Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ekim '09

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
376
 

Ben nasıl yıkılmam? Dağlar bile yıkılır dağlar bile…

Ben nasıl yıkılmam? Dağlar bile yıkılır dağlar bile…
 

YIKILMIŞIM


BEN NASIL YIKILMAM? DAĞLAR BİLE YIKILIR, DAĞLAR BİLE…


“…Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir… “Aristoteles

Akşam yemeğine çala kaşık başladım. Ne yediğimi bile bilmiyordum. Bir ara acıdan yüzümü buruşturmuşum ki, eşim sordu.

- Neyin var, sanki bir şey düşünüyorsun, hayırdır bir yerin mi ağrıyor?

Eşime ne düşündüğümü söylesem, o da benim gibi üzülecek, en iyisi mi kestirmeden yanıt verip, kuşkusunu içinden atayım istedim.

- Turşu çok acıymış, dilim fena yandı. Midem sağlam değil biliyorsun.

Otuz yıllık hayat arkadaşım, baştan savıldığını anlamıştı. Üsteledi;

-Yoo, sende bir şey var canım, beni kandıramazsın. Hadi söyle de acın hafiflesin. Neren ağrıyor?

Ona gülümsedim. Evet, kandıramamıştım.

-Sol yanım ağrıyor canım, sol yanım. Söylesem senin de ağrıyacak. Baksana, yemek mi beni yiyor ben mi yemeğimi yiyorum.

-Farkındayım canım, sen acı turşu biber yemezdin. Hangi acını bastırmak istiyorsun?

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor….

-Ergenekon, adı altında bir suçlu gibi der dest edilip, bu ülkeye ömrünü vermiş prof, bilim adamlarını, edebiyatçılarını, gazetecilerini, generallerini, sanatçılarını ve masum vatandaşlarımızı “terörist” gibi tutuklandı ve hapislere atıldı, hala içerdeler, onları düşündükçe,

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor…

-Şimdi şu uygulanan adalete bak. Eli silahlı dağda bayırda gece terör estiren, gündüz namuslu vatandaş gibi görünen 30 bin masum insanı öldürmüş şu terörsitlere, savcılar, hakimler gidiyor ayaklarına, mahkeme kuruluyor, anında “tahliye” kararı çıkartılıyor, yarım saatte salınıyor ve evlerine gitmesi sağlanıyor, hem de hiç tutuklanmadan, adalet midir bu söyle?

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor…

Eşim kaşığı masasına bıraktı, çenesini sıktı, o da gerilmişti.

-Haklısın…

Konuşmak istiyordum, ağlamak istiyordum, bağırmak ve çığlık atmak geldi içimden…Hıçkırıklarım boğazımda bir topak ayva parçaları gibi tıkanmış, kalmıştı. Gözlerim doldu…

-Bu kadar haksızlığa ve teröriste prim veren bir devlet idaresine ben soru sorsam beni de atacaklar içeri, diye kendi içimde hesaplaşıyor ve yargılıyorum kendimi.

Eşim anında tepkisini vermişti:

-Sakın böyle bir şey yapma, herkes susuyor sende sus. Bak eli kalem tutan gazeteci Mustafa Balbay tam 229 gün hapis yatmış, sende mi içeri gireceksin? Ya biz oğlumla sensiz ne yaparız?

Sesli düşüncelerimin freni tutmuyordu. Eşimin gözlerinde ekili korkunun tohumları büyümekteydi. Evet, korku kültürü bizim evin içine de girmişti. Hükümetin amacı bizleri refaha sürüklemek olacakken korkuya sürüklemişti. Acı daha da büyüdü içimde…Birbiri ardı sıra koşan sözcükler, dudaklarımdan hızla dökülmekteydi.

-Bu Hüseyin Üzmezlerin hakim ve savcıları, eli kanlı çocuk katillerini yarım saat içinde “suçsuz” bulup salıyorsa, peki neden, bu ülke için çırpınan, hastane kuran, binlerce can kurtaran Prof. Mehmet Haberal’ı hasta yatağında tutukluyor?

Kısa bir suskunluk geçirdikten sonra sesim ağlamaklı çıkmıştı:

-Söyle bu mudur adalet?

-Ya kanserle savaşan bilim adamımız Erol Manisalı, o teröristlerle savaşan askerlerimiz neden demir parmaklıkların ardında ve hala öldüğü halde davası devam eden Prof.Türkan Saylan neden yarım saatte davası bitmiyor, özgür kalmıyor?

Eşim başını salladı ve yumruğunu masaya vurdu.

-Sen kime hesap soracaksın? Hangi vicdana sığdıracaksın bunca haklı sorularını? Görmedin mi, haberlerde sayın valimizle görüşmek isteyen gazilerimize gösterilen itibarı?

Eşimle bu kendi kendimize sorup yanıtladığımız soru cevap şeklindeki diyalog, gerçekten sol yanımızdaki acıyı arttırmıştı. Çok farklı bir kalp ağrısıydı bu. Vatanı ve vatandaşı için acı çeken iki kederli insandık.

Gazileri televizyonda gördüğümde yüreğime “cızz” diye ateş düşmüştü sanki. O yiğit ve mert genç delikanlılar, tekerlekli sandalye ile yarım canları ile gelmişler, şehrin en üst basamağında duran valiye hak arayıp, hesap sorup bilgi alacaklardı.

Öyle ya, neden o teröristlere kurşun sıktırmak için görevlendirdin de şimdi özgür bırakıyorsun?

Peki, neden benim kaybolan kolumun, bacağımın ve eksik organımın hesabını sormamı engelliyorsun?

Peki neden verdin bu gazi madalyasını bana?

Ne yaptı vali?

Emir verdi korumalarına ve gazileri kovdurdu ve aşağıladı.

Daha sonra gözlerimin perdesine düşüverdi ardından da şehit ana ve babaların o yürekleri, o bağırları yırtan çığlıkları, tüylerimi diken diken yaptı.

“Ah, Başbakan…Ah, Cumhurbaşkanım… Ah, Genelkurmay Başkanım, neden oğlumu ölüme sürükledin? Madem şehit oğlumun kanı yerde kalacaktı da, neden oğlum boş yere öldü? Oğlumun katilleri masum olacaktı da, ben de mi oğlumu terörist yetiştirseydim, ha ben de mi? Geri ver oğlumun canını bana?..”

Ya ben, artık dayanamıyorum.

Midem bulanıyor, kusacağım…

Bu yapılan haksızlığa karşı, bu feryat ve figanlara karşı kim olsa dayanamaz.

O şehirde halkın gırtlaklarından zılgıtlar semalara yükselirken…

İmralı’daki çocuk katilinin afişleri ve bayrakları havada sallanırken,

Aklıma düşen başka bir görüntü daha vardı…

Çanakkale’de 57. Alayın son şehidi…

Hani, ölmeden önce çam ağacına 57. Alayın sancağını bağladıktan sonra yere düşen naaşı geldi gözlerimin önüne…

O kutsal anı izleyen bir Anzaklı asker ise bir bayrağa bir yerdeki şehit olmuş Mehmedime duygu yüklenerek bakmış ve bayrağı alıp göğsüne saklamıştı…

İşte o an var ya o an….

İşte o Anzaklı askerin yaptığı ve daha sonra söylediği sözleri, yüreğime düşen incilerdi…

“…O asker bir Türk askeriydi ve ölene kadar yere düşürmediği bayrağını, kutsal saymış ağaca bağlamıştı, yere düşmemesi için bende göğsümde sakladım o bayrağı…”

Bayrağımız işte bu derece yüce bir değere sahipken, şimdi alınan bir kanun maddesi ile araçlarımızda dahi taşımamız istenmediği, sanki hiçe sayılır gibi bir zamana tanık gözlerimiz…

Önde vali arkada çiçekçi ve şekerci alkışlarla zafer kazanmış gibi karşılıyorken bu şehitlerimizin, katillerini…

Bu mu mantık?

Bu mu vicdan?

İç yolculuğuma bu sorular sürüklenirken yıllar önce bir dostun sözleri de eşlik ediyordu:

“Adaletin küçüldüğü ülkelerde artık büyük olan suçlulardır.”

Bu mu adalet?

Ben nasıl yıkılmam ya, nasıl?

Dağlar bile yıkılır, dağlar bile…

Emine Pişiren/Edremit-Akçay

22.Ekim.2009

Saat:20:15
BEN NASIL YIKILMAM? DAĞLAR BİLE YIKILIR, DAĞLAR BİLE…


“…Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir… “Aristoteles

Akşam yemeğine çala kaşık başladım. Ne yediğimi bile bilmiyordum. Bir ara acıdan yüzümü buruşturmuşum ki, eşim sordu.

- Neyin var, sanki bir şey düşünüyorsun, hayırdır bir yerin mi ağrıyor?

Eşime ne düşündüğümü söylesem, o da benim gibi üzülecek, en iyisi mi kestirmeden yanıt verip, kuşkusunu içinden atayım istedim.

- Turşu çok acıymış, dilim fena yandı. Midem sağlam değil biliyorsun.

Otuz yıllık hayat arkadaşım, baştan savıldığını anlamıştı. Üsteledi;

-Yoo, sende bir şey var canım, beni kandıramazsın. Hadi söyle de acın hafiflesin. Neren ağrıyor?

Ona gülümsedim. Evet, kandıramamıştım.

-Sol yanım ağrıyor canım, sol yanım. Söylesem senin de ağrıyacak. Baksana, yemek mi beni yiyor ben mi yemeğimi yiyorum.

-Farkındayım canım, sen acı turşu biber yemezdin. Hangi acını bastırmak istiyorsun?

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor….

-Ergenekon, adı altında bir suçlu gibi der dest edilip, bu ülkeye ömrünü vermiş prof, bilim adamlarını, edebiyatçılarını, gazetecilerini, generallerini, sanatçılarını ve masum vatandaşlarımızı “terörist” gibi tutuklandı ve hapislere atıldı, hala içerdeler, onları düşündükçe,

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor…

-Şimdi şu uygulanan adalete bak. Eli silahlı dağda bayırda gece terör estiren, gündüz namuslu vatandaş gibi görünen 30 bin masum insanı öldürmüş şu terörsitlere, savcılar, hakimler gidiyor ayaklarına, mahkeme kuruluyor, anında “tahliye” kararı çıkartılıyor, yarım saatte salınıyor ve evlerine gitmesi sağlanıyor, hem de hiç tutuklanmadan, adalet midir bu söyle?

-İçim acıyor, sol yanım ağrıyor…

Eşim kaşığı masasına bıraktı, çenesini sıktı, o da gerilmişti.

-Haklısın…

Konuşmak istiyordum, ağlamak istiyordum, bağırmak ve çığlık atmak geldi içimden…Hıçkırıklarım boğazımda bir topak ayva parçaları gibi tıkanmış, kalmıştı. Gözlerim doldu…

-Bu kadar haksızlığa ve teröriste prim veren bir devlet idaresine ben soru sorsam beni de atacaklar içeri, diye kendi içimde hesaplaşıyor ve yargılıyorum kendimi.

Eşim anında tepkisini vermişti:

-Sakın böyle bir şey yapma, herkes susuyor sende sus. Bak eli kalem tutan gazeteci Mustafa Balbay tam 229 gün hapis yatmış, sende mi içeri gireceksin? Ya biz oğlumla sensiz ne yaparız?

Sesli düşüncelerimin freni tutmuyordu. Eşimin gözlerinde ekili korkunun tohumları büyümekteydi. Evet, korku kültürü bizim evin içine de girmişti. Hükümetin amacı bizleri refaha sürüklemek olacakken korkuya sürüklemişti. Acı daha da büyüdü içimde…Birbiri ardı sıra koşan sözcükler, dudaklarımdan hızla dökülmekteydi.

-Bu Hüseyin Üzmezlerin hakim ve savcıları, eli kanlı çocuk katillerini yarım saat içinde “suçsuz” bulup salıyorsa, peki neden, bu ülke için çırpınan, hastane kuran, binlerce can kurtaran Prof. Mehmet Haberal’ı hasta yatağında tutukluyor?

Kısa bir suskunluk geçirdikten sonra sesim ağlamaklı çıkmıştı:

-Söyle bu mudur adalet?

-Ya kanserle savaşan bilim adamımız Erol Manisalı, o teröristlerle savaşan askerlerimiz neden demir parmaklıkların ardında ve hala öldüğü halde davası devam eden Prof.Türkan Saylan neden yarım saatte davası bitmiyor, özgür kalmıyor?

Eşim başını salladı ve yumruğunu masaya vurdu.

-Sen kime hesap soracaksın? Hangi vicdana sığdıracaksın bunca haklı sorularını? Görmedin mi, haberlerde sayın valimizle görüşmek isteyen gazilerimize gösterilen itibarı?

Eşimle bu kendi kendimize sorup yanıtladığımız soru cevap şeklindeki diyalog, gerçekten sol yanımızdaki acıyı arttırmıştı. Çok farklı bir kalp ağrısıydı bu. Vatanı ve vatandaşı için acı çeken iki kederli insandık.

Gazileri televizyonda gördüğümde yüreğime “cızz” diye ateş düşmüştü sanki. O yiğit ve mert genç delikanlılar, tekerlekli sandalye ile yarım canları ile gelmişler, şehrin en üst basamağında duran valiye hak arayıp, hesap sorup bilgi alacaklardı.

Öyle ya, neden o teröristlere kurşun sıktırmak için görevlendirdin de şimdi özgür bırakıyorsun?

Peki, neden benim kaybolan kolumun, bacağımın ve eksik organımın hesabını sormamı engelliyorsun?

Peki neden verdin bu gazi madalyasını bana?

Ne yaptı vali?

Emir verdi korumalarına ve gazileri kovdurdu ve aşağıladı.

Daha sonra gözlerimin perdesine düşüverdi ardından da şehit ana ve babaların o yürekleri, o bağırları yırtan çığlıkları, tüylerimi diken diken yaptı.

“Ah, Başbakan…Ah, Cumhurbaşkanım… Ah, Genelkurmay Başkanım, neden oğlumu ölüme sürükledin? Madem şehit oğlumun kanı yerde kalacaktı da, neden oğlum boş yere öldü? Oğlumun katilleri masum olacaktı da, ben de mi oğlumu terörist yetiştirseydim, ha ben de mi? Geri ver oğlumun canını bana?..”

Ya ben, artık dayanamıyorum.

Midem bulanıyor, kusacağım…

Bu yapılan haksızlığa karşı, bu feryat ve figanlara karşı kim olsa dayanamaz.

O şehirde halkın gırtlaklarından zılgıtlar semalara yükselirken…

İmralı’daki çocuk katilinin afişleri ve bayrakları havada sallanırken,

Aklıma düşen başka bir görüntü daha vardı…

Çanakkale’de 57. Alayın son şehidi…

Hani, ölmeden önce çam ağacına 57. Alayın sancağını bağladıktan sonra yere düşen naaşı geldi gözlerimin önüne…

O kutsal anı izleyen bir Anzaklı asker ise bir bayrağa bir yerdeki şehit olmuş Mehmedime duygu yüklenerek bakmış ve bayrağı alıp göğsüne saklamıştı…

İşte o an var ya o an….

İşte o Anzaklı askerin yaptığı ve daha sonra söylediği sözleri, yüreğime düşen incilerdi…

“…O asker bir Türk askeriydi ve ölene kadar yere düşürmediği bayrağını, kutsal saymış ağaca bağlamıştı, yere düşmemesi için bende göğsümde sakladım o bayrağı…”

Bayrağımız işte bu derece yüce bir değere sahipken, şimdi alınan bir kanun maddesi ile araçlarımızda dahi taşımamız istenmediği, sanki hiçe sayılır gibi bir zamana tanık gözlerimiz…

Önde vali arkada çiçekçi ve şekerci alkışlarla zafer kazanmış gibi karşılıyorken bu şehitlerimizin, katillerini…

Bu mu mantık?

Bu mu vicdan?

İç yolculuğuma bu sorular sürüklenirken yıllar önce bir dostun sözleri de eşlik ediyordu:

“Adaletin küçüldüğü ülkelerde artık büyük olan suçlulardır.”

Bu mu adalet?

Ben nasıl yıkılmam ya, nasıl?

Dağlar bile yıkılır, dağlar bile…

Emine Pişiren/Edremit-Akçay

22.Ekim.2009

Saat:20:15

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 73
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 1200
Kayıt tarihi
: 02.11.08
 
 

Kayseri- Develi doğumluyum. İlk- orta- lise ve üniversiteyi istanbul'da bitirdim. Kültür Bakanlığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster