Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Eylül '11

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
4865
 

Belirsizlikten bilinmezliğe varış! = kuantum felsefesi mi?

Bilindiği üzere felsefe, insanın neden var olduğunu ve insanın doğayla, evrenle olan ilişkisini sorgular. Bu sorgulamayı ise bilimsel verilerin ışığı altında yapar. 

Fizik ise Evren’in ve Dünya’nın nasıl böyle olduğunu sorgular ve araştırır. Günümüzde fiziki dünyanın açıklanabilme çabasının geldiği son aşama, fiziki nesneleri oluşturan kuantum (parçacık) hareketlerinin açıklanabilme yeterliğinin sorgulanmasıdır. Bu sorgulama ve kurgulama bazı hayali deneylerle ve teorik akıl yürütmelerle mümkün olmaktadır. Bu deneylerden biri olan Erwin SCHRÖDİNGER’in ‘KEDİ’ deneyindeki* ‘Kedi hem ölü hem diri.’ saptaması bir gizem oluşturduğundan olmalı ki, kuantumla ilgilenen ama fizik bilimine uzak olanları da içine çekmektedir. Peki neden? Çünkü bir konu bilinmiyorsa o konuda hurafe üretmek çok kolaydır ve bu hurafelerin süslenerek anlatılması çekici gelmektedir. 

Fizikçiler için çok önemli olmayan hatta itici bulunan ‘Hayali KEDİ Deneyi’ nin , kuantum fiziğinin tamamıymış gibi algılanması ise, zihinsel bir illüzyondur. Kuantumun kendisini, felsefe ve toplumbilimine olan etkisini kavrayabilmek için, öncelikle, fiziğin kısa ve anlaşılır tarihsel gelişiminin aktarılması gerekir; Yolculuğumuzu Kopernik’ten başlatırsak, ondan önce bilinen ve kilisenin dünya merkezli olan evren anlayışı, Kopernik’in Güneş’i merkez olarak alması ile fiziksel dünyaya bakışı sorgulama ve anlama sürecine ivme kazandırmıştır. Kopernik; Dünya’nın, kendi etrafını bir günde, Güneş’in etrafını bir yılda dolandığını göstererek kiliseyi çileden çıkarmıştır. Bununla birlikte dönemin hakim felsefe anlayışlarını da kökten sarsmıştır. 

Bu yeni durum, yüzyıllardır, Dünya’yı merkez alan doğa felsefecilerinin önünde, büyük bir sorunlar yumağının oluşmasına neden olmuştur. Oysa ne güzeldi: ‘Dünya insan için yaratılmıştı ve tüm Evren, Dünya’nın etrafında dönüyordu’.Pek çok felsefi akıma temel oluşturan bu kurgu, büyük oranda çözümleyiciydi . Ancak Kopernik’ten sonra, felsefecilerin soruları değişti: ‘Evren; Dünya için yaratılmadıysa, niçin yaratıldı veya Evren niçin vardı?’. Galilei ise tüm baskılara rağmen Güneş’in merkez olduğu, Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü tezinde ısrar ederek ; Evren’in kuvvetlere dayalı olarak bir arada durduğunu gördü ve ilan etti. Galilei’nin şaşırtan en önemli buluşlarından bir diğeri ise, eşit kütleye sahip farklı cisimlerin aynı hızla yere düştüğünü ispatlamasıdır. Fizikteki bu gelişmeler, insan zihninde depremler yarattı ama fiziği bir konuşma dili olmaktan çıkaramadı. 

Newton; bu düşünsel birikimden hareketle, fizikte devrim yaratarak, fiziği bir yasalar bilimine dönüştürdü ve tüm insanlığın anlayacağı ortak dil olan matematikle fiziği açıklamaya çalıştı. Böylece kuralları ve yasaları yazılan fizik, aynı verili koşullarla aynı sonucu bulmanın yolunu oluşturdu. Bu şekilde, nesneler arasındaki ilişkilerin hesaplanması kolaylaştı ve kozmosun sırlarının çözülmesinin yolu bulunmuş oldu. 

Diğer taraftan, insan yaşamında kolaylıkları yaratan mekaniğin tasarlanmasını deneme yanılmadan çıkarıp, sonuçlarını önceden hesaplayarak bulmayı sağladı. Neydi bu yasalar? Eylemsizlik yasası, yer çekimi yasası ve ışığın parçacık olduğu tezi. Tüm bunların matematiksel dille anlatımını oluşturan Newton, yaklaşık yüz yıl sonra ışığın parçacık demeti olduğu noktasında aşıldı. Böylece ilk kez dalga teorisi geliştirildi; ancak temel yasalarda, Newton iki yüz elli yıl aşılamadı. Newton mekaniği felsefeye, kaba bir pozitivizm olarak damgasını vurdu. Neden- sonuç ilişkisi kaba bir determinizmi oluştururken, insan iradesi yok sayılmaya başlandı ve bilimsel kadercilik büyük oranda felsefeye egemen oldu. 

Dolayısıyla insan özne olamazdı; o da doğanın bir nesnesiydi. Üstelik sadece doğanın değil, aynı zamanda tarihin de nesnesiydi. Ancak 19.yüzyıl ortalarında Marksizm, bu süreci kısmi olarak ters çevirse de; kendisi de bu determinizm ve pozitivizmin bir parçası olmaktan kurtulamamıştır. Kurtulamadığı gibi, insanın özne olarak kabulü, zorlamacı bir iradeciliğin yaratılmasına vesile olmuştur. Yani, Newton mekaniğinin aslını teşkil eden ‘Cismin başlangıç koşullarını ve etki eden kuvvetleri kontrol edebiliyorsan, cismin tüm hareketini ve oluşacak sonuçlarını da kontrol edebilirsin’ Kuramı, Toplumsal hareketlerde ve felsefi akımlarda ’Başlangıç koşulları iradi olarak değiştirilirse, iradi bir toplum oluşturmak mümkündür.’ Olarak tezahür etmiştir . 

20.yy’da, molekülün maddenin en küçük parçası olmadığının anlaşılması; yani atom ve atom altı parçacıklarının tespiti ve aynı zamanda mekanikteki hızın artışı nedeniyle, Newton mekaniği uygulamada sorunlara yol açmıştır. Fizikçiler ilk dönemlerde zorlansalar da mevcut yasaların (Newton mekaniği’ nin ) yetersizliğini hissetmişlerdir. Diğer tarafta elektromagnetizma sayesinde, atom alt parçacığı olan elektronun parçacık olduğu halde dalga karakteri gösterdiği gözlenmiş ve yüzyıllardır ışık için tekrarlanan ‘Dalga mı parçacık mı ikilemi’ yeniden tartışılmıştır. Buradan hareketle şu soru gündeme gelmiştir: ‘Enerji, parçacık mı dalga mı?’ Alt alta koyulan bu soruların aslında aynı nesneler için sorulduğu fark edilmiştir. Yani, ‘madde =enerji = ışık’ olduğu anlaşılmış ve Einstein’in meşhur ‘E=mc2’ formülü tüm sürece damgasını vurmuştur. Bu durum, Evren’de her şeyin bir döngü içinde birbirine dönüştüğünü; ama yoktan var edilemediği gibi yok da edilemeyeceğini göstermiştir. Böylece; ‘Metafizik felsefe, tarihin en büyük yenilgisini bu yasayla aldı.’ dersek çok abartmış olmayacağımızı sanıyorum. Einstein; bununla kalmamış, Newton mekaniğinin evrenin her yerinde, hatta yeryüzünün her noktasında geçerli olamayacağını da ispatlamıştır. Yani bir olguyu tanımlayacaksak, öncelikle o olgunun geçtiği yeri (koordinat sistemini) ve zamanını tanımlamamız gerekir. Sonuç olarak, bir nesneyi uzayda tanımlayabilmemiz için üç boyut yetmez; dördüncü boyut olarak zamanını da vermemiz gerekir. 

Böylece, mutlak zaman kavramı yerine zamanında koordinat sistemine göre değişkenliği tartışılmış ve‘Görelilik kuramı olgunlaştırılmıştır. Nedir görelilik kuramı? ‘Bir nesnenin hareketi veya yeri, ancak bulunduğu koordinat sisteminde tam olarak tanımlanabilir. Aynı nesnenin bir başka koordinat sisteminde konumunun belirlenebilmesi için, öncelikle her iki koordinat sisteminin birbirine göre konumları, sonra bulunan bu ilişkiye göre nesnenin konumu belirlenmelidir.’ Görelilik kuramının fiziğe getirdiği önemli yeniliklerden biri, dördüncü boyut olan zamanın mutlak olmaktan çıkarmak diğeri de ışık hızının tüm koordinat sistemlerde aynı olmasıdır. Diğer tarafta elektronun ışık hızıyla hareket ettiğinin anlaşılması neticesinde, madde -ışık ilişkisi kurulmakla kalınmadı; ışık fotonlarının ancak bu hızda tanımlı bir kütleye ulaşan parçacıklar olduğu anlaşıldı. Bunun sonucunda; fiziki dünyada bildiğimiz nesnelerin ışık hızına ulaşmasının imkansızlığı, hız-kütle ilişkisi içinde ispatlandı. Atom parçalandı ve atom altı parçacıkların sırrı çözüldükçe, aslında evrende bulunan tüm nesnelerin aynı atom altı parçacıklardan oluştuğu ortaya çıkarıldı.Farklılık, bunların bir araya gelişlerindeydi. 

Elbette bilimin bilinen tarafı, ‘Bildikçe, bilmen gerekenler çoğalıyor.’dur. Tam çözdüğünü sandığın an, çözülecek sorunlar çoğalmaktadır. Makro kozmosta düşük hızdan dolayı geçerli olan yasalar, mikro kozmosta hızın yüksek olması nedeniyle geçersiz kalıyordu. Bunu modern fizik çözmüştü; ama tüm maddelerin aynı parçacıklardan oluştuğu ortaya çıkınca, bu parçacıkların hareketlerini yakından incelemek şart oldu. Yüksek hızdaki maddenin konumunu tespitin bu kadar kolay olamayacağını, Heisenberg ortaya koydu. Heisenberg; ‘Bir cismin (parçacığın) uzayda hem hızını hem de konumunu aynı anda, aynı doğrulukta tespit etmek mümkün değildir. Ancak birinden birini ihmal etmek zorundasınız veya bunu olasılık olarak tespit edersiniz.’dedi. Böylece meşhur belirsizlik yasası fiziğin merkezine oturmuş oldu. 

Tüm evrenin aynı parçacıklardan oluştuğunu ispatlayan fizik, ‘Parçacıklar aynı, bir araya geliyorlar ve neticede bir sürü nesnenin(evrendeki tüm nesneler) oluşumunu sağlıyorlar.’ belirsizliğiyle karşı karşıya kaldı. Yani evren kuantumlardan (parçacıklardan) oluşuyor; ama aynı kuantumlar farklı şekillerde bir araya geliyor ve birbirinden çok farklı nesneler oluşturuyor. 

Nasıl? 

Nasılın cevabına geçmeden önce biraz felsefe , bilim ve yaşam ilişkisini aktarmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Bilim ve felsefe arasında anlaşılabilir bir ilişki tanımlamak gerekmektedir. Bu tanımın sonraki tanımlamalarımızın anlaşılmasını kolaylaştıracağı kanısındayım. 

Bilim, mevcut olan doğal olayların akışı ile ilgili doğru (koşullar el verdiğince yalın) yanıtlar bulmaya çalışır. Felsefe ise, anlamlarla ilgilenir; yani bulunan bu cevapları makro düzeyde anlamlandırır. Ancak bilimin ürettiği doğru cevap, hiçbir bilim insanı tarafından mutlaklaştırılamaz. Çünkü bilimsel doğruya, eldeki veriler ve kabul edilebilir ihmallerle ulaşılmıştır. Dolayısıyla doğru, yanlışlandığı ana kadar doğrudur. Eğer felsefe bu doğruları makro düzeyde anlamla yükleyip, bütününden ayırarak kullanırsa, doğru sonuçlara ulaşması mümkün değildir. Hele bunun ideolojik formülasyonlara yansıması, tam bir felakete neden olmuştur ve olmaktadır. 

Bilginin insanı özgürleştirdiği kadar köleleştirebileceği de unutulmamalıdır. “Kendi kanınıza batırdığınız kalem, parşömenin üstünde gıcırdayarak ilerliyor. Şeytanla bir anlaşma imzalamış bulunuyorsunuz. O sizi ölünceye dek çok zengin bir insan olarak yaşatacak ama karşılığında ölümünüzden sonra ruhunuza sahip olacak. Şeytan, verdiği sözü yerine getirmek için ne yapmayı düşünüyor dersiniz? Mesela, loto sonuçlarını önceden bildirsin veya at yarışının sonuçlarını söylesin, daha çağdaşı, borsa oyununda bilgiler aktarsın ve borsa milyarderi yapsın sizi. Sonuç olarak, bilgi sonucunda zengin oluyorsunuz ; ama artık kiralık bir ruhla berabersiniz’’. 

Bu uç söylem, bize bilginin nereden ve nasıl geldiğinin önemini anlatmak içindir. 300 yıl önce metafiziği yerle bir ederek; öncelikle düşüncede devrime neden olan Newton mekaniği, yaşamın içine de doğal olarak sirayet etmiştir. Başta, kuvvetin kullanımı ve enerjinin dönüşümü ile yeni üretim araçlarının yolunu açmış ve sonuçta kendi toplumsal devrimini adım adım gerçekleştirmiştir. Toplumsal gelişimin son aşaması olan Sanayi Toplumunun oluşumunun bilimsel kaynağı olan mekanik, Fiziksel yasaların üretim sürecine uygulanabilirliğinden türetilmiştir. Yani, tarihin modern sınıflarının sahneye çıkışının kaynağı biraz da Newton mekaniğine dayandığını söylersek sanırım abartmış olmayız. Ancak; Newton’un ihmal ederek oluşturduğu sade doğa yasaları, bilimsel çevrelerdeki kadar toplumsal yaşamda sade ve masumane durmadılar. 

Ayrıntıları ihmal eden mekanik ve determinist anlayışın toplumsal yaşamdaki tezahürü, tarihin modern sınıflarını acımasız şekilde karşı karşıya getirmiştir. İhmal edilenler (işçi sınıfı), üretim sürecinde yabancılaştırıldıkça değersizleşiyordu. Bu işleyiş, karşı savunmayı (sınıf mücadelesi) yarattı. Marksizm; üretim sürecinde yabancılaştırılan ve yalnızlaştırılan işçi sınıfına, kendine sahip çıkmanın, kendi yarattıklarına sahip çıkmakla mümkün olduğunu gösterdi. 

Ancak aynı bilimsel kaynaktan beslenen Marksizm de, Newton anlayışından kurtulamamıştır. Bu karşıtlık ihmallerle devam ederken; yüzyılımızın en büyük vahşetini, yani kapitalizmde faşizmi yaratmıştır. Elbette ki faşizmin mevcudiyetinin bir çok ekonomik nedenini sayabiliriz;ancak yazımızın konsepti gereği detaylarına girmek doğru olmayacaktır. Faşizmin felsefi alt yapısı, sonuca ulaşmak için ihmal etmenin mubah olmasına dayanır.Çünkü; önemli olan sonuçtur. Bu sonucun dayandığı şey ise tüm iradeye hükmeden güç (kuvvet)tür; bu güç nesneyi (toplumu) son menzile ulaştırmaya da muktedirdir. Diğer taraftan, reel sosyalizm de aynı felsefi alt yapı ile işçi sınıfı adına, kitlelere aynı biçimde yaklaşmıştır. Yani esas olan sonuçtur. 

Newton mekaniğinden kaynağını alan bu felsefeler insana bunları yaşatırken, fizik bilimi yeni açılımları yapmıştır bile. Fiziğe belirsizlikten sonra olasılık da girmiştir. Belirsizlik yasasından yaklaşık yüz yıl sonra fiziğe giren olasılıkla, (Parçacığın konumunu ve hızını aynı anda aynı doğrulukta hesaplayamayabiliriz; ama belirlenen konumda parçacığın geçme olasılığını hesaplayabiliriz.) belirlenen noktada, parçacığın kendisi değil kümesi göz önüne alınarak, geçebilenlerin istatistiğini tutmak daha anlaşılır ve çözümleyici olmuştur. Ne yazık ki sınıflara dayalı toplumda olasılık, yine ihmal edileceklerin (işçi sınıfı) başına düşmüştür. Şöyle ki, toplumun tümüne yaşanabilir bir ortam yaratmak mümkün değildir; o zaman olabilecek oranı benimseyip, tüm dünyayı buna göre şekillendirmek gerekmekteydi. Dünya kralı ‘sermaye’, bu oranı belirleyen ilk ekonomist Milton Friedman’a Nobel ödülünü vermiştir. Friedman’a göre; dünyanın %70’ i , %30’ una kurban edilebilirdi. Tam da bu noktada 1960 ‘tan sonra çevre ülkelerde başlanarak, askeri darbeler tertiplendi.Geçen 40 yılda çoğunluğun (%70) azınlığa (%30) feda edilmesiyle sorunun çözülmediği, ‘mutlak iradeyle’ azınlığının bile mutlu olduğu bir dünya yaratılamayacağı anlaşılmıştır. 

Peki ne olacak? 

Evet bu soru hem fizikte soruluyor hem de toplumsal yaşamda. Gerek görelilik kuramı gerek Kuantum fiziği ve sonuçta da kaos teoremi, ‘Hiçbir şey ihmal edilemez.’ diyor. İşte bu nokta güzel bir sonuç gibi görünse de, ne yazık ki şahit olduğumuz sonuçlar pek iç açıcı görünmemektedir. Bu noktada ‘Nasıl?’ sorumuza geri dönelim. 

Nasıl oluyor da tüm nesneler aynı parçacıklardan oluşuyor? 

Nasıl oluyor da bu kadar farklı nesne oluşuyor? 

Nasıl oluyor da bunların arasındaki ilişki bir evreni yaratıyor? 

İnsanın yeri nedir? İnsan ilişkileri parçacık ilişkileriyle anlaşılabilir mi? 

İnsan, bilinçli eylem sonucu oluşuyorsa, bilinç nedir? 

Tüm bunları fizik çözebilir mi veya bunlar felsefi idrakle anlaşılabilir mi? Tüm nesnelerin aynı parçacıklardan oluştuğu bir vaka; ancak ‘nasıl?’ı belli değil. İşte belirsizlik yasası bunun içindir. Eğer parçacıkların tüm davranışları kontrol altına alınabilseydi; yukarıdaki soruların hatta yazmadıklarımızın bile cevabı verilebilirdi. Elbette, çok yeni sorularla karşılaşacaktık; ama mevcut soruların cevabı verilmiş olacaktı. 

Öyle ise her şey bir tesadüften ibaret olabilir mi? Sanırım bu soruya, Einstein’in meşhur sözüyle cevap vermek gerekiyor: ‘Tanrı, asla zar atmaz’. Öyle ise bu irade nasıl oluşuyor? İradi varlık olan insanın, bu muammada payı nedir?. Nasıl var oluyor; nasıl etkileniyor; nasıl etkiliyor? Yukarıda belirttiğimiz gibi, bir fiziksel yasa nasıl oluyor da insan ilişkilerinde belirleyici olabiliyor? Tüm bu soruların cevabını verebilecek yeterli veriye sahip olmadığımız, acı bir gerçektir. Ancak idrak yoluyla ve sezgiyle bunları anlaşılır kılabiliriz ve elde edilen verilerle revize edebiliriz. İnsan oluşumu da böyle bir şeydir. Öncelikle; kuantum, kaos, olasılık ve belirsizliğin birbiriyle ilişkisinin belirlenmesi, sonra gerçek dünyada neye tekabül ettiğinin görülmesi gerekir. Maddenin en küçük hali olan (kütlesi devinimi ile oluşabilecek kadar küçük) kuantum; atomları oluştururken, aynı zamanda kuantumlar arası ilişkiler de oluşmaktadır. Bu oluşum ve zorunlu hareketlerin çoğunlukla periyodik olması nedeniyle, belli bir aşamada kaosa neden olurlar ve yeni bir duruma geçerler. Tüm bu durumların ve hareketlerin birbiriyle ilişkisi ancak belli olasılıklara bağlıdır. Kısaca, kuantum fiziğinde her parçacık her nesne birbiriyle ilişki ve etkileşim içinde olduğundan, herhangi bir durumu tüm evrenden bağımsızlaştırarak açıklamak mümkün değildir. 

Ancak, tüm bu belirsizlikler ve kaos yine de bir düzen yarattığı için, arkasında bir iradenin varlığı aranmaktadır. Kuantum fiziğinin en önemli özelliği; parçacık-dalga dinamiği ise, onu anlaşılır kılacak durum, Alan’dır**. Çünkü, parçacıkların yarattığı elektromagnetik alanlarla ancak bağlantısız parçacıkların ilişkileri anlaşılabilir. ‘Parmak izleri tıpatıp özdeş olan iki kişiye rastlanmadığı gibi, kendine özgü tayflarında özdeş şerit sistemleri olan iki element de yoktur. Fizikçiler bu sistemlerin katalogunu çıkarırken, belirli yasaların varlığı da yavaş yavaş ortaya çıkmış; çeşitli dalga boylarını gösteren ve görünüşte bağlantıları olmayan bazı sayı dizileri yerine basit bir matematiksel formül konabilmiştir.’ Alan, enerjinin bir halidir.Enerjinin ya da maddenin birbirini en bilinmez etkileme durumu, Alan’la mümkündür.Yani gerek bilginin akışı gerek elektriğin transmisyonu veya parçacığın hareketlendirilmesi; görünmeyen, ancak etkisi ile var olan alanla mümkündür. Fizik; kuantum, kaos, olasılık ve belirsizlik yasası ile gizemleştikçe, metafizik kendine yaşam alanı yaratma umudunu güçlendirmektedir. 

Bunu büyük oranda başardığını da görmek gerekir. ‘İnsanın insanlığını geliştirmesi ancak doğayı anlama ve onunla uyum içinde yaşamayı öğrenmekle mümkündür.’ün bilinmesi gerekir.. Dolayısı ile bu gün var olan belirsizlik, bilinmezliğe yol açmamalıdır. Belirsizliğin bilinmezlik olarak algılanması, insanın kendini inkarını yaratacağı için bilinmezlik kabul edilemez. Kaldı ki her geçen gün bilim, belirsizliğin belirlenmesi için çalışmaya devam etmektedir. Felsefecilere düşen görev, fiziksel ölçmenin bu gün için yetersiz kaldığı yerde, makro idrakla bilgiye ulaşmaktır. Modern fizik (kuantumu da içine alan günümüz fiziği) bize daha çok bilimlerin iç içe geçmişliğini ispatlamaktadır. 

Yani kapitalizmin dayattığı uzmanlığın, insana yabancı bir şey olduğunu ispatlamaktadır. Dolayısı ile bilim, tüm üretim biçiminin ve hatta eğitimin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini dayatmaktadır. Bu büyük oranda gelişmiş ülkelerde aşılmaya çalışılmaktadır Sonuç olarak yaklaşık üç yüz yıldır tüm insanlığın seyrini etkileyen fiziğin; bu etkinliği, metafiziğe bırakma şansı olamaz; çünkü insanın gayesi, kendini evrende anlamlı bir yere oturtmaktır. Bugün kaosun yarattığı düzenin yasaları çözülememiş, tam anlaşılamamış olabilir. Ama insan iradesinin en önemli kazanımı bu düzeni anlama yönündeki işleyişidir.Bu belirsizliği, insanı köleleştirmekte kullanmaya yeltenenlere, bilgiyi üretirken kendini yeniden üreten insan karşı gelecektir. 

Hayri ÇALAĞAN (Elk. Müh.) 

*Kedi Deneyi: Sağlıklı bir kediyi hava alabilen bir kutu içine koyalım. Kutuda zehirli gazla dolu bir şişe olduğunu varsayalım. Bu şişeyi parçalayacak çekiç mekanizması, bozunma yarı ömrü bir saat olan yeterli miktardaki radyo aktif madde ile kontrol edilsin. Bir saat sonunda radyo aktif parçacıklardan birinin bozunma olasılığı %50’dir. Bu bozunmanın gerçekleştiğini, mekanizmanın çalıştığını ve şişenin kırıldığını düşünelim. Schrödinger dalga fonksiyonuna göre, bir saat sonunda düzenek, yaşayan kediyle ölü kedinin eşit parçalarla karışacağı bir durum alacaktır. Tabiatıyla bu deney gerçekleştirilseydi; Schrödinger, matematiğin gerçekliğin çelişkili ve kabul edilemez bir tasvir oluşturduğunu düşünecek, sadece gözlenebilir bir sonuç ortaya çıkacaktı. 

**ALAN: Metallerin içinde bulunan elektronların hareket etmesinden dolayı çevresinde meydana getirdiği güç çizgilerinin kapsadığı uzaydır. Metallerin toplamının bulunduğu uzay cisimlerinin ve gezegenlerinin çekimlerini veya itimlerini sağlayan şey de bu gezegen ve cisimlerin magnetik alanlarıdır. 

Kaynakçalar; 1-FİZİĞİN EVRİMİ (İlk Kavramlardan İlişkinliğe ve Kuantumlara )- A.Einstein, L. İnfeld Çev: Öner Ünal. Onur yayınları-1976-Eylül 

2-KAOS (Yeni Bir Bilim Teorisi) - James Gleick Çev: Fikret ÜÇCAN TÜBİTAK yayınları 2003- Ağustos 

3-FİZİK YASALARI ÜZERİNE– Richard Feynman Çev: Nermin ARIK TÜBİTAK Yayınları 2003-Temmuz 

4-YAŞAM NEDİR? (İle Akıl ve Madde ve Özyaşamöyküsel Eskizler) - Erwin Schrödinger Çev: Celal KAPKIN Evrim Yayın Evi 1999-Temmuz 

5-KUANTUM BENLİK - Donah Zohar Çev: Seda KERVANOĞLU, Doruk Yayıncılık 2003 

6-MİSTİK DÜŞÜNCE ve YENİ FİZİK - Mıchael TALBOT Çev: Sabahattin KURTAY , İnsan Yayınları 1997-Temmuz 

7- FİZİK ve FELSEFE (İDEALİZM:Dederminizm ’den Olasılığa Doğru, DİALEKTİK: Olasılık ‘tan Determinizme Doğru) Werner Heisenberg –M. Yılmaz ÖNER Belge Yayınları 2000-Temmuz 

8- RASTLANTI ve KAOS David Ruelle Çev: Deniz YURTÖREN TÜBİTAK Yayınları 2004- Ekim 

Not: Bu yazı da önce Felsefe Öğretmenleri derneği Yayın organı "FELSEFEYAZIN"da yayınlanmıştır. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Çok güzel bir çalışmaydı... Bu gün tüm gücünü insanın hiç bir şeyi tam olarak bilemeyeceği tezinden alan (ve teslimiyet isteyen) metafizik, insan bildikçe gerileyeceği yerde büyüyor gözüküyor... Bu paradoks değil aslında... İnsanın gelişimi bence... Bilinmezliğin bile ne kadar uçsuz bucaksız olduğunu metafizik bilim sayesinde öğreniyor... Şöyle diyorum ben; İnsan kendini (bilim) maddeye göre konuşlandırıyor... Metafizik ise kendisini bilime göre konuşlandırıyor... Saygılar...

KUYUCAK 
 06.09.2011 11:04
Cevap :
İnsanı insan yapan İradedir. İster Tanrının üflediği kutsallık olarak düşünün(metafizik) ister insanda kendiliğinden ihsar olan bir özellik(maddecilik) olarak düşünün, eğer insan özne değilse yabancılaşmanın felsefesi yapılıyor demektir. Bu da Köleliğin ideolojisi demektir. İlginize teşekkürler.  06.09.2011 17:37
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 22
Toplam yorum
: 28
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 777
Kayıt tarihi
: 11.06.11
 
 

. "Gök kubbenin altında söylenmemiş söz yoktur" diyen eskiler haklılar, ama zamanın akışı içinde ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster