geçti 30. doğumgünümü babamla beraber çok güzel bir akşam yemeği yiyerek geçirdik ben, kardeşim, babamın başka bir kadından olan son çocuğu ve babamın o zamanlar beraber olduğu kadınla beraber. Ne acıdır ki babamın tüm kadınlarını ve çocuklarını tanıyan tek çocuğu da benim, "vurdumduymazım" ya belki o yüzden hiçbir sakınca görülmemiştir. Herneyse sevgili manyak babamın evine geceye devam etmek üzere döndüğümüzde konu nereden geldiyse "ben hiçbir çocuğuma bakmak zorunda değilim" dedi birdenbire. Evet değildi ama bugüne dek zaten bakmamıştı, en azından benim anneme ve kardeşimle bana herhangi maddi bir desteği olmamıştı ki tirilyonlar içinde yüzüyordu. Ancak kalkıp da bunu dillendirmesi hoş değildi." Bakmak zorundasın" dedim "eğer annemle beraber yaşıyor olsaydın ve ben yine evlenmemiş olsaydım bana bakmak zorundaydın ve bunu bu şekilde dile getiremeyecektin" dedim. İnatlaştı, Bak devlete ispat ettiririm bakmak zorunda olduğunu dedim inanmadı. Benimle inatlaşmaması gerektiğini ilmiyordu çünkü hiç birarada yaşamamıştık. Ertesi gün soluğu, elimde durumu kısaca özetleyen bir dilekçeyle aile mahkemesinde aldım. Çalışmıyordum ve bana bakmak zorundaydı. Mahkeme ilamı eline geçtiğinde kardeşime "bu deli en yapmaya çalışıyor" demiş. Onu bile umursamamıştı. Mahkeme 2 sene sürdü bu arada babamla görüşmeye devam ettim ve istanbul`a yerleştim. Görüşmelerimiz boyunca hiçbir şekilde mahkemeden söz etmiyorduk fakat davamdan vazgeçmiş değildim. Sonra bir gün babam kanser oldu önce amcamlar öğrendiler ve beni davamdan vazgeçirmeye çalıştılar, niyetleri ben davadan vazgeçince kaçıracakları malları daha kolay kaçırabilmekti. Ve davadan hemen vazgeçmem isteniyordu çünkü öğrendiklerine göre babam en fazla 20 gün yaşardı. Fakat bu arada bizelere babanız hasta diyen de yoktu. Babam teşhisten sonra 8 ay daha yaşadı ve ben babama ölmeden bana bakmak zorunda olduğunu devlet kanalıyla ispatladım. Ölmeden bunu gördü, öğrendi en azından. Sonra birgün ben istanbuldayken hastanede çalışan bir arkadaşımdan babamın öldüğünün haberini aldım, kimse haber vermemişti bana, atladım uçağa cenazesine yetiştim. Sonrası daha kolay mıydı yoksa daha mı zor oldu henüz kestiremiyorum çünkü giderken bile aptal bir vasiyetname yazarak gitmişti ve hala o vasiyetname davasında, mal bölüşme davalarında boy gösteriyoruz.
Bütün bunlar olurken yaşamıma bir sene öncesinde, yıllar öncesinden kalan birisi girdi. Yarım kalan şeyleri sevmiyorduk sanırım ki tamamlamaya karar verdik ve birbirimizin ışığı olduk. Herşey güzel giderken birgün evde kendimi kötü hissetmeye başladım, yalnızdım, yapacak hiçbirşeyim yoktu herşeyi kırmak, dökmek kendime zarar vermek istiyordum. Ama bunu canı gnülden istemiyor olacaktım ki soluğu bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde aldım. Ben iyi değilim durumum böyle böyle beni yatırın diyerek içeri girdim. Tam bir hafta boyunca bakırköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde yattım. O günlerde kim bana ne kadar dost kim ne kadar değil daha iyi görebildim. Ertesi gün beni çıkarabileceklerini söylediklerinde soyadımın tuttuğu kimse olmadığından ve kardeşime de haber verilmesini istemediğimden kalışım artık hastanenin pes edip beni salıvermelerine kadar uzadı. Bir haftada benden bıktılar. Çünkü onlara göre hasta değildim ve doktorlarla onların dilinden konuşarak anlaşabiliyordum. Hastanedeyken konservatuarda öğretmen olan bir müzisyen arkadaşım oldu. Manik depresif teşhisi konmuştu, ikimiz de halimizden gayet memnun hastanede bir aşağı bir yukarı yürüyerek vaktimizi geçirdik.Şimdi ikimiz de çok iyiyiz. Ben artık kırıp dökme isteğiyle dolup taşmıyorum, O da mania krizine girip paralarını har vurup harman savurmuyor. Hastane günlerim güzeldi değişik insanlar gördüm, adını içeriğini gayet iyi bildiğim hastalıkların hastalarıyla iç içeydim ve oraya kendi ayağımla gittiğim için hiçbir zmaan pişmanlık duymadım, duymayacağım. Zaten ben asla yaptıklarımdan pişmanlık duymam yapmadıklarımdan pişmanlık duymaktan korkar ve bana zarar verecek birşey olsa da yaparım. Keşke yapsaydım diye yıllarca düşüneceğime, kendim istedim ve yaptım çekeceğim demek daha çok uyuyor bana. Hastaneye gidip yattığım için, sonraki mutlu zamanlarımda mutlu anlarımı anlattığımda "hadi hadi önce bakırköy günlerini anlat sen" diyen, kendi akıllarınca beni aşşağılayan insanlar oldu. Onlar hastaneye yatmadıkları için hasta değilllerdi ve böyle bir sözde aşşağılamayı kendilerine hak görüyorlardı haliyle.Burada o günlerimi anlatarak en azından merak edenlere ve hala bir şekilde saldıran insanlara da cevap verdim en azından. Olsun takmıyorum ben umarsız bir vurdumduymazım.
Şu an yine gözyaşlarım klavyeye damlıyor sessiz sessiz iç çekerek gelmişime geçmişime ağlıyorum. Birgün bembeyaz bir sayfaya uyanacağım biliyorum yine anneannemi özlüyor olacağım, yine annem elimde ölmüş olacak, ve ben babama hala kızgın olacağım ama bunların hepsini birgün kabullenmiş olacağım. Belki o gün gözlerim bugün sönmeden önceki gibi parlamaya başlar.
Şimdi bütün bunları yaşamış 35 yaşına 20 günü kalmış bir insan hıçkıra hıçkıra ağlasa kim umursar, ya da kimse umursamazsa bu insan onları umursar mı.?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 12
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 517
Kayıt tarihi
: 03.02.09
 
 

1974 İzmir doğumluyum, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi mezunuyum. Çalışmıyorum. Bekarım çok s..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster