Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

08 Mayıs '13

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
6474
 

Bekiran Aşireti

Bekiran Aşireti
 

Türkiye’de yaşayan aşiretlerin büyüklerinden olan Bekiranlılar, ya da diğer ismi olan Bekiriler/Bekıra olarak ta bilinen aşiret mensupları ekseriyetle Van-Erciş, Erzurum-Karaçoban, Karayazı, Bitlis-Adilcevaz-Ahlat-Tatvan, Ağrı-Doğubeyazıt-Tutak, Diyarbakır, Kars-Sarıkamış, Bingöl, Muş-Malazgirt, Iğdır, Mardin, Batman-Bekirhan-Kozluk, Elazığ Karakoçan ve Irak kuzeyi olmak üzere muhtelif bölgelerde yaşamaktadırlar.

9. yüzyılda devlet kurmuş olan Bekiranlıların köken olarak Arap aşireti oldukları ve Arabistan’da Hicaz ile Basra arasında yaşadıkları, daha sonra İslam fetihleri öncesi ve devamında yaşadıkları yerlerden ayrılarak Doğu-Güneydoğu Anadolu, Mısır, Irak ve Orta Asya’ya göç ettikleri tarihi belgelerde ayrıca ciddi tarih araştırmalarında mevcuttur.

Bekiranlıların 1400 yılı başlarına kadar siyasi birliklerini muhafaza ettiklerini, Osmanlı-Timur savaşında Yıldırım Beyazıt’a sığınan Kara Koyunlu Kara Yusuf Beg’i destekledikleri için, Timurlenk tarafından 1403’de Bağdat taraflarında bulunan Kara Yusuf üzerine gönderilen Miranşah komutasındaki 100 bin kişilik ordu Diyar-ı Bekir ve Dicle boylarında yaşayan Bekiranlıları da dağıtmıştır.

Bu tarihten itibaren (1403) siyasi birliklerini kaybeden Bekiranlı aşireti mensupları, yeni bir göç dalgasıyla değişik yörelere geç etmişlerdir. Bekiranlı kollarının bir kısmı eski toprakları olan Arabistan’a, Filistin’e ve Mısır taraflarına giderken, bir kısmı Balkanlarda yer alan Rodop Dağları’na, Orta Asya’ya, Erivan ve Batı Anadolu’ya göç etmişlerdir. Göç etmeyen Bekiranlılar ise Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki Kürt, Zaza, Türkmen ve diğer etnik gruplar arasına karışarak varlıklarını devam ettirmişlerdir.

Bekiranlı Aşireti tarihi hakkında tamamen tarafsız ve objektif bakış açısı ile hazırladığımız bölüm "Van Gölü Havzası ve Erciş Tarihi" adlı eser de mevcuttur. Bekir bin Vail soyundan gelen ve Arabistan’ın Hicaz ile Basra bölgeleri arasında yaşayan göçebe-bedevi kabilesi iken, İslamiyetin yayılma süreci ve öncesinde, Irak kuzeyi ile Amed civarlarına gelerek yerleşen Arap aşiretidir.

Günümüzde de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi ile Irak’ın Şengal mıntıkasının muhtelif köy ve şehirlerinde yaşayan Bekiranlı ya da, "Bekiriler, Bekıra, Bekri, Bekr" olarak da bilinen aşiretin kökeninin Arabistan olduğu ve zamanla söz konusu bölgelere gelerek yerleştiği hakkında çok sayıda kaynak bulunmaktadır.

Büyük Larousse’un 3’ncü cildinin 1462’nci sayfasında ki Bekriler maddesinde, Bekiranlılar hakkında; "Bekir ibni Vail soyundan gelme Arap kabilesi. 4’ncü yüzyılda Arabistan’ın orta ve doğu kesimlerinde yaşayan Bekriler zamanla Mezopotamya’nın kuzeyine yönelerek bir bölümü Horasan (İran) ve Türkistan bölgesine yayılırken bir bölümüde kendi adlarıyla anılan (Diyar-ı Bekir) Diyarbakır yöresine yerleşti. Bekrilerin 5’nci yüzyılda Tağlib kabilesiyle yaptıkları yaklaşık 50 yıl süren savaş iki kabileyi de çok yıprattığından sonunda uzlaşmak zorunda kalındı. Bu arada İranlılar ile çatışan Bekiriler Zukan savaşında onları kesin bir yenilgiye uğrattılar. Hazreti Muhammed (s.a.v.)’e elçiler göndererek Müslümanlığı benimsediklerini bildirdiler ve peygamber öldükten sonra Bahreyn’in bir bölümünü ele geçirdiler. Hz. Ebu Bekir’in gönderdiği kuvvetlere yenilince sindiler. İran seferine çıkan Halit bin Velit’in yanında savaştılar. Cemel vakasında kabilenin bir bölümü Muaviye saflarında, bir bölümü de Hz. Ali’nin saflarında yer aldı. Daha sonra, Abbasiler adına Emevilere karşı ayaklanan Eba Müslim Horasani’ye katıldılar. Abbasiler döneminde çıkan ayaklanmalarda genellikle halifeleri destekleyen Bekriler günümüze kadar varlıklarını korudular (1)" denilmektedir.

İlgili kaynakların belirttiğine göre; Arapların en büyük kollarından olan "Rebia", dört büyük kabileye ayrılmaktadır. Bunlar: beni Bekir, beni Mudar, beni Kilab ve beni Tağlib kabileleridir ki, birçok Arap aşireti de bunlardan türemiş, Beni Bekir (Bekiroğulları) de kendi arasında; beni Sad bin Bekir, beni Muaviye bin Bekir, beni Şeyban bin Bekir, beni Salebe bin Bekir, beni Yeşkür ve beni Hanif olmak üzere birkaç kola ayrılmıştır (2).

10’ncu yüzyılda Endülüs’te yaşamış olan çağın önemli tarihçi ve coğrafyacılarından Ebu Ubeyd el Bekri, Bekir bin Vail soyuna mensup bir aileye dayandığı için el-Bekri künyesi ile anılmaktadır. Doğum tarihi bilinmeyen el-Bekri’nin doğum yeri Seltiş’tir (İspanya). Seltiş, Bekir kabilesine mensup ailelerin daha önce yerleşerek yoğun olarak yaşadıkları bir yer olması hasebiyle meşhurdur. Burada yaşayan köklü bir aileye mensup olan el-Bekri’nin babası Abdülaziz, Endülüs Emevi idaresinin zayıflaması üzerine ortaya çıkan karışıklıklar sırasında bağımsızlığını ilan ederek kırk seneye yakın bir süre bu bölgede hükümferma olmuştur (1012–1051).

İlk İslam fetihleri sırasında Endülüs’e yerleşen Bekirilerin soyundan olan tarihçi el-Bekri, yazdığı "Mu’cem me’sta’cem min Esmai-l Biladi ve Mevadi – Cahiliye Arapları" adlı eserinde; "Kisra Enuşirvan (İran hükümdarı) döneminde İyad ismindeki Arap kabilesinin, Farslı kadınlara saldırarak onları kaçırması üzerine, Enuşirvan (Nuşirevan)’ın Bekir bin Vail kabilesinden bir grup insanı kendi askerleriyle birlikte onların üzerine göndererek bozguna uğrattığı (3)" anlatılır.

Cahiliye Arapları isimli kitapta; Bekir bin Vail oğullarının başka kabileler ile birlikte, otlak ve su imkânını araştırarak ve yağmur bölgelerini takip ederek Abdü’l Kayslilerin tuttuğu yolu izlemek suretiyle göçe çıktıkları, Bekir kabilesine ait "avd" ismi verilen bir put’un bulunduğu da kaydedilmiştir (4).

Bekiranlılar ile ilgili kayıtlara, farklı tarihlerde yazılmış olan İslam tarihi ve siyer kitaplarında da rastlıyoruz. Hicri 700’lü yıllarda, Erzurumlu din âlimi Mustafa Darir tarafından Peygamber Efendimizin (s.av.) hayatının anlatıldığı "Kitab-ı Siyer-i Nebi" adlı eserde, Bekiriler ve Resulullah arasında geçen konuşmalar anlatmıştır; “ebul Hasan bekri, Muhammed bin İshak kavlinden şöyle anlatılır

— O ki, Dünya seyidi, insu ü cinn’in Resulü, Nurül-i Hüda Muhammed Mustafa Sallalahü Aleyhi ve Selem hazretleri ertesi yıl Ukaz Pazarı mevsimi gelince yine Emiril Müminin, İmamil Muvahiddin Sıdık-ı Azam ile buluştu, görüştü yine Arap kabileleri arasına çıkmaya karar verdiler, yine din davetinde bulunacaklardı.

O yılın Pazar mevsiminde Suk-ı Ukaz’a badiyelerden akın akın halk gelmişti. Çünkü Hazreti Muhammed (s.a.v.) in ünü âlemlere dolmuş, illere, en ucra köylere kadar söylenir olmuştu. Dilekleri şöhretini duydukları bu kutlu zatı görmek, O’nun mübarek cemalini seyretmek, mübarek dilinden sözler işitmekti. Bu sebeple Ukaz panayırı bölük bölük halk ile dolup taşıyordu.

Hazreti Muhammed (s.a.v.) ile Ebu Bekir (r. anh) kalktılar, Ukaz’a geldiler. Uğradıkları kabile Vail oğlu Bekir oğulları idi. Onlara doğru ilerleyip selam verdiler:

Merhaba, dediler.

O kavim de Resul (s.a.v.)u görünce ilerleyip selamını aldılar ve: merhaba dediler. Hz. Ebubekir (r.a.) onlara sordu:

— Ey kavm, siz kimlerdensiniz? Ne Kavimdensiniz?

- Biz vail oğlu Bekir oğullarıyız! Diye cevap verdiler. Hz. Ebubekir (r.a.): Vail oğlu Bekir oğulları çoktur. Siz hangi boydansınız? Diye sordu.

Kabile halkı: Biz Salebe oğlu Dehl oğullarındanız. Diye cevap verdiler.

Hz. Ebubekir (r.a.) hasep ve nesepten çok anlıyan bir kimseydi:

- Dehl oğulları ikidir. Biri Dehl-i Ekber, biri de Dehl-i asgar’dır. Siz hangisindensiniz?… diye sordu.

- Ötekiler: Büyük Dehl oğullarındanız.

O zaman Hazreti Ebubekir onlara şöyle dedi.

…kabile halkından birisi ileri atılarak Hz. Ebubekir (r.a.) in devesinin burnundaki halkaya yapıştı:

- Eğer bir kimse bir topluluğa sual sorsa, onlardan cevap istese, o topluluğun da sualine kulak vermesi lazımdır. Aksi halde, bu yayını gizleyip okunu atması demektir. Ey mübarek kişi! Benim de sana soracağım var. Sorayım, göreyim, o suale sende cevap verebilir misin?

Hz. Ebubekir gayet mütebessim bir çehre ile: sor bakalım ey yiğit dedi.

Adam: Ya sen hangi kabiledensin? Dedi.

Hz. Ebubekir cevap verdi: Kureyş kebilesindenim ben.

Adam:

- Bu ne bahtiyarlık ki, Kureyş eşrafından imişsin dedi. Ya Kureyş oğullarından kimin soyundansın?…

Hz. Ebubekir (r.a.) : Mürre oğlu Temim oğullarındanım! Dedi.

Adam: Kusay oğlularından mısın yoksa? diye sordu. Hz. Ebubekir yok diye cevap verdi, değilim!…

 …

Abd-i Menaf bin Haşim, Abdül muttalip sizin atalarınızdan mıdır? …

- Yok. Dedi Hz. Ebubekir.

O zaman meçhul badiyeli bir kahkaha atarak:

- Sen, dedi. Yüksek Kureyşlilerden değilmişsin, Kureyşin ednasından, aşağısındanmışsın! dedi.

Hz. Ebubekir kızmıştı… Devesinin başını adamın elinden çekti. O zaman Hazret-i Muhammed (s.a.v.) büyük bir sabır içinde onlara:

- Ey Vail oğlu Bekir evlatları! dedi. Ben Yüce Allah’ın Resulüyüm. Sizi İslam dinine davet ederim.

Sonra Allah’ın birliğinden, varlığından söz açtı. Kendi elçiliğini anlattı…

Bu kabile arasında bazı akıllı kimseler bulunuyordu. Hz. Muhammed (s.a.v.) e doğru yürüyerek:

 – Ey yüzü hub, siyreti mahbub kişi! Bizden ne dilersin? Dediler.

Hazreti Muhammed (s.a.v.) :

– Bana iman getirmenizi, şahadet getirerek: La ilahe İllallah Muhammedün Resulullah, demenizi isterim. Artık puta tapmayın! Dünyada ve ahrette saadet ehli olun! İslam dinine girin. Müslüman olun. Benim risaletime ikrar kılın. Benimle el ele verin. Malınızla, canınızla benim tarafımdan olun… dedi.

Bunların arasında bir efendi insan bulunuyordu. Adı, Dıraz oğlu Muhsin idi.

Bu adam: Ey yüzü güzel! dedi. Sen kimsin?… Ne kişisin?

Hazreti Muhammed (s.a.v.) :

- Ben Abdullah oğlu Muhammedim! dedi.

 Muhsin:

 – Fakat, sizin kendi kavminiz (Kureyş), akrabanız size uymadı. Biz size nasıl uyabiliriz?…dedi.

Hazreti Muhammed (s.a.v.) bu cevap üzerine şu Ayet-i Kerimeyi okudu:

Bismillahirrahmanirrahim

Men yehdillahü fehüvel mühtedi ve men yudlil felen tecidelehü veliyyen mürşida. (Allah teala’nın doğru yola yönelttiği, Hidayet verdiği kimse doğru yolu buldu. Hidayet vermedi ise ona doğru yolu gösterici bulunmadı. Kehf suresi: 18’inci ayet)

Hazreti Muhammed (s.a.v.) bu ayeti okuduktan sonra, Hz. Ebubekir (r.a.) ile birlikte Bekir oğulları kabilesinin yanından ayrıldılar. Oradan birkaç kabileye daha uğradılar, o gün kimse Müslüman olmadı (5).

Bekiroğulları (Bekiranlılar)’na, Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında Hicretin altıncı yılında yapılmış olan Hudeybiye Antlaşması sırasında da rastlıyoruz. İslamın çağrısına olumlu cevap vermeyerek her fırsatta Mekke müşriklerini destekleyen Bekir oğulları kabilesi, müşriklerin kışkırtmaları sonucu Hudeybiye Antlaşması şartlarını da ihlal ederek antlaşmanın bozulmasına sebebiyet vermişlerdir. Hudeybiye şartlarına göre, diğer Arap kabileleri, iki taraftan birinin himayesine girmekte serbestti. Huzaa kabilesi Müslümanların, beni Bekir ise Mekke müşriklerinin himayesine geçmeyi kabul etmişti. Hicretin sekizinci yılı geldiğinde "Mekkelilerin müttefiki olan beni Bekir kabilesi, Efendimizin (s.a.v.) himayesinde bulunan Huzaa kabilesine bir baskın düzenledi. Bir gece Bekir oğullarından Enes bin Züneym adlı bir kimse, insanların toplanmış olduğu bir yerde Peygamberimizi ve Müslümanları aşağılayan bir şiir okudu. Efendimize hakaret edilmesine dayanamayan Huzaa kabilesinden bir genç, bu adama saldırarak başını yardı. Uzun bir süredir Huzaa kabilesine kin besleyen beni Bekir kabilesi bu olayı bahane ederek Mekke’nin alt tarafındaki Vetir suyu başında bulunan Huzaalılara saldırdı. Bu saldırıya Kureyş kabilesinden de pek çok kişi katıldı. Mekkeliler gerek silah, gerekse binek ve adam vererek müttefikleri Bekiroğullarına destek sağladılar" (6).

Bu baskında, beni Bekir Kureyşli müşriklerden yardım ve teşvik görmüş, Ebu Cehil’in oğlu İkrime, Safvan ve Süheyl gibi Kureyşli gençlerde baskında bizzat bulunmuşlardı. Baskın sonunda Huzaalılardan 23 kişinin ölmesi üzerine, Medine’ye gelen 40 Huzaalı, Peygamberimize durumu anlatarak yardım isterler. Yaşanan olaya son derece üzülen Hazreti Muhammed (s.a.v.) derhal Kureyşlilere elçi göndererek ölen Huzaalıların diyetlerinin ödenmesini veya beni Bekir kabilesinin himaye edilmesinden vazgeçilmesini istemiştir.

İslamiyetin ilk dönemlerinde, beni Bekir ile ilgili bir diğer bilgiyi de Kurata Seriyyesi sırasında yaşananlardan öğreniyoruz. Medine çevresinde yaşayan İslam düşmanı kabilelere baskın yapmak amacıyla hazırlanan 30 kişilik seriyye (küçük askeri birlik) nin komutanlığına Peygamber Efendimizin seçtiği Muhammed bin Mesleme görevlendirilir. Medine etrafındaki Kurata mevkiinde bulunan beni Bekir kabilesinin Müslüman kervanlarını tehdit etmesi üzerine yapılan saldırı da, beni Bekir’den 10 kişi öldürülür (7). Bu seriye çok büyük bir savaş niteliğinde olmamakla birlikte Müslümanların kendilerini korumak maksadıyla yapmaya zorlandıkları bir harekettir (8).

Peygamber Efendimizin vefatından sonra Arabistan’da ortaya çıkmış olan sahte peygamberlerden "Kezzap" lakaplı Museylimet-ül Kezzab’ın da, Bekirilerin beni Hanife koluna mensup olduğu, Hicri 200’lü yıllarda yaşamış olan tarihçi el-Belazuri’nin Fütuh-al Buldan isimli eserinde yazılıdır. "Büyük Bekir bin Vail kabilesinin bir kolu olan Hanifeliler, topraklarının verimliliği bakımından diğer memleketler için, bilhassa tahıla muhtaç bulunan Hicazlılar için en önemli kabile idi. Hicretin 6–7 yıllarında Hanife kabilesinin başkanının, İbni- Sa’d, İbni Hişam ve Taberi’nin bize bildirdiklerinden Hevze bin Ali olduğu anlaşılmaktadır" (9).

Orta Arabistan olarak bilinen Hicaz ile Basra Körfezi arasında yaşayan Bekiriler, Hazret-i Muhammed (s.a.v.)’in vefatından önce Medine’ye gelerek Müslüman olmuşlar ve Hz. Ömer (r.a.) zamanında da İslam fetihlerine katılarak Irak kuzeyi ile Amed civarlarına, Kuzey Afrika’ya, Endülüs (İspanya)e, İran’a ve Türkistan’a yerleşmişlerdir. Barthold’un "Moğol İstilasına Kadar Türkistan" isimli eserinde; "Semerkant’a iki fersah mesafede olan Vezar şehri, bölgenin diğer bazı köyleri gibi, bölgedeki Arap nüfusunun merkeziydi. Bu Araplar Bekir bin Vail kabilesine mensup olmalarına rağmen, kendilerine herhalde (hicri) 269 (882 yılı sonu miladi) yılının Cemaziyelevvelinde vefat eden, oradaki Cuma camiinin banisi Ebu Müzahhim Suba’ b. En-Nadr es-Sukkari adından galat olarak Subai ismini verirlerdi" (10) demektedir.

9’uncu yüzyılda Musul ile Amed (Diyarbakır) arasındaki bölgeye yerleşen Bekiroğullarının Şeybani kolu, merkezi Amed olan ve otuz yıl hüküm süren (869–899) Şeyhoğulları Beyliği’ni kuracaklardır. Dicle boylarındaki köylerde ve şehirlerde Bekiri nüfusunun zamanla artmasıyla birlikte Amed şehrinin adı Abbasiler tarafından Bekir yurdu anlamına gelen "Diyar-ı Bekir" olarak değiştirilecektir. Diyarbakır tarihi hakkında detaylı araştırmalar yapan Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız’ın "Osmanlı öncesi Diyarbakır’ına Genel Bir Bakış" isimli eserinde; "Diyarbakır fethinden önce Bizanslılar ve Sasaniler (İran) arasında savaşlar devam edip ve Amida (Diyarbakır) iki güç arasında el değiştirp dururken, Bizans İmparatorluğu iyice zayıflamıştı. Sasanilerde de taht kavgaları vardı. Bu durum, Amida ve çevresinde oluşan bu sınır bölgesinde iktidar boşluğu oluşturmuştu. Zaten büyük çoğunluğu Habur havzasında Tağlip bin Vail ve Dicle kenarında Bekr bin Vail kabilelerine mensup bazı göçebe Araplar Diyarbakır, Silvan, Hasankeyf ve Mardin bölgelerine İslamdan önce yerleşmişlerdi. Bu müsait ortamdan yararlanan Müslüman Araplar, Halife Ömer zamanında İyaz bin Ganem komutasındaki bir orduyla Amida’yı kuşatmış ve kiliselere dokunulmaması, fakat yenilerinin de yapılmaması hükmünü ihtiva eden bir anlaşmayla şehri fethetmişlerdi. Bundan sonra Bekr kabilesinin göçebe ve yarı göçebe olan muhtelif kollarının, özellikle Şeyban ve Yeşkur kabilelerinin bölgeye yerleşmesi hızlanır. Eskiden beri süregelen Arap göçleriyle iskân edilen el Cezire, buraya yerleşen Arap kabilelerinin adıyla anılan iki bölgeye ayrılmıştı: Diyar-ı Rebia ve Diyar-ı Mudar. 9’ncu yüzyılda Rebia’dan sayılan Bekir bin Vail kabilesine mensup çeşitli gruplar yukarı Dicle havzasında yoğunluk kazanmışlar, kırsal kesim dışında şehir ve kasabalara da yerleşmişlerdi. Hatta Bekri Arapları çoğunluğunu teşkil eden Şeybaniler, diğer adıyla Şeyhoğulları burada otuz yıl süren (869–899) bir emirlik kurmuşlardı. Emirliğin merkezi Amid idi. Silvan ve Mardin’de buraya bağlıydı. Bu sebeple Rebia’dan ayrılan bu bölge Bilad-u Bekr veya Diyar-ı Bekr adıyla ayrı bir vilayet oldu" (11) ifadeleri bulunmakta ve Diyar-ı Bekir şehrinde Arapça konuşulduğu tespitleri yer almaktadır.

Seyyid Osman Ustaoğlu’nun "Geçmişten Günümüze Tarikatlar ve Sisileleri" adlı eserinde, Bekirilerin şeceresi Hazreti İbrahim’e dayandırılmaktadır. Esere göre; Hz. İbrahim’in soyundan gelen Adnanoğulları, Rebia ve Mudar ismiyle iki kola ayrılmakta, Rabia kolundan Esed, Efsa ve Kasit zürriyeti gelmektedir. Kasit’in ise Bekir ve Tağlib adında iki evladı olduğu, ifade edilmektedir (12).

Diyarbakırlı araştırmacı Zeynel Abidin Çiçek’in "Diyarbakır’ın Fethi, Tarihi ve Kültürü" adlı eserinde de; "Sahabe ordusunun bölgeye girişinden sonra, Hazreti İsmail neslinden olan Bekir bin Vail’in Amed (Diyarbakır)’e yerleşerek çoğunluğu teşkil edip şehre ismini verdiği" (13) kaydedilmektedir.

Arap tarihçi Necded Hammaş’ın Emevi tarihi hakkında yazmış olduğu "el- idare Fi’l asri’l-Ümevi" adlı eserde, Bizansla savaşan Araplar’ın Rebia kabilesinden gelen Bekiri ve diğer kollarının yerleşmesinden dolayı, Dicle çevresine Diyar-ı Bekir (14) denildiği, belirtilmiştir. Tarihçi Marius Canard’ın Hollanda da 1965 yılında yayınlanan "al – Djazira" (Cizre) ve Said ed-Diveci’nin Tarihu’l-Mevsıl adlı kitaplarında da, İslam fetihlerinden önce mevcut olan veya fetihten sonra iskân edilmiş bulunan Bekir ve Tağlib kabilelerine mensup Arapların yanı sıra bu bölgelerde Arami, Fars, Kürt ve Ermeni unsurlar da yaşamaktaydı, (15) denilmektedir.

İslam Tarihi ve Abbasiler hakkında araştırmaları ile bilinen Dr. Saim Yılmaz’ın "Mutazıd ve Müktefi Döneminde Abbasiler" adlı eserinde, Cezire’de yerleşmiş Bekir kabilesinin beni Şeyban kolunun aşiret reisleri olan İsa bin Şeyh ve oğlu Ahmed bin İsa bin Şeyh eş-Şeybani’den bahsedilmekte, aşiret reisi olan Ahmed’in Abbasi Halifesi Mütevekkil zamanında Azerbaycan’daki çeşitli isyanların bastırılması ile ilgili görevlerde bulunduktan sonra, Halife Mu’tez zamanında Filistin bölgesindeki Remle’ye vali olarak tayin edildiği belirtilmiştir. Yine aynı eserden, 9’ncu yüzyılda Küfe civarlarında ortaya çıkarak kısa sürede İslam ülkelerine yayılan Karmati İsyanlarına, Irak güneyindeki Vasıt bölgesinde yaşayan Bekir bin Vail kabilesinden beni Yeşkür’ün de katılarak destek verdiğini öğreniyoruz (16).

Arapça'da sessiz harflere ses veren harekeler, asıl metinlerinde gösterilmediğinden "Bekr" adı çoğu zaman Türkçe'ye aynı şekilde çevrilmiş, bu sebeple Arap tarihinde geniş yer tutan Bekiranlılar ile ilgili bilgiler dilimize tercüme edilirken gözlerden kaçmıştır. Bekiranlı/Bekiri/Bekri aşiretinin izlerine Osmanlı kaynaklarında da sıkça rastlamak mümkün. Cevdet Türkay’ın Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatler (17) isimli eserinde Bekir adları görülebilmektedir.

Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi sırasında, Gazze doğusunda ki Aynus-sefa bölgesinde karagahını kurduğu ve burada 3 gün kalarak sefer hazırlıklarını tamamlayarak ayrılacağı vakit, Taberiye, Nablus, Kudüs ve Halil’ul Rahman’ın anahtarlarını teslim alır ve bu bölgede yaşayan Arap şeyhleri gelerek Yavuz’a tabi olduklarını bildiriler. Sultan Selim’in de, Arap aşiretlerine öncülük eden Beni Bekir Vail kabilesi Şeyhi Ahmet bin Bekir’e sancak ve davul hediye ettiği, Osmanlı tarihlerinde yer almaktadır.

1523 yılında Mısır valiliğine tayin edilen Ahmed Paşa bir müddet sonra, kendisini hükümdar ilan edip isyana kalkışınca, Beni Bekir’e sığınır ve yanına topladığı adamlarla çatışmaya girince de öldürülür. Büyük Osmanlı Tarihi’nde bu olay ile ilgili; "Ahmed Paşa’nın tayin ettiği vezirleri arasında Sultan Selim zamanında Kırım’dan gelip Osmanlı devleti hizmetine girmiş olan Kadı-zade Mehmed Bey’de vardı. Bu zat Ahmed Paşa’nın tutuğu yolun çıkmaz bir yol olduğunu takdir ederek bir gün hamada iken kendisini bastırdı ise de elde edemedi; evvela kaleye kaçan Ahmed Paşa, oradan da Beni Bekir aşiretine iltica etti. Sonra yanına topladığı adamlariyle gelip muharebe ettiyse de yakalanıp başı kesildi ve Mısır beylerbeyliğine de Güzelce Kasım Paşa tayin edildi." (Bknz. Büyük Osmanlı Tarihi c. 2. s.320. Ord. Prof. İ. H. Uzunçarşılı)

1878’de Osmanlı Ordusu’nun modernleştirilmesi amacıyla İstanbul’a gelen Alman Mareşal Comlar von der Goltz’un Talory (Sason) Olayları kitabında, Sason dağlarında yaşayan Bekiranlılarla Ermeniler arasında (18) yaşanmış çarpışmalardan bahsedilmektedir. Bağdatlı Arap tarihçi (1890–1971) Abbas Azzavi’de, Aşair-i İrak (Irak Aşiretleri) adlı kitabında “Bekirilerin Musul yakınlarındaki Şengal civarından Diyarbakır’a göç ettiklerini ve Şengal bölgesinde (19) yaşayan Bekirilerin de Yezidi inancında olduklarını kaydetmektedir. İslam tarihlerinde geçen Bekiri Kabilesi’nin, Arabistan’ın orta kesimlerinde yaşarken, Musul taraflarına, oradan da Amed’e göç ettiği tarzındaki bilgiler Azzavi’yi doğrulamaktadır.

Yerleşik düzene geçtikten sonra aşiret yapısında meydana gelen çözülmeler, aşiretler arası ve aşiret içi yaşanan çarpışmalar sonucu Bekiranlılar arasında dağılma başlamış, Cizre çevresinde yaşayan kabile mensuplarından Yusuf, Galê, Süleyman ve Musur adlı kardeşler 1800’lü yılların başlarında gelerek Tendürek Dağları civarlarına yerleşirler. Süleyman, bir müddet sonra kardeşlerinden ayrılarak Iğdır taraflarına gider ve burada kalır. Kardeşlerden Yusuf’un, Kör Ahmet, Muhammed, Yunus, Halil, Alo, Hüseyin ve Kumaş adlarında 7 oğlu olur. Günümüzde Erciş ve çevresindeki yerleşim alanlarında yaşayan Bekiranlıların çoğunluğu bu sülaleden gelmektedirler (20).

Diğer bölgelere yerleşen Bekiranlıların aile soyağacını tespit çalışmalarımız devam etmektedir. Bütün Bekiranlıların kökenini anlatan “Bekiranlı Aşireti ve Tarihi” kitabımız hazırlık aşamasında olup yeterli bilgiye ulaşıldığında basılacaktır. Arzu eden Bekiranlılar, aile şecerelerini ve yaşadıkları bölgedeki durumlarını belirten notları fatihbekirhan@gmail.com adresine gönderebilirler.

 KAYNAKLAR:

 1. Büyük Larousse, cilt 3, sayfa 1462.
 2. Nefsi, Tevarih-i İrak, Kahire 1925.
 3. El-Bekri, Cahiliye Arapları, Türkçesi, Yrd. Doç. Dr. Levent Öztürk s. 95, İz Yayıncılık İstanbul 1998
 4. El-Bekri, Cahiliye Arapları, Çev. Yrd. Doç. Dr. Levent Öztürk s. 109, İz Yayıncılık İstanbul 1998.
 5. Mustafa Darir, Kitab- Siyer-i Nebi (Peygamber Efendimizin Hayatı), s. 379, 380, 381, 382. Sağlam Yayınları İstanbul 1988.
 6. Mutlu Binici, Apaçık Müjdelelen Bir Fetih Mekke’nin Fethi, Milli Gazete 10 Ocak 2010.
 7. Yasin Kurnaz, Muhammed bin Mesleme Hayatı ve Şahsiyeti, s.40, Yüksek Lisans Tezi, Konya 2008
 8. Yasin Kurnaz-Ahmed bin Seyyid Zehni, Hz. Muhammed’in Hayatı, tercüme, S. Münir Yurdatap, s. 210, Sağlam yay. 1975 İstanbul.
 9. Bahriye Üçok, İslamdan Dönenler ve Yalancı Peygamberler, s. 126, Cem/Kültür yayınları, İstanbul 1996.
 10. V.V. Barthold, Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s. 100. Hazırlayan, H. Dursun Yıldız, Türk Tarih Kurumu, Ankara 1990.
 11. Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız, Osmanlı Öncesi Diyarbakır’ına Genel Bir Bakış, Osmanlıdan Cumhuriyete Diyarbakır, s. 17-19, D.bakır Valiliği 2008. bilinmeyendiyarbekir.com
 12. Seyyid Osman Ustaoğlu, Geçmişten Günümüze Tarikatlar ve Silsileleri, c. 1, s. 28. Ustaoğlu Yayınları, Ankara 2002.
 13. Zeynel Abidin Çiçek, Diyarbakır’ın Fethi, Tarihi ve Kültürü, s. 12, Söz Yayınları. Diyarbakır 2007.
 14. Necdet Hammaş’m, El İdare Ji’l-Asri-l Emevi, s.45. Şam 1978.
 15. Dr. Saim Yılmaz, Mu’tazıd ve Müktefi Döneminde Abbasiler, s.146. Kayıhan Yayınları, İstanbul 2006.
 16. Dr. Saim Yılmaz, Mu’tazıd ve Müktefi Döneminde Abbasiler, s.154, 155, 232. Kayıhan Yayınları, İstanbul 2006.
 17. Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak, Aşiret ve Cemaatler. İstanbul 1979.
 18. Ramazan Çalık, Alman Kaynaklarına Göre II. Abdulhamit Döneminde Ermeni Olayları, s. 132, Kültür Bakanlığı, Ankara 2000.
 19. Abbas Azzavi, Aşair-i İrak (Irak Aşiretleri), c. 6, s. 135. Bağdat 1935.
 20. Mehmet Fatih BEKİRHAN- Van Gölü Havzası ve ERCİŞ TARİHİ, Konya, 2012
 (fotoğraf, islamustundur.com sitesinden alıntıdır)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ömer Faruk ağabey değerli yorumunuz için teşekkür ederim. Yaz aylarında Erciş'teyim sizi misafir etmekten şeref duyarım. Ziya Gökalp'in bahse konu eserinde Bekiranlılar hakkında herhangi bir bölüm veya yazı bulunmamaktadır. Daha önce okumuştum, hatırladığım kadarıyla Diyarbakır, Ş.Urfa, Mardin, Adıyaman yörelerindeki yapısını muhafaza eden aşiretler ile ilgili araştırmalar mevcuttur. Bekiranlı tarihi hakkındaki araştırmalarımın tek sebebi ise aşiret mensuplarının efsaneden öteye geçemeyen tarihi bilgileri yerine, kaynaklarla desteklenmiş bilgilerle kendi kökenlerini tanımalarının doğru olması yönündeydi. Ayrıca entelektüel bir Bekiranlı ile tanıştığım için çok sevindim. Selametle kalınız.

Mehmet Fatih Bekirhan 
 20.05.2013 10:08
 

Mehmet Bey özellikle Erciş konulu araştırmalarınızı ilgi ile okumuştum.Ankara'da bir kaç tanıdığım olmasına rağmen Erciş ile Adilcevaz'a gidemediğim için hep üzülmüşümdür.Berikan Aşireti için verdiğiniz bilgileri yaygınlaştırmak için sizi de kutlarım.Ziya GÖKALP'in Kürt Aşiretlerinin Sosyolojik Tetkiki adlı önemli araştırmasında Berikanlılar var mıydı çıkaramadım.O'nun Türk ve Kürt aşiretlerin belirgin durumları ile karşılıklı etkileşimleri,Kürtleşme-Türkleşme,benzerlikler,Kürtlerin menfaati gibi konuları yazmıştır.Az önce Beritanlılar Derneği'nin aşağıdaki güzel sözleri okuyunca onlara sevgim daha da artmıştır.Birlikte okuyalım:'Çevremizdeki hiç kimse Bekiranlılık adı altında feodalizmi içinde besleyip,etrafindakilere güdmemesi ve özendirmemesi gerek.Amaç ve çabamız Bekiranlılar arasında tanışmayı,dayanışmayı ve yardımlaşmayı sağlamak ve "öteki,diğeri,onlar,şunlar" demeden,bunu coğrafyamızdki ve tüm halklarla -EM BIRANE-"BİZ KARDEŞİZ" bilinci ile yaşamak ve yaşatmaktır.'Teşekkürler.

Ömer Faruk MENCİK YILMAZ 
 18.05.2013 3:11
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 48
Toplam yorum
: 21
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1279
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

1967 Erciş doğumluyum, Ercişliler.net, Tarih Duvarı, Öz Erciş Haber ve Haberci Gazetesi gazeteler..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster