Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

13 Şubat '09

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
497
 

Be my valentine

Be my valentine
 

Amatör müntehir


Sayfanın ortasına büyük harflerle, “Hedonis beni terketti” yazdı kadın. Sonra tetiği çekti.

Olayın ayrıntısına girip, taze kana bulanmış beyin parçacılarının, çökelek peyniri gibi ortalığa nasıl saçıldığını, kadının elindeki altın kaplama kalemin, kurşunun sadmesiyle fırlayıp, halının duvarda son bulduğu yere kadar yuvarlandığını filan anlatmayacağım.

“Ah, aman içim kalktı” diyenler olabilir kaygısıyla.

Yalnız kalemin üzerinde sevdiğinin ismi kazılı olduğunu belirtmekte, kadının son günlerde medet umduğu fetişizmin anlaşılması bakımından, yarar var.

Gazeteler yazsaydı şöyle olacaktı haber :

“ Uzun yıllardır ….. da ikamet eden….…..nin kızı…..nin kısrağı falanı tanışı filanın oynaşı, feşmekanın falancası…….. dün sabaha karşı saat ……sularında başına sıktığıs bir kurşunla hayatına son verdi.

Müntehir geride, sayfaları bomboş sarıkaplı bir defterin tek sayfasına yazdığı üç kelimelik bir cümle bıraktı :

"Hedonis beni terketti “

Olayın Türkiye’de değil, Amerika’da geçmesi şansın işiydi.

Türkiye’mizde başarısız bir intihar olayı başınıza çok işler açabilir. Ölmez de yırtarsanız, TC yasalarına göre cinayete teşebbüs suçu ile yargılanabilirsiniz.

Hakimlerin, suçsuz, günahsiz civan delikanlıların infaz emrini imzalayıp, kalem kırdığı ülkede, kendinizi öldürmenizin hesabını sorar devletimiz.

Ölmeyi bile beceremediğine mi yanarsın, mahkemelerde süründüğüne mi?

Amerika’da yaşamanın, - ya da ölmenin- iyi tarafı bu işte. Ne de olsa burda özgürlik neyin, tamamdır.

Bu Hedonis meselesi çok kafalar karıştırdıi.

Kadın pek öyle sırküpü tip değildi. Hedonis diye birisi olsaydı hayatıinda bilirdik dendi.

Hatta onu terkeden sevgilisi bile , “Kimmiş bu Hedonis” diye düşünürken bir paket sigara açtı, öteki paketi bitirmemişken. Neticede O’nu terketme imtiyazını başkasiyla paylaşmak keyfini kaçırmıştı.

Şurada burada rakı, peyaz peynir, taramayla atılan iki kadeh arasında çeşitli tahminlerde bulunuldu Hedonis’in kimliği üzerine.

Sonunda biri : “Yahu Hedonis, şu Greklerin zevkusefa, eğlencemeylence tanrısı Hedonis olabilir” dedi. “Kadımcağız artık hayatın tadı tuzu kalmadı demek istiyor bence”

Tahmin doğruydu. Olayın evveliahirini bilen biri tanıklık etti.

Nesnel gerçeklikleri gözardi etmeye gelmiyor.

Ateş yakar, su boğar, yel üfürür sel goturur, mermi deler geçer öldürür.

Vay haline ununtanın !

İntiharin en kötü yanı, finalitesi.

Çekilen tetik çekilmistir.

Kadıncağız, tetiği çektiğinin ertesi günü, artık bir daha asla kuşlukta uyanıp lavaboyu kullanamayacağını, sabah ayazında, bir yanında benzin istasyonları, öteki yanında festfut restoranlarının sıralandığı caddeden gidp, Türk bakkaliyesinden taze somun alamayacağını, bir fincan acı kahveyi, yurtsamayla karışık buruk bir keyifle yudumlayamayacağını, camlı odada, taa Antalyalar’dan getirdiği yasemin, begovil saksılarının dibine oturup, New York Times’i reklamlarına kadar – kadın arayan erkek, erkek arayan kadıin, erkek arayan erkek, kadın arayan kadın ilanları da dahil- okuyamayacağını aklına getirseydi, çeker miydi tetiği?

Ama iste akibet !

***

Kimi gün, bitmeyen geceye döner ansızın, yürek tükenir, taşa keser.

Dante : Hayat yolculuğumda bir gün kendimi kapkaranlık bir ormanda buldum. Artık ne yöne gittiğimi bilemez olmuştum, . diyor Ilahi Komedya’da.

Simdi bu Dante, Divine Comedy’i yazayim da aradan çıksın bari, diyerek girişmedi işe herhalde!.

Herkes kendi yaşantısından yola çıkarak anlamaya çalışıyor kendi gerçeğini.

Kimisi başyapıt yazıyor, kimisi bir kurşunla beynini parçalıyor.

Yetenek meselesi.

İnsanlik, sonunda acılarından bir başyapıt damitip, süzebileni affediyor.

Hatta alkışlıyor. Sonsuzlaşmasına izin veriyor.

Kanlı kulağını bir zarf içinde vefasız sevdiğine göndereceksen, iyisi mi o güzelim günebakan tarlasını, yıldızlı geceyi çizmeyi öğren önce.

Viyana’da hakaret etmedigin babayiğit bırakmayacak, sevgilini mahkeme mahkeme sürünürecek, sonunda sağır kulaklı mendebur bir ihtiyar olarak öleceksen, önce besinci senfoniyi bestele hele bir bakalım !

Cinnetinin önünde saygıyla eğiliriz, ama hele bir Edgar Allan Poe ol bakalım, dök kagida karabasanlarını.

Kadının yetenekleri sınırlıydı. Orkide yetistirir, arada ud çalardı.

****

Sürü psikolojisi denen o tuhaf şey...

Yüz yil boyunca onsuz olabileceğiniz her türlü tüketim malının şuursuzca alınıp satıldığı ve sonra bir kenara atıldığıi – öiçekse solup, bonbonsa yendigi- su meşhur Valentine Günüydü. Şimdilerde Türkiye’de “Sevgililer Günü” olmuş. Taklitçiliğimizden asla taviz vermeyiz. Sevgilinin ayrı günü mü olurmuş. Yaşadığımız ve yaşayacağımız tüm günler O’nun değil mi zaten.

Kadın bütün gün Kafka’yı düşündü. Penal Colony (Ceza Sömürgesi) ndeki mucidin geliştirdigi infaz aletini düşüne düşüne aksamı etti...

Hatırlayacaksınız, koloni kumandanı, düzeneğin, infaz anında aksamaması için önceden on iki saat çalıştırılması gerektiğini belirtir.

Oniki saat bekledi kadın. - Oniki sayısının rolü bunun için önemlidir bu mariz öyküde- .

Onikinci saatte kapı açıldı, erkek girdi içeri. - Yok, Hedonis değil. O bir Grek Tanrısı. Onu karıştırmayalım. Sembolikdir. -

“Bağısla” dedi. "Geciktim"

Oniki saatçik gecikme altı üstü.

Yemek yedi, duş aldı uzayan saçlarını geriye sıvazladı ve şimdi artık, -geçen bir haftadan beri-, başka kadına aşık olduğunu söyledi.

“Böyle birşey olacağını ilk gününden biliyorduk ikimiz de “ dedi.

Kadın, ilk günün hangisi olduğunu hatırlayamadı.

Ilk gün, ilk gün, ilk gün…

Hayır bir türlü bulamadı ilk günün hangi gün olduğunu. Ilk günler sayılamayacak kadar çoktu.

Düden’in ilk duştüğü, Dicle’nin ilk aktığı, Zigana’nin ilk çatladığı günü kim biliyor ki….

Orada bulunmak anlamsızlaşmış, faydasız bir ot tadına bürünmüştü. Toparlandı, gitmeye hazırlandı..

Erkek : “Konusmalıyız”dedi ciddiyetle. Hani dürüst olmak adına söylenecek o son biriki şeyden önceki ciddiyet. Kadın oturdu. “Konuşalım “.

Erkek : “Onu çok seviyorum. Sağlıksız bir sevgiyle seviyorum “ dedi.

Genelde sevgilerin sağlıklı olduğuna kendini inandırmış olan kadın, gözlerini kırpıştırdı anlam beklentisiyle.

“Senin beni sevdigin gibi yani” diye açıklık getirdi erkek imdada yetişerek.

“Hımmmm” dedi kadın. Başını sallayarak “Şindi annadım”

”Ama o benimle sadece dost olmak istiyor ve ben bu acıya dayanamıyorum” dedi erkek, kırık dökük bir çocuk şikayetçiliğiyle.

Kadın teselliye çalıştı. Olur böyle şeyler, Ce la vie !, filan gibi birseyler tırmalayarak çıktı hançeresinden…

Konuşuyorlardı işte.

Kadın O’na geçen hafta sabaha karşı saat 02:00 de Istanbul’dan telefon’da birinin, Barbo’nun intihar haberini verdigini söylemeye çalıştı.

Erkek dinlemiyordu.

Körpe sevgilisini ne kadar çok sevdiğini betimleyen örnekler arıyordu ;

Çok sevdiği bir ozanın, uzun zamandır aradığı kitabı gelmişmiş postadan. Normalde hemen açıp bakarmış. Ama gözlerini bu yeni sevgiliden alamamış. Kitabı açmamış bile. Inanır mısınız?

Kadın o sıra, bu turfanda aşkın ayrımcıklarını öğrenmekten ziyade. Barbo’nun son dakikada duyduğu korkuyu, yalnızlığı, terkedilmişliği, anlaşılmamşışlığı kavramaya çalışıyordu. Yani kadın ve erkek farklı frekanslardaydılar.

Barbo, edebiyat, rakı, genelev kadınlarıyla sadece sohbet tiryakisi bir çoukcağızdı. İhtilale inanmayı severdi. Herkesin bir düşü olmalı derdı. Bu da benimki.

Saroyan’a bayılırdı. Insanlik Komedyasi’ni döner döner yine okurdu: Trendeki zencinin, tren yolunun kenarında outran merak lı oğlan Ulysis’e “Sılaya dönüyorum oğuullllll” diye bağırışını anlatır, Ithaca’nin girişindeki tabelayı ezbere okurdu..

Ne doğusu ne batısı

Kendi yurdun en iyisi

Hoşgeldin yabancı!

İngilizce ve Türkçe olarak.

East or west

Your home is best

Welcome stranger !

Bir gün İthaca’ya gitmeye kararlıydı.

Her karşılaştıklarında, ‘ah bu çocuk bir gün kendisini öldürmese bari’ derdi içinden kadın. Yıllar önceydi.

Barbo çok mapusluk çekmisti. Haklıyı, doğruyu, güzeli çiğnetmemek, insan onurunu yerde komamak için.

Kadın bunları anlatmak isterdi.

Erkeğin dinleyemeyecegini, dinlese de anlayamayacağını kavradı. Sustu. Onu dinledi.

Barbo’ya haksızlık etmek istemedi.

Zaman ilerledi, upuzun bir uğultu oldu sözler.

Yoruldu kadın.

“Bana ne be, seviyorsan sev ” demek istedi.

“Bunu anlatmaya mi geldin bu kadar yoldan, amma adamsın yani” demek istedi.

“Dün beni seviyordun, bugün onu, yarın kimi. Sevmek bu kadar kolay mı oğlum ya. Hadi git işine” demek istedi.

Demedi. Diyemedi.

Erkeği kollarına aldı. Usul usul sallayarak uyuttu.

Uyurken hic de zalim biri gibi görünmüyordu.

Sabaha kadar seyretti onu.

Sonra usulca giyindi Kederine ve yün atkısına büründü. .Ona getirdiği, Metin Altıok’un Hesap İşi Siirler’ini de bırakmamaya karar verdi. Hersey O’nun olacak degildi ya!

Eve giden en uzun yolu seçti.

Sokak lambalarından dökülen kirli ışık gözlerini acıtıyordu.. Tenindeki koku -o ilk günlerden birindeydi, iki gün yıkanmadığını söylemisti erkek bu kokuyu saklamak için teninde- havada asılı bir saat kadar sürdü arabayı. Gece bitiyordu. Karanlık bir başka geceye açılacaktı sabah. Uzun sürecek bir kutup kışına.

Koltuğa sığındı. Üşüyen ayaklarını batına çekip öylece heykelleşti.

Ne kadar zaman gecti tam bilinmiyor. Bir ambulanstaydı. İki şişman siyahi kadın, ibonikce- Amerikan zenci diyaleği- konuşuyorlardı. Kocalarından, çocuklarından gece ne pişireceklerinden sözediyorlardi. Kadın sedyeye kayışla bağlıydı. Nerede olduğunu, nereye götürüldüğünü filan pek umursamadı . Ayakları üşümüyordu artık. Rahatı yerindeydi. Yarın bulunmak zorunda oldugu bir yer yoktu. Hiç bir sorumluluğu olmadığı ilk kaygısız, rahat günüydü hatirlayabildiği.

Kafasındaki uğultu devam ediyordu, araya fısıltılarda karışıyordu. Şişman zenci gülerek anlatıyordu birşeyler. Öteki cankulak dinliyordu.

"Amanı kendini asmış yüz kiloluk bir zenci

Üstelik geceymis ses gelmiyor kümesten

Ben olsam utanırım bu ne biçim öğrenci

Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten"

diye bir şiir geçti aklından, uğultulardan zorlukla işitti kendi içsesini. Ülkü Tamer’indi galiba.

Sonra da bildiğini bile bilmediği saçma sapan bir tekerleme:

Rafın üstünde seksen yedi şişe var, birisi düşerse seksen altı kalır……

Rafın üstünde onaltı şişe kalmıştı ki, ambulans durdu.

Odada iki yatak vardı.

Hersey iki.

Iki masa, iki dolap, iki lamba.

Uyudu.

Uyandı.

Yine uyudu.

Uyanınca kağıt istedi.

Verdiler.

Yazmaya basladı.

Bir kaydı olsun istedi yaşananın.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 7
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 7
Ort. okunma sayısı
: 896
Kayıt tarihi
: 02.07.08
 
 

ABD'de yaşıyorum. Mesleğim öğretmenlik. Çeşitli yayın organlarında, internet dergilerinde yayınlanmı..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster