Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Eylül '15

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
32
 

Bayramınız kutlu olsun

İnsanın yaşı ilerledikçe çocukluğundaki tatları  daha bir özler ya da hatırlar hale geliyor. Çevremde çokça görmeye başladım. Bu durum en çok bayramlarda ortaya çıkıyor. Çocukluğumdaki bayramları hatırladım;  sevgiyi, aşı, barışı, barışmayı, değerleri daha çok paylaştığımız bayramları… Küslüklerin bayram diye bırakıldığı, aşların bayram diye daha çok paylaşıldığı, asık suratların gülen yüzlere döndürüldüğü, sıkıntıların bayram için bile olsa bir kanara bırakıldığı, kalplerin kırılmamaya özen gösterildiği, egoların yelkenlerini indirdiği, hediyeleşilen, gidilip gelinilen, ellerin, yüzlerin öpüldüğü bayramları…  Bayram mesajlarımıza “sevinecek ne kaldı ki ne var ki?” sorularına muhatap olunca benim de bugün böyle yazasım geldi.

Geçmişi özlemek, geleceği düşünmek hepimiz için geçerli, hepimiz özlüyor ve anılarımızda saklıyoruz. Ama ya anın kıymeti? diye sormadan edemiyorum. Kendimi anda yaşama farkındalığına soktuğumdan beri dikkatle bu halleri gözlüyorum. Ve bütün öğretilerin, hatta dinlerin insana AN’da kalmanın öneminden bahsettiğini öğreniyorum. Ve tabii varoluş ancak anda gerçekleşiyor. Farkında olduğumuz anda…

İçimizde bazen durmadan konuşan sesler duyarız. Endişelidir o sesler. Bize durmadan bir şeyler yapmak gerektiğini söyler, kaygılıdır. Her duruma olumsuz bakar. Ya geçmiştedir; sürekli olanları hatırlatır ya da gelecek için kaygı duyar; geçmişte yaşadıklarının tekrarını yaşadığını veya yaşayacağını sanır. Ama bir şekilde içimizdeki o sesi susturduğumuzda veya bir şekilde sustuğunda ise gerçek bir alan oluşur. İşte o an, tam o an duygu, düşünce, hayal, her tür yansıma yok olur; o bir varoluş anıdır.

Öte yandan günümüzde yaşadıklarımıza baktığımızda Medya, gazeteler, televizyon hatta sosyal medya araçları vs maalesef “gündemi canlı tutmak” adı altında ne demekse, insanları  endişeye, kendilerini ve olayları  bütüncül değerlendirememeye sevk ediyor.. Basın yayın organlarında olumlu, iyi güzel, geliştirici, değerler üretici haberlere rastlamak nerdeyse çok zor. Çünkü dünyadaki habercilik anlayışı “kötü haber iyi haberdir” felsefesine dayanıyor. Buna felsefe demek  ne kadar doğru tartışılır, ama felaketi, doğal afeti, şiddeti ölümü, her türlü sömürüyü defalarca benzer karelerle aktarmanın habercilik olduğuna inanılmış ya da çok amaçlı olarak inandırılmış.. Sanki habercilik hep kötülükleri sıralamak, felaketleri fotoğraflamak, insanlara korku salmak, panik yaratmak; dolayısıyla düşünmelerini engellemek, kendilerinden uzaklaştırmak üzerine odaklanmış. Ben yıllardır televizyon seyretmem, haber okumam elbette haberdar oluyorum pek çok konudan, ama medyayı takip etmem, zaten yanlı ve çarpıtılmış haberler. Son günlerde yapmam gereken işler nedeniyle günlük gazetelere online olarak  bakmak  zorunda kaldım ve bu  beni ruh olarak  rahatsız etmeye başladı. Çünkü zaten haberler haber olmaktan öte. Heryerde aynı kareler, aynı sözler, tekrarlarla insanlara farklı bir bombardıman ve baskı sözkonusu. Hepiniz aynı şekilde düşünmek zorundasınız, kendinizi unutturacak ne varsa biz sizin için yapmaktayız, nefesinizi tutun, bize kilitlenin, düşünmeyin, hissetmeyin. İyiliğe, güzelliğe, birlikteliklere, mutluluklara odaklanmayın sakın. Burada şiddet var, burada ölümler var, burada vatan elden gidiyor sloganları var, hırsızlar var, aile faciaları var, tacizler var, var var var… İnsanın yeteer diye bağırası geliyor. İçimizde hepimiz de bağırıyoruz aslında. Gözlemlediğim tek  ve çok önemli gerçek, insanların büyük çoğunluğunun çöküntü içinde olduğu, mutluluk  ve neşe yerine hazlarla ilgilendiği, psikolojilerinin ve algılarının son derece bozuk olduğu, üretmek yerine tekrar veya kopyalarla kirlilik yaratıldığı, inançlar, maneviyat adı altında duygusal ve ticari sömürünün bir başka yönünün ortaya çıktığı yönünde. Normal düşünen, eğitimli insanlarımız bile sevinilecek ne var diye soruyor. Çok daha büyük bir tehlike ise insanların tüm değerlerinin, birlikte tutan geleneklerinin bozulmuş olanlar veya olmayanlar ayırt edilmeden, bozulmuş olanları düzeltme yoluna gitmek yerine bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde tamamen ellerinden alınma, yok edilme çabası. Siz olumlu olanı  göstermeye çalışıyorsanız, başka bir pencere açıyorsanız ya da toplu  bilinçten çıkıp kendiniz bunların dışında kalmaya ve denge kurmaya çabalıyorsanız ciddiyetten (!) uzak, yüzeysel, vatanı memleketi  düşünmeyen birisi olarak etiketlenebiliyorsunuz. Oysa benim bütün derdim insanın kendisi olabilmesi. Herşeye daha bütüncül bakabilmesi, şükrü, iyilikleri, güzellikleri ve erdem değerleri daha çok hatırlayabilmesi ve anda yaşayabilmesi üzerine. O zaman algılar değişebiliyor, o zaman öfke yerine hep özlediğimiz barış gelebiliyor. O zaman empati kurabiliyoruz, o zaman öteki demekten kurtulabiliyoruz. O zaman egomuz uçmuş, yerine birlik gelmiş olabiliyor, o zaman sevinecek, neşelenecek çok şey olduğunu farkedebiliyoruz. Dikenler güle dönebiliyor.  O zaman bayram oluyor. Bir tek insanın içindeki bayram, bütün insanlığı etkileyebiliyor. İçinde bayramı yaşayan birinin başkasına zarar vermesi, kötü düşünmesi, kötülük yapması  mümkün olmuyor. O şarkıdaki gibi “insanlar el ele tutuşsa, birlik olsa hayat  bayram olsa…”

Ne olur bir gün felaket haberlerinden beslenmek yerine gözümüzü açınca bir çiçeğe, bir çocuğa, gökyüzüne, aya yıldızlara, dalgalanan bayrağımıza baksak, çiçeklerin kokularını, bastığımız toprağı  duysak, bir dost elini ya da yüreğini tutsak, sesini duysak bir açı  doyursak, bir öfkeyi yutsak, bir kırgın gönlü kucaklasak, çocukluktaki saflığımızı çağırsak, egolarımızı, öfkelerimizi, kıskançlıklarımızı kurban etsek ve bayramımız bayram olsa.

Şimdi yeri geldi Can Yücel’in Bayram şiirinin diye düşünüyorum. Buradan onu paylaşırken Bayramınız Bayram olsun, dikenleriniz güle dönsün, bahçeleriniz güllerle dolsun diyorum, büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpüyorum.

Nefes almak bayramdır mesela; günün birinde soluksuz
kalınca anlar insan...

Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık...

Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.

Bayramdır, elden ayaktan düşmemek, zihinden önce bedeni
kaybetmemek, kurda kuşa yem olmayıp "çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...

Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.

Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da kangren olmuş bir
ilişkiyi bitirmek de öyle...

En acıktığın anda dumanı tüten bir somunun köşesini
bölmek, korktuğunda güvendiğine sarılabilmek, dara
düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır.

Bir sürpriz paketinden çıkan hediye, tatlı bir şekerlemede
üstüne serilen battaniye, saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.

"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...

Yeni eve asılan basma perdeler, alın teriyle kazanılmış
ilk rızkın konduğu çerçeveler, yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.

Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi, akşam kapıda
karşılayan yavuklu busesi, sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır; ulu bir çınar gibi ayakta
ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz, kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik, bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 35
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 138
Kayıt tarihi
: 07.01.14
 
 

Hacettepe Ü. İİBF Yüksek Lisans Ankara Ü. Din Psikolojisi Doktora Araştırmacı- Yazar ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster