Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Ağustos '18

 
Kategori
Eğitim
Okunma Sayısı
193
 

Baykan’ın Minar Köyünden Siirt’e Siirt’ten Dicle’ye, Dicle’den Almanya’ya

Baykan’ın Minar Köyünden Siirt’e Siirt’ten Dicle’ye, Dicle’den Almanya’ya
 

1960’lı yılların ilk yarısı… Diyarbakır’ın ilçesi Ergani’deki, eski bir Köy Enstitüsü olan Dicle Öğretmen Okulu’ndaki yaklaşık 800 öğrenciden biri de Necmettin Çivilibal

Siirt’e bağlı Baykan ilçesinin yeni adı Dilektepe olan Minar köyünden… Dicle’deki öğrencilerin yaklaşık yüzde 80’i gibi onun ana dili de Kürtçe’dir.

Genel olarak o bölgenin birçok çocuğu gibi, ilkokula gidinceye kadar Türkçe tek sözcük bilmez.

Bugün, hepsi de başarılı olmuş pek çok değerli öğrencim gibi, Çivilibal’ı da 1961-1964 yılları arasında üç yıl görev yaptığım Dicle’de tanımıştım.

“Vefa” duygusunun öldüğünü, “vefa”nın yalnızca İstanbul’da bir semt olduğunu düşünürsünüz; öyle mi?

Yaşadığınız pek çok olumsuzluk sonucu böyle düşünmekte haklı olabilirsiniz ama Anadolu insanının gönlünde hâlâ capcanlı yaşıyor vefa duygusu. Özellikle de Güneydoğu ve Orta Anadolu’da.

Öyle olmasaydı, 54 yıl önce bazılarıyla yalnızca bir yıl, birçoğu ile de 2-3 yıl birlikte olduğum o gencecik köylü çocukları, sık sık ne diye arayıp dursunlar beni?

Anadolu insanının bu güzel ve özel yaradılışını bir kenara bırakıp gelelim biz şimdi Necmettin Çivilibal’a.

Baykan’dan Çivilibal’la birlikte, yazılı ve sözlü sınavı kazanarak Dicle’ye gelip okula kaydolan arkadaşlarından birkaçını, 2-3 yıl içinde, “Bu çocuk okuyamaz; bu çocuk öğretmen olamaz.” diye eline bir “belge” verip geri gönderir okul.

Necmettin Çivilibal, gerek öğrenci iken, gerekse öğretmen olduktan sonra, onları her görüşünde yüreği cız eder hep. Üzülür, utanır, sıkılır: “Onların ne eksiği vardı benden?” diye sorar kendine.

Yanıtı şudur, bu sorunun:

“Hayır, hiçbir eksiklikleri yoktu. Aksine, fazlalıkları vardı. Biri, çok daha güzel resim yapardı benden. Öteki, o kadar güzel türkü söylerdi ki! Ya Hasan? O’nun beden eğitimindeki yeteneğini gördükçe, hepimizin bir karış açık kalırdı ağzı. Onların üstün yeteneklerini nasıl harcadı; niçin harcadı bu okul, bu sistem?”

Oysa 1940’larda Köy Enstitüsü adıyla kurulan bu okullar, hiçbir çocuğu harcamamış, her öğrenciyi yeteneğine göre yetiştirip yararlı ve saygın bir insan olarak kazandırmıştır topluma.

Bunu çok iyi bilen Çivilibal, “Şirvan İlköğretim Müdürü” iken, öğretmen arkadaşlarına özellikle, “Her öğrencinin farklı bir değer olduğunu, her çocuğun var olan yeteneğine göre yetiştirilmesi gerektiğini” anımsatır sürekli.

Almanya’da 22 yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra yurda dönen Çivilibal“Ben artık emekli oldum. Unumu eledim, eleğimi duvara astım. Yeter, onca yıl okuyup yazdığım. Ben görevimi yaptım. Benden sonrası beni ilgilendirmez.” demez, diyemez.

Okumaya, düşünmeye, sorunlara çözüm üretmeye devam eder.

Bana gönderdiği 10 sayfalık “Eğitim Sistemi” adlı bir “rapor” ya da bir “öneri” var elimde. Bakınız, eğitimin amacını nasıl belirliyor, bu öğretmen eğitimcimiz:

“Bireyin sahip olduğu yeteneklerini, en iyi şekilde kullanabilecek düzeye getirmek”

Evet, aynen katılırım. Gerçekten de eğitimin temel felsefesi bu olmalı. Her ders bu temel üzerine kurulmalı. Her öğretmen, her dersinde bu hedefi gözetmeli. Böyle olursa eğer, dünya çapında matematikçi de yetişir bizde, ressam da, müzisyen de, sporcu da…

Yeter ki, matematik ve fizikte yetersiz diye başka alanlarda çok yetenekli çocuklarımıza kıymayalım. Yeter ki, matematik ve fizikte çok başarılı gençlerimizi dil, din, felsefe ve sanat derslerinde yetersiz diye harcamayalım.

Eğitimin ikinci ve en önemli amacının da, “Kişinin ülkemiz gerçeklerine ve yeteneğine göre bir iş bulması” olarak saptamış; Çivilibal. Diyor ki gerekçesinde:

“Her yıl, üniversite sınavına giriyor; yüz binlerce gencimiz. Sınavı kazanıp bir fakülte ya da yüksekokulu bitirenlerin çoğu da iş bulamıyor; liseden sonra okuyamayanlar da...

“Öte yandan, birçok işyeri ve şirket gibi, sözgelişi İzmir Organize Sanayi Bölgesi’ndeki işverenler de aradıkları nitelikte eleman bulamamanın sıkıntısıyla kıvranıyor.”

Çok iyi biliriz ki, gerçeğin ta kendisidir bu sözler. Yıllardır yaşadığımız en önemli ve en başta gelen sorunlarımızdan biridir bu.

Çözemedik bir türlü, çözemedik. İşin doğrusu, çözmek için bir çaba da göstermedik.

Derler ki bir de, “Demokrasilerde çare tükenmez!”  Yıllardır bir çare bulamadığınıza göre bu derde, ya bu söz doğru değil, ya da demokrasi yok bu ülkede! 

Bir zamanlar, “tu kaka” denen özel okullar, öyle bir kıymete bindi ki, ulaşabilene aşk olsun; deyip sözü Çivilibal’a bırakıyorum:

“Avrupa Birliği ülkelerinde özel okullara rağbet yoktur. Ama gidebilirsin. Değişmeyen tek şart, devletin acımasız ama âdil denetimidir.

“Sistem çok basit ve uygulanabilir şekilde düzenlenmiş: İlkokul, ortaokul, lise ve üniversite devletindir. Herkesin tercihi en yakın okula kaydolmaktır. Öyle muhtardan belge falan da istenmez. Devlet, devlet olmanın gereği olarak tüm okullara aynı imkânı sağlar. Her kademedeki öğretmen, üniversite mezunudur.

“Her öğretmenin tek hedefi şudur: Öğrencilerinin yaş grubunu iyi bilmek… Öğrencilerini ve ailelerini iyi tanımak… Ve dersini en iyi şekilde vermek…”

Bu konuda çok güzel örnekler vermiş; sevgili Çivilibal ama onları alamıyorum buraya.

Berlin’de orta öğretimde 22 yıl matematik öğretmeni olarak çalışıp emekli olduktan sonra yurda dönen eğitimcimiz, Almanya’da uygulanan eğitim sistemi hakkında şu bilgileri de veriyor:

“İlkokul 6 yıldır. Öğretmenler öğrencinin tüm yetenek ve eksikliklerini bir dosyada toplar. Her durum mutlaka veli ile paylaşılır.

“Ortaöğretim 4 + 3,5 yıl lise veya meslek okulu… Yasaya göre mecburi öğretim, öğrenci ya 10. sınıfı bitirecek ya da 16. yaşını…

“Ortaöğretime, yani 7. sınıfa kaydolan öğrenciler, kız erkek dengesi gözetilerek    30-32 kişilik sınıflara alınır. Veliden asla bir şey istenmez. Veli de asla çocuğunun sınıfını ya da öğretmenini sormaz.

“Okulun açıldığı ilk günün akşamı veli toplantısı yapılır. Bu toplantıya çok önem verilir. Her sınıfın ders öğretmeni ve sınıftaki öğrencilerin her durumundan sorumlu çok iyi pedagojik eğitim almış eğitimcisi, o eğitim yılı içinde yapılacak her şeyi A’dan Z’ye tüm ayrıntılarıyla anlatır. Velilerin her sorusu cevaplandırılır. (Yapılacak geziler, gidilecek yerler, öğretmenlerle görüşme günleri ve saatleri yazılı olarak her veliye verilir. Veliden imza örneği alınır. Seçmeli dersler için 10 gün süre tanınır.)

“Üç ay sonunda aynı gün ve aynı saatte sınavlar yapılıp titizlikle değerlendirilir. Sınıf ve okullar arası başarılar karşılaştırılır eksikler tartışılır.

“Tüm sınavlar klasik yapılır. Testler sadece motivasyon içindir; not olarak değerlendirilmez.

“Öğrenci sınavda kurşunkalem kullanamaz. Genellikle siyah ya da mavi tükenmez tercih edilir.

“Öğretmen, kırmızı kalemle değerlendirip sınav kâğıtlarını okul idaresine sunar. Müdür isterse, bir sınıfın tüm ya da birkaç sınav kâğıdını başka bir branş öğretmenine inceletir. Onay alan kâğıtlar, velisine imzalatmak üzere öğrenciye verilir.”

 

Benim de, “Doğrusu bu, güzeli bu işte!” dediğim örnekler bunlar.

Siz ne dersiniz?

          Hüseyin Erkan

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 223
Toplam yorum
: 45
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 267
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster