Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ağustos '07

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
561
 

Ben AKP'li mi oldum?

Ben AKP'li mi oldum?
 

Seçimden bu yana yaptığım sohbetlerde, çizdiğim profilden gitgide rahatsız olmaya başladım. Tam bir AKP taraftarı oldum çıktım.

Sol görüşlü bir aile mensubu olduğum ve aydın fikirli dost insanların sofrasında yer aldığım için elbette bu durum gerek benim gerekse de çevremdeki insanlar için yadırgatıcı olmaya başladı.

Bu durum Milliyet Blog ortamı içinde geçerli. Zannedersem yazılarımı az da olsa takip eden insanlar, demokrasi, özgürlük, barış ve eşitlik ideallerine sahip olan ve bu manada da sol bir etiketle yaftalanacak birisi olduğumu kolaylıkla tahmin edebilir.

Ancak bu teoriye kaçan tanımları bir kenara bırakıpta reel siyasetin içine girince nedense pusulam şaşıyor ve tanımı sol olan parti ve kimliği sol olan kişilerle bir türlü anlaşamıyorum. Aksine tanımı sağ olan bir parti ve kimliği sağ ya da liberal olan kişilerle ortak görüşleri paylaşır hale geliyorum.

Eh bu durum karşısında elbette, kendimde bir çeki düzen vermem gerekir düşüncesi ile bir özeleştiri süreci başlattım. Zihnimde genel doğrularım ve yanlışlarım ile Türkiye tespitlerimi üstü üste çakıştırmaya çalıştım ve işte elde ettiğim sonuçlar;

- Türkiye toplumu bir dönüşüm aşamasında. Bu süreç yaklaşık 20 yıl önce başladı. Oldukça hızlı, yıkıcı, sarsıcı geçen süreç, ulaşılacak hedefin henüz uzağında. Ancak kat edilen yolun azımsanamayacağı da kesin. Hatta ilk dönemlerde oldukça kaotik ve arabesk seviyelerde yaşanan süreç, günümüzde ilk olgunluk düzeyine ulaşmış durumda.

- 2/3’ü kırda yaşayan ve hiçbir vasfı olmayan, okuma oranı çok düşük ve dünyadan yalıtık, devlet güdümünde gelişen bir toplumdan, 2/3’ü şehirlerde yaşayan, meslek vasfı gittikçe yükselen, dünyanın geri kalanına da ilgi duyan ve sivil toplum karakteri edinmeye başlayan bir oluşuma evriliyoruz.

- Eski toplumun, kırsal kökenin topraktan başka geliri olmayan varlık sahibi, günümüzde sanayi yatırımları ile büyüyen Anadolu topraklarının burjuvası olma yolunda ilerliyor. En belirleyici olan ise şu ana kadar doğrudan devlet hazinesinden geçinen, ucuz kredilerle beslenen, gümrük duvarları ile korunan ve devletin yanında halka karşı hep haklı olan büyük sermaye, artık kapitalizmin kendi kuralları çerçevesinde kendi kanatları ile uçar hale geldi ve onu kollayan devlet bürokrasisi ile bağlarını koparmaya başladı.

- Ülkenin en büyük gelir yöntemi, ürettiği malı dış pazarlara satmak oldu. Yani ihracat. Petrol gibi zorunlu bir ihtiyacı değil de, ucuza ve kaliteli yaptığın bir malı, bilimsel satış teknikleri aracılığı ile dünya pazarına çıkarmak, başlı başına kapitalizmin kurallarına uymayı ve istesen de istemesen de dünya ile haşır haşır neşir olmayı gerektirir. Türkiye’de orta ölçekli ve Anadolu kökenli sermayenin temsilcilerinin nitelik olarak muhafazakâr olmasına karşın, çağdaş dünyanın normlarına ve gereklerine daha bağlı olmasının kökeninde de işte bu dünya ile kurulan ilişki vardır.

- Kapitalizm genel ekonomik bunalım dönemleri haricinde demokrasi alt tabanlı çalışmayı tercih eder. Çünkü onun temel hareket tarzı en uygun ortamda üretmek ve en uygun ortamda tükettirmek ve en yüksek kar marjına ulaşmaktır. Demokrasi ve özgürlük, kapitalizmin kendi işleyiş ilkelerini zedelemediği müddetçe tercih edilen siyasal sistemlerdir. ( Oysa feodal ve yarıfeodal sistemlerde özgürlük ve demokrasi, sistemin can düşmanıdır. Dolayısı ile sistemin azrailinden hoşnut olması beklenemez) Türkiye’de, sermayenin gelişme, yatırımların artma, üretimlerin hızlanma ve tüketimin coşma eğilimleri gösterdiği bir ortamda demokrasi talebi gelişir. Ve bu gelişme devletin baskıcı olduğu tüm sistemleri tehdit eder. Çünkü artık kural koyucu devleti elinin altında tutan yarı bürokratik, yarı aristokratik, yarı hazineden geçinmeci kesimler değil, kapitalizmin özneleri yani üreticiler ve tüketicilerdir.

- Bu süreç elbette, aslen sermaye lehine bir süreçtir ancak geniş halk kesimleri açısından, yarı feodal düzenden daha fazla refah, özgürlük ve hak vaat eder.

- Türkiye’de iki ilginç kesimin mücadelesi söz konusu; Bu kesimlerden birisi, ülkede şu ana kadar sahip olduğu avantajlardan vazgeçmek istemeyenler ile bu dışa kapalı ve devlet odaklı sistemden beslenenler. Ancak mücadelenin bu tarafına esas rengini verenler bunlar değil. Bu süreci yüklenen esas kesim, kapitalizmin ülkede belirleyici sistem olmasına karşı, yarı feodal yarı otoriter rejimin devletçi ve kısmen de sosyal devletçi yönünü ilericilik olarak görenler oluyor. Kısa tabirle solcular. Diğer bir tabirle ise, “toplumu devlet aracılığı ile dönüştürme” takıntısına sahip olan ideologlar ve onların hikayelerini dinlemekten hala haz alanlar. Oysa söz konusu devlet yapısının sol fikriyatın geri kalan tüm ideallerinin düşmanı olduğunu ve bunu defalarca ispatladığını görmek istemiyorlar.

- Ve süreçte bu kesimi daha da keskinleştiren şeyse, yarı feodal yarı bürokratik düzenden, burjuva demokrasisine geçiş sürecini yönetenlerin, toplumun muhafazakâr kesimin temsilcileri olması. Son elli yıldır hiç denemedikleri değişim uğraşının, gerici olarak tanımladıkları bir kesim tarafından gerçekleştirilmeye çalışılması, bu kesimde kötü bir kibri, aşağılamayı, suçlamayı, üstünlük taslama tavırlarını ama arkasından öfkeyi ve yenilecek olmayı sezmenin korkusunu ve telaşını da beraberinde getiriyor.

- Türkiye'de gelişen sürece uyum sağlayan, gelişen burjuva demokrasisinin özgürlükçü yapısını benimseyen, bireyi toplumdan, toplumu devletten ön plana alan, siyaseti gerçek ikilemleri ile değerlendiren, kalkınmayı eşitlikçi ve paylaşımcılık ilkeleri ile destekleyen bir sol anlayışı ise henüz görebilmiş değilim.

İşte tüm bu veriler ışığında, ben yarı feodal bir düzende 3. Dünya solcusu olmaktansa, burjuva demokrasisi içinde sosyalist bir muhalif olmayı tercih ettim. Ve beraberinde fikirlerimi siyasal liberalizmle de besledim. Yani özgürlüğe düşman bir sol anlayışın olamayacağı fikrini zihnime çiviledim.

Anlayacağınız, ben AKP’li değilim, ancak o samimi oldukça, ülkede burjuva demokrasisinin gelişmesine katkılarını desteklerim. Ancak her zaman, onların tutucu politikaları karşısında eşitlikten, özgürlükten, barıştan ve demokrasiden yana bir sol muhalif olarak dikilmekten vazgeçmem.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ben samimiyetlerine inanmıyorum. Gerçekten demokrasi, insan hakları vb. gibi kaygıları bence kesinlikle yok. Devlet yönetmede tek kıstasları bizden mi değil mi ? O da eşlerin taktıkları türbana ve cemaatlerden alınan referanstan başka bir şey değil. Arada da vitrin bir kaç isim. Aydın ve ileri olmakla yobaz ve gerici olmak çok çabuk ayrılır bence. Önemli olan niyetlerdir...

kartal0634 
 10.08.2007 15:28
Cevap :
Sayın Eagle0634, yorumunuzda haklı olduğunuz bir nokta var o da, bunun bir bakış açısı olduğu. Ben olayı kişileri ya da kurumların niyeti üzerinden, yani aslında tartılmaz ve ölçülmez değerler üzerinden değil, ekonomi ve tarihin akışı açısından değerlendirdim. Emin olabilirsiniz ki, 17. yy'ın sonunda aristokratlar, yeni yeni gelişen işçi sınıfı karşısında daha aydın, daha kültürlü ve daha bilinçlidirler. İşçiler ağırlıklı olarak gerici, lumpen, eğitimsiz ve kültürsüzdür. Ancak gelişen ekonomik altyapı ve bunun yansıması sonucunda oluşan toplumsal üst yapı aristokratları gerici, işçileri ilerici aktörler haline getirmiştir. Yani anlayacağınız aktörlerin niyeti haricinde tarihin akışını belirleyen daha temel süreçler var. Ülkemizde kapitalist ilişki şekilleri geliştiği müddetçe, eski sisteme dayanan anlayışlar gerileyeceklerdir. 12 Eylül yasaları ile işleyen bir burjuva demokrasisi mümkün değildir. 12 eylül yasalarına dayanan bir sol olamayacağı gibi. Katkınız için teşekkür, Saygılarımla  10.08.2007 19:44
 

Sevgili Sinan, ben de aynı duyguları, -biraz da çelişkileri- yaşıyorum ve bizim gibi çok kişi var. Siyasi partilerin ya da "sağ" -"sol" kavramlarının fonksiyonuna değil de sadece kabuğuna bakanlar Türkiye'deki dönüşüm ve değişimi bir türlü anlayamıyorlar. Gerçekte solla hiç bir alakası bulunmadığı halde bir dönem hasbelkader "ortanın solu" sloganını seçmiş bir parti Türkiye'de "sol" kavramının içinin boşaltılmasında büyük rol oynadı. Bunun yanında 12 Eylül yönetiminin solu günah keçisi haline getirip neredeyse yasa dışı ilan etmesi de sol düşüncenin kitlelerle bütün ilişkisini kopardı. Ama Türkiye gibi kabuk değiştiren bir toplumda sol bir talebin olması kaçınılmaz. Bu taleplere cevap veren de sol diye bilinen kitle partileri değil AKP ve onun öncülü partiler oldu. İlgimiz olmadığı halde senin benim gibi kişilerin AKP'li sanılması da galiba o yüzden :) Eline sağlık, benim de bu konuda yazmam gerekecek ama bakalım ne zaman? Selamlar...

Murakami 
 10.08.2007 14:09
Cevap :
Merhaba Celal Hocam, yorumun henüz elime ulaştı. garip bir şekilde dün neredeyse yayıyı yayına verdiğim saatlerde yazdığın mesaj bana yeni ulaşıyor. Umarım sadece teknik sıkıntıdan kaynaklıdır. Ama yinede bu gecikme için kendi adıma özür dileyeyim. Ülkemizde ne yazık ki, etiketler ile içerikler arasındaki mesafe oldukça açıldı. Özellikle de siyasal kimlik konusunda. Eskiden solcuların en sevdikleri şey yaşanılan kısa dönemleri süreçleri, geniş tarihsel akış içerisinde değerlendirmeye çalışmaktı. Benim bildiği "tarihsel materyalizm" kavramı çok bilinir, çok dile getirilir, üzerinde bayağı bir düşünülürdü. Ancak günümüzde solcular günlük olayların peşinden anlık yorumlar yapmak, gerici-ilerici gibi temelsiz tanımların peşinde koşmak, komplo teorilerini temel teorilerin üzerinde görmek gibi bir eğilime girdiler. Genel tarihsel akışı, ekonomik altyapıyı yorumlamak gibi bir dertleri yok artık. Benimki kendi çapımda bir tanımla çabasıydı, senin yazını dört gözle bekleyeceğim, teşekkürler,  11.08.2007 13:07
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 453
Toplam yorum
: 1886
Toplam mesaj
: 174
Ort. okunma sayısı
: 1753
Kayıt tarihi
: 14.11.06
 
 

36 güneş yılı. 27 yıl G.antep, 9 yıl İstanbul. İstanbul, 90’lı yıllarda yaşandı, bitti.  Hep şe..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster