Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Kasım '14

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
51
 

Bavê min sen, Kobanê’ye savaşa gitmeden önce…

Keşke barışın, demokrasinin   “döndün ya…”, “gula min, çokkk özlemişim”’in bedeli bu kadar ağır, bu kadar ölümcül olmasaydı; yıllara ömrümüzü nasıl tükettiysek bu topraklarda, bütün yeryüzünde öyle tükettik ‘demektir’i nakşettiğinde, gidene ‘gitme’ diyemediğin Dünya da biter, bazen.

‘Gitme’ diyemediğin o güzel gülüşlü kadınlar, erkekler; hayata, sevdaya dair her şeyi yarıda bırakıp, gittiler işte. Bir yaşamak vardı onlar gitmeden önce; bir çocuğunağlayışında, bir vapur düdüğünde,  arşınlanan Beşiktaş sokaklarında, bir simit tezgâhında, sonbahar rüzgârlarında. Bir yaşamak vardı; içinde ufacıcık da olsa umut barındıran; sen Dayika min, sen Bırayê min Kobanê’ye savaşmaya gitmeden önce.

 

2014’te öngörüsü, vizyonu 1930’larda gezinen Türkiye’de; 30 yıl dile kolay tam 30 yıl; evladını savaşta yitirenler  “ölmesin, kimse ölmesin “le ayaklansa  çok şey değişirdi diyordun ya Pîrîka min; akla gelecek her türlü caniliği  yapan;  kafa kesen, çarmıha geren, köle pazarında kadın satan DAİŞ’e karşı  “senin değil” denilemeyecek bir savaşa gitmek isteyeni, durdurabilir miydi ki kelimeler?

Savaş! Etnik kimlikleri, kültürleri, inancı, hayalleri  yok edemeyeceğini kavratacak, kavrayacak…cana kastettiğinden hiç bir ordunun, silahlı hiç bir örgütün de masum kalamayacağını gösterecek kadar çok savaş görmüş  bu dünyada; ”niye, neden böyle oldu, oluyor ”un ardına bile düşemiyor insan,  zihni hep  Kobanê’ye savaşmaya  gidenlerdeyken.

Biliyorsunuz değil mi, ekranlarda patlayan alev toplarıyla yükselen kara dumanları, ışık huzmesi mermileri, tepelerde bayrakların el değiştirmesini gösterideymişçesine izlediğiniz ânlarda; gençler, yaşlılar, çocuklar ölüyordu, öldü Kobane’de, Irak’ta, Suriye’de. Kim bilir de kimin evinin telefonu çaldı, kimin kapısı vuruldu.

Bilirsiniz işte, ardı haber can yakacağından açmaya cesaret edilemeyen o telefon,  o kapı bir başka çalar. Çok geçmeden  nette,  TV kanalları arasında dolanır ya da birinden duyarsınız  belki bir, iki ay önce aynı dolmuş, otobüs durağında karşılaştığınız,  belki  aynı diziyi seyredip aynı yazarı okuduğunuz  Onların;  Hebun Serhad (18), Behzat Yıldırım (22)ların, Vahap Güvenlerin Kobani’de öldüğünü. 

Peki,  sınır tanımaz vicdanın sahipleri; Paramaz Kızılbaş, Delila Gever, Cennet Baba’nın öldüğünü duyunca canınız yandı mı? Yoksa dün de olduğu gibi bugünde; komünistlerin, devrimcilerin, Mustafa Suphiler, Deniz Gezmişler,  Mazlum Doğanların, Paramaz Kızılbaşların idealleri uğruna ölümü göze almalarına “yazık ettiler hayatlarına… yla” değer mi biçtiniz, yine.

Halbuki, dünde, bugünde ötekileştirilen, tutsak bir hayatı reddeden; Diyarbakır cezaevinde  “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek”le kendini  yakan Ferhatları, Necmileri; teslim olmaktansa bedenini kayalardan aşağıya atan Gülnaz Karataşları  hayatlarından vazgeçiren ölüme eş  yaşamı dayatmış  bir Türkiye utancınız  olabilseydi, öldüremeyeceklerdi; Uğur Kaymazları, Ali İsmail Korkmazları,  Kadriye Ortakayaları, Somalı, Ermenekli madencileri de.

Bırakın utanç duymayı; tapınılan Türk müesses nizamı öylesine kimliksizleştirmiştir ki insanları, yıllarca, DAİŞ vahşetine benzer kötülüklerle vatanlarından, evlerinden sürülen, katliamlara işkencelere,  darağaçlarına maruz bırakılan yanı başlarındaki Ermeni, Rum, Kürt, Alevi, Hristiyan ve Süryanilerin, devrimcilerin, mütedeyyinlerin acılarından belki  varlığından bile habersizdiler. 

Ve Onlar; Denizler, Mazlumlar, Delilalar devletin Kemalist ideolojisinin onayladığı etnik kökenin,  dilin, ibadetin, düşüncenin dışındaki farklı her şeyin suç sayılması,  gelirde, adalette eşitsizlik can bezdirince sırf kardeşleri, çocukları, gelecek kuşaklar da ölümü çıkar yol görmesinler diye vazgeçtiler gencecik hayatlarından.

Üstelikte, ülkedeki servetin %77.7’sinin en zengin %10’nun elinde bulunduğu çarpık, ırkçı düzenle bütünleştirilen çoğunluk gibi belki Onların da; en büyük amacı bir ev, araba, yazlık, İtalya’ya tur; en büyük efkarı sevgilisinden ayrılmak;  en büyük korkusu koltuğunu, işini kaybetmek; en büyük sosyal ilişkisi  “boş ver takma, aslında sen yoksun zaten”i Tweetlemek, laf olsun diye Facebookta profil değiştirmek; Asmalı Mescitte “Ey hilal bakışlım”ı söyleyip,  Ahmet Hakan, “bu tarz benim”  muhabbetini selfieyecekleri bir hayatları olabilecekken.

Ki bu çoğunluk özgürlüğün, demokrasinin, farklılığın, bireyin  kutsandığı sansürün, faşizmin, yolsuzluğun yerildiği hayatlarını;1789’da Fransız devrimine ön ayak Parislilerin, 1886 1 Mayısında kölece çalışmaya karşı yürüyen Chicagolu işçilerin,  diktatör  Diaz’la Huerta’ya ayaklanan Meksikalı Zapata’nın, İspanyada “No Pasaran”la savaşmış enternasyonal tugaydakilerin, Hitlerin sonunu hazırlayan Stalingradlıların, Martin Luther King’in,  adını bildiğimiz, bilmediğimiz onlarca  iyi, cesur  insanın  vazgeçtikleri hayatlarına borçlu olduklarının farkında  bile  değildirler. 

Çoğunluk; “Kobani’de sivil kalmadı ki”yle kimin ölmesi gerektiğine karar veren “TANRI”lar şu ânda da; bugün neyi savunduklarını değil nasıl savunduklarını konuştuğumuz Stalingradlılar, Bosnalılar gibi DAİŞ’le savaşan Kobanililerin; insanlara vatanlarını, evlerini terk ettiren soykırımla karşılaşmayacakları bir Ortadoğu uğruna hayatlarını ortaya koyduklarının ayrımında değildir.

Onun için Kobani ölüm kalım savaşındayken mazlumları birbiriyle vuruşturma hedefli şark kurnazlığını  “ gündemde niye hep Kobani, niye Halep değil”le örtme çabasındaki Ey Türkiye Cumhuriyeti devleti! sen ne yaptığını biliyor musun?

Gazze’nin,  Somali’nin,  Myanmar’ın yardımına koşmuş senne yaptınbiliyor musun? Son model silahlarla sınırına 50 km uzaktaki Kobani’ye saldırınca DAİŞ  “akrabalarımın evlerini, topraklarını savunmaları için silaha ihtiyaçları var, yardım koridoru aç”la ilk sana koşan vatandaşın Kürtleri en zor anında yalnız bırakarak,olmasa da eğreti duran bir kardeşliğin hikâyesini sonlandırdın.

Yetmedi,  yerden yere vurduğun emperyalist John Kerry  “IŞİD’e karşı savaşan bir halka sırtımızı dönmek sorumsuzca ve ahlaki açıdan zor bir durum olurdu..” derken, sen  “Kobani düştü, düşüyor ” beyanınla  Kürtlerle arandaki  bütün sorunları çözme fırsatını da  kaçırdın.

Sana kalsaydı insanlığını, vicdanını lekeleyen PKK’ya, PYD’ye nefretine yenik aklınıntakdirini kazanmak için bazen haklı olarak ikiyüzlülükle,  bazen de  “ emperyal çıkarları için yapmayacakları yoktur”la suçladığın ABD, Avrupa; şeriatçı DAİŞ’in soykırım yaptığı Êzidilere, Kürtlere, Türkmenlere yardım etmeyip, öldürülmelerini seyredecekti. 

Ama, olmadı. Bu defa daizlediğin politikaların hezimetini gizleyeceğine inandığından, 1960,70,80,90 yıllarında yapılan darbelerin en  önce “bizim çocuklar iyi iş becerdi ”yle  ABD’ye kriptolandığını  unutup, Ortadoğu’da  halklara kan kusturan despot yönetimleri yıllarcadesteklemişABD’ye maşa”, “Amerikancı” olmakla itham ederek değersizleştirmeye çalıştın;seküler Kürtleri.

Her zaman ABD’yle stratejik ortaklığını dillendirmekten kaçınmayan sen Ey devlet en, ennnnn Amerikancılardan olmasaydın,  aylarca “hayır” dedikten sonra dünyanın gözü önünde ABD baskısıyla Kobani’ye gitmesi için Peşmergenin topraklarını kullanmasına izin verir miydin?

Şimdi hangi insan, hangi vicdan unutur ya da niye unutsun düşmanı  DAİŞ şehrini dört bir yandan kuşatmış,  öldürülmek üzereyken de kardeşi, evladı, akrabası yardımına koşanı.  Kobani’de, Irak’ta yüzde yüz haklı bir varoluş savaşı veren Kürtlere yardım edene ”Biji serok Obama”yla seslenilmesine kızacağına önce niye  “Biji Türkiye“ dedirtemediğini bir  düşün Ey devlet!

Ve Onlar; Kobani’nin yıkık bir duvarına “Biz yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz…” yazanlar, savaşa gittikten sonradır; kurduğun cümlenin başını unutturacakher şey; “neden”, “nasıl”,  “niye”li cevapsız sorular, bir fotoğrafa, boşluğa saatlerce takılan bakışlar.

Ne yazık ki 1789’un şiarı özgürlük, eşitlik, kardeşlik uğruna; vatanı, inançları uğruna; öldürmek, ölmek zorunda bırakıldığımız bu dünya düzeninin  hâlâ insanlığın istediği  ‘o düzen” olmadığını sizce de anlatmadı mı…evladının, Hevalının, sevdalısının koynuna bıraktığı çocukluğunu, gençliğiniyaşadığı sürece gömemeyecek bir anne, bir yoldaş, bir sevgili . Barış mı; öyle eski bir kelime, işte. öyle işte.. öyle işte…..

22.11.2014

Gülsen FEROĞLU

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 33
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 441
Kayıt tarihi
: 08.11.06
 
 

Ekonomi mezunuyum ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster