Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Eylül '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
334
 

Ben mutsuzsam…

Ben mutsuzsam…
 

İçinde sakladığı cadıyı güzel bacakları ve derin yırtmaçlı eteği ile saklamaya çalışan, süpürgesi kayıp cadının, tezgahından bir an önce koşarak kaçmak, bir daha pazar yerinin semtine bile uğramamak istiyordum.

" İşte böyle Ali, ben mutsuzsam herkes mutsuz olsun!"

Çok anlatmak gerektiği ve boşa konuşmaktan sıkıldığım için sustum…

Daha doğrusu içten içe acıdım cadıya.

Üzülüyorum halinedemek geçti içimden, ağzımdan çıkacak iki kelimenin  yaratacağı tahribatı düşünüp vazgeçtim.

Popüler olmak, toplumda parmakla gösterilmek, neredeyse her bireyin saygısını kazanmak ve ille yönetmek isteyen birinin durumuna üzülmek, haddime miydi?

Değildi elbet.

Herkes bunlar için uğraşmıyor muydu sanki, herkes kendini diğerlerinden farklı, piramidin en tepesinde görmüyor muydu?

Sırf konuyu değiştirmek için; kışlıklar ne zaman gelecek diye sordum.

O yazlıklar üzerine uzun bir nutuk attı.

Koyun gibi olmuş millet, tanınmış biri ne giyerse diğerleri de sırf ona benzemek için aynını bulup alıyormuş, aynı etek, aynı bluz, aynı saçlar, aynı başlar, gelip danışsalar ona karakterlerine göre giydirirmiş de…

"Bırak" dedim " şu tezgah işlerini…"

" İşlek bir yere mağaza aç, arayan istediği vakit bulsun seni, artık karakter analizi mi yaparsın, müşteri boyunun ölçüsünü mü alırsın."

Patlattı kahkahayı, yanağımdan makas aldı;
" Bak büyümüş de akıl verirmiş…"

"Eteğin çok kısa üstelik yırtmacı da var..."

" Bana mı yazıyorsun oğlum!"

" Yok yahu aklımdan geçti öyle, yüksek sesle…"

Bakışları birden değişti cadının, ne tarttı kim bilir? İhtimal vermedi, yanlış anlıyorumla  olabilir arasında gitti geldi gözleri; " ne yapıyorsun akşama?"

" Hiç."

Hiçti gerçekten akşama ne yapacağımı bilmiyordum, sadece domates ve o sevdiğim acı biberlerden almak için inmiştim pazara, dönüşte kitap okuyacak olmadı televizyon izleyecek, üçlü koltukta uyuya kalacak, gecenin bir yarısı gözlerimi açtığımda belimin ağrısı ayağa kalmama engel olacak, öyle sabaha kadar sızacaktım.

" Latif ağabeyin gelecek, sen de gel, biliyorsun muhabbeti de sesi de güzeldir, laflarız…"

Latif ağabey ve bu cadı! Olacak iş değil fakat olacak diyordu işte…

" Kayıp medeniyetlerle ilgili yazı istediler dergiden, onu yazacağım siz keyfinize bakın."

" Yahu sen kendini bulamıyorsun, kayıp medeniyetleri nasıl bulacaksın?" deyip patlattı kahkahayı, pazar inledi, yanımızdan geçen iki başörtülü teyzenin acıyarak baktığını görünce çevirdim kafamı…

 

Eli boş gelmiş demesin diye nevaleyi aldım bakkal İsmet'ten.

Zili çaldım aynı derinlikte açtı kapıyı;

" Hani kayıp medeniyetleri bulacaktın sen?"

Ne renk oldum kim bilir?

" Gel gel…"

Mutfak balkonuna kurmuş masayı

" Latif ağabey?"

" Telefon etti az önce işleri uzamış üniversitede, azıcık geç gelecekmiş."

Koskoca doçent adam onun işleri uzamayacak da benimkiler mi uzayacak? İnce ince başladık öyle bir iki kadeh parlatınca gevşedim, okuduğum son kitabı anlattım, son pişmanlığını dinledim, radyoyu açtık, bizim Kamil yayında, şarkılardan fal tuttuk, " tanıyorum Kamil'i" deyip hava attım, şiir istedik sonra…

Eski fotoğraflarına baktık, yanındakilerin tek tek kim olduklarını, fotoğrafların nerede çekildiğini , o zamanki sevgililerini, gelen görücüleri nasıl geri çevirdiğini, rahmetli babasının onu ne kadar çok sevdiğini, bir keresinde apandisitinin patladığını,  bir keresinde düşük yaptığını, bir keresinde intihara kalkıştığını, çok zeki olduğunu, elde edemeyeceği adam olmadığını dinledim.

Şişenin dibine doğru;

" Latif ağabey?"

" Latif Latif, gelmeyecek oğlum Latif! Anlamadın mı gerçekten! Deli taklidi mi yapıyorsun? Latif'in ne işi olur benimle…Hiç olmadı!"

Kaldım öyle, konuyu değiştirecek cümle bulamadım. Sustuk, oturduk biraz.

Ayağa kalktı cadı; " yatak odasına gidiyorum, ne niyetle geldiysen buraya onu yapacağız!"

Niyet önemliydi fakat niyetimin o olduğundan emin değildim. Gerçekten o ihtimal mi getirmişti beni buraya?

Bilinç altımda bir yerlerde bu final mi vardı?

Yolun yarısında otuz beş yaşında, nişanlı adamdım, Dante'yi yiyeyim, şu halimi görse ağzından başka her yeri ile gülerdi besbelli…

Parmaklarımın ucunda sokak kapısında aldım soluğu, kaçtım.

 

 

O gecenin üstünden ya on, bilemedin on beş gün geçti.

Menekşe geldi bir akşamüzeri, sapsarı olmuş kız, elleri titriyor, anne babasına bir şey oldu sandım önce, dolaptan su getirdim, üçlü koltuğa oturunca ağlamaya başladı, ne ağlamak ama hıçkıra hıçkıra… " Buraya kadarmış" dedi parmağından yüzüğü çıkarıp attı suratıma.

Dünya yüz elli ile giderken el freni çekmiş gibi oldum.

Durdu her şey.

Ne oldu dedim mi, diyebildim mi, ağzımdan ses çıktı mı?

" Pazarcı Nurten'e sor!!!" dedi kapıyı çarparken…

 

Terliklerle Nurten'in tezgahta aldım soluğu, cadı beni görünce patlattı kahkahayı pazar inledi;

"  İşte böyle Ali ben mutsuzsam…"

 

 

 

 

 

 

 

 

Ay Şen bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Kadının en büyük düşmanı kadındır hep. Mutsuzluğunun esas ve salt anahtarı. İntikamı da acı yenen bir yemek. Kekremsi bir tad bırakır ağzında. Tükürsen tukuremezsin, yutmaya çalışsan! Yok asla... Gitmez, yutkunmaktan öteye. Kalemine sağlık. Sevgiler...

Ay Şen 
 16.09.2015 2:27
Cevap :
Nurten attırmış yüzüğü, anlatsa adam dinleyen olmaz, karar verilmiş, derler derler vaziyetinde olay. Biz mutluysak herkes mutlu olsun : ) Selamlar...  16.09.2015 2:42
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1280
Toplam yorum
: 7730
Toplam mesaj
: 187
Ort. okunma sayısı
: 1108
Kayıt tarihi
: 09.08.06
 
 

Deniz tutkunu.Amatör kıyı balıkçısı. Aynı Şarkı ve Ilık Havada Hoşça Kal adlı kitapların yazarı ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster