Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '07

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
639
 

Bendim o yanan...

Bendim o yanan...
 

6 Eylül 2007'de Kalkan yükseğindeki orman yangını


Dallarını yavaşça kaldırdığında karşısındakinin gözlerinde buldu kendini. Belki tükenmiş, belki yıkılmış, ve savaştan çıkmış bir şehrin geceleyin tek tük parlayan ışıklarıydı bu gözler. Kim olduğunu hiç bilmediği bir yerde dolaşırken, aslında nerede olduğunu hep biliyor olmanın verdiği bir güvendi gördüğü. bulduktan sonra birdenbire kaybedeceği kadar uzak, hiç bulamamaktan korkacağı kadar yakın. Bir şeyler söylemek için kafasındakileri toparlamaya çalışırken, söyleyeceklerinin duyulmamasına aldırmadan, uğuldayan rüzgarla söze girdi.

" Bu topraklarda uzun zamandır duruyorum. ne aradığımdan çok, ne bulamadığım ilgilendirdi hep beni. Burada böyle duruyorum hiç kıpırdamadan. Önümden çokları geçti, sırtıma yaslanan çok oldu. Hiçbiri, gövdemdeki yarıkların böyle uzun zamandır durmaktan değil, gördüklerimden duyduğum acıdan olduğunu bilmedi. Sevilmeksizin kullanılmak, sözlerde sevilmek yaraladı beni. Daha gençken baltayla tanıştım. Henüz toydum o zaman. Tüm bedenimle direnmeyi bilmiyordum. Tek bildiğim, köklerimin derinlere uzanabildiği kadar toprağı kucaklamak, verebildiğimce vermekten ibaretti tüm sahip olduklarımı. Belki bir kez bile olsun sevilmeden, ama bir o kadar da dimdik durabilmekti marifetim. Oysa şimdi içimde kurtlar büyüyor. Onlar ki, bir gün açığa çıktıklarında görünmez yuvalarından, zamansız ölümüm olacaklar. Birdenbire dimdik düşerken ben, görenler hiç anlamayacaklar neden bu kadar sağlam dururken öldüğümü. Ama olsun, ağaçlar ayakta ölür".

Yabancı, rüzgarın uğultusu tepelerden aşağılara doğru yaklaşırken, gövdesine yaslandığı dev çam ağacının sanki birdenbire ısındığını hissetti. Sanki sıkı sıkı sarıldığında, bir sevgilinin bedeninin ısısıyla birleştiği andaki kadar sıcaktı bu ağaç. Tüm vadiyi görmek için gözüne kestirip üstüne çıktığı dal, bu ağacın tek ve en güçlü koluydu. bulunduğu yerden gördüklerini hiç unutmamacasına belleğine kazımak istediğinden, her bir noktasına dakikalarca bakıyordu. Orada ne kadar zaman geçirdiğini hiç anlamadı. Kolunda saat taşımayalı on yıldan fazla olmuştu. Bir an zamanın durduğunu, orada, bu ağacın gövdesinde, sanki onun bir parçasıymışcasına, onun kadar yapayalnız dururken sanki tüm evrenin geçmişini ve geleceğini gördüğünü, bilinmeyen bir noktada, hiç kimseye gereksinim duymadan sadece verebilmenin umarsız gücünü bedeninde hissetti.

Gövdesindeki bu yabancıyla konuşurken tümüyle anlaşılmadığından emindi ama ne de olsa onun düşündükleri rüzgarla dile geliyordu- ki bu bile yeterdi duymak isteyen kulaklara. Rüzgar, bazen dallarını okşardı, bazen de onunla alay edercesine yüklenirdi tüm gücüyle. Ama o, yer yarılmadan, gök çullanmadan üstüne, yıkılmazdı. Kökleri kayalara sarılmış derinlerde, hep daha derinleri ararken öğrenmişti çoktan rüzgarla başetmeyi. Yağmursa onun en sevdiği, hiç doyamadığı bir sevgiliydi zaten. Bir süre sonra gün battığında son zamanlarda sık sık gövdesine çıkıp rüzgarın sesiyle söylediklerini dinleyen bu yabancıyı sevmeye başlamıştı bile.

Ona diyecekleri henüz bitmemişti ama sözleri, kendi gücüyle diyebilecekleriyle yaklaşan kaderinin önüne geçemeyecek kadar sessiz, korkunç gerçeği anlatmaya yetmeyecekti belki de. Az sonra ona sarılıp "hoşcakal" diyen bu dostunu şimdiden özlemişti, ama arkasından bakarken, bunun, onu son görüşü olduğunu hiç düşünmedi. Ertesi gün, son zamanlarda giderek alıştığı bu dostu gelmedi. sonraki gün de. ve bir sonraki gün de yoktu. yine yalnızlığına dönmüştü işte. Arada bir keçileri otlatmaya çıkaran çobanlardan başka hikayesini dinleyebilecek kimse yoktu. Son zamanlarda minik sincaplar da azalmış, kuşlarsa arada bir uğrar olmuştu.

bir gün, rüzgarın yine tüm gücüyle ona meydan okumaya çalıştığı bir gün, yüz yıldır tüm ihtişamıyla soluk alıp verirken durduğu o yere gelen bir kaç adamın, ellerindeki suları ortalığa döküp saçtıklarını gördü. Arada bir gelen orman görevlilerine benzemeyen bu insanlar rüzgarın bu kadar şiddetli olduğunun ertesi günü yağmur geldiğini bilmiyor gibiydiler. "Belki uzaklardan gelmişlerdir, yabancısı olmalılar buraların" dedi içinden. Rüzgar, hazır bu kadar hızlı eserken onlara seslendi, uğuldadı yaprakları dallarından. Bir an içlerinden biri ona dönüp şöyle dedi

"burdaki sedirler epey yaşlı, baksana lan, bunlardan iyi kereste çıkar."

Hızla oradan uzaklaşırlarken ellerinde tutuşturdukları bir kaç dalı, benzin döktükleri otların üzerine fırlattılar. Bir anda ortalığı sarıveren alevlerin, sözlerini taşıyan rüzgarla kendisini bulacağını hiç düşünmemişti. "Demek böyle oluyor" diye mırıldandı acıyla. "Demek, köklerin derinlerdeki kayalara sımsıkı sarılmış da olsa ölüm seni yakalayabiliyor".

O zaman hızla kendisine doğru yaklaşan alevlerin onu boğacağı ana kadar şarkı söylemek istediğini düşündü. Keşke o dostu şimdi burada olsaydı ve keşke gövdesine sarılıp alevleri durdurabilseydi! Ya da bu anı yaşamasaydı da, o dostu büyük bir testereyle kesiverseydi onu daha önceden ve taş evindeki ocağında yaksaydı. Hiç olmazsa sevdiği birini ısıtmaya yarardı bu acısı. Herşey için çok geçti çok geçti çok geçti. artık çok geçti........

Son duyduğu şey, her yanından yükselen ve bir insanın hiç bir zaman duyamayacağı çığlıklardı. Koca bir ormanın içindeki tüm canlı hayatla beraber diri diri yanarken çıkardığı sessiz çığlıklar. O anda, bu çığlıkları ona getiren ve ölümünü kolaylaştırsa da sözlerini duymak isteyenlere taşıyan rüzgarı hep sevdiğini düşündü.


 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Türk Millet'inin hafızası zayıftır...Yeşil alanları rant uğruna talan edenleri de ''Ciğerlerimizi yakanları '' daçabuk unutur.Sizler böyle derinden yazınca hatırlarız...Ellerinize sağlık... Eskiden emekçi orman bekçileri vardı.Odun hırsızlığı olurdu;ama bu kadar orman yanmazdı...Şimdi magandalar ormanda yiyor,içiyor,yakıyor;devlet bakıyor...Son pişmanlık da fayda vermiyor tabi...

Mesut Selek 
 02.10.2007 15:34
Cevap :
doğru gittikçe vahşileşiyoruz ama ceplerimizde uygarlık abidesi cep telefonlarımızla. teşekkürler katkınız için selamlar.  03.10.2007 11:34
 

Başak Hanım, Bakmak ya da  görmek, duymak ya da duyumsamak, içinde hissetmek ne kadar önemli değil mi? Siz görebilenlerden, içinde hissedebilenlerdensiniz. Ne mutlu size. Bu toplumun size gereksinimi var.... Sizin gibi duyarlı insanlara. Yazınız kederimi bin kat artırdı. Toplum olarak ne zaman duyumsayabileceğiz ağaçları, çevreyi, doğayı, canlıları? Bu yıl çok ağaç sustu. Siz farkedebilenlerdensiz. Türk Hava Kurumu'nun bir kampanyası var. Biliyor musunuz? "Ağaçlar Susmasın. Gelecek Kararmasın." Katkılarınızı bekliyorum. Saygılarımla.

Talip Bölükbaşı 
 20.09.2007 14:53
Cevap :
teşekkürler, ankarada görüşmek dileğiyle. selamlar ve sevgiler.  20.09.2007 17:50
 

kendi içimde hissettim o acıyı yazını okurken. be birkaç "insan"ın bu terörü yazı ki hepimizi etkileyecek. canı yanan can yakar çünkü istemeden...

beenmaya 
 19.09.2007 13:32
Cevap :
neyse ki sen varsın canım. sen de duyabilenlerdensin söylediklerini o ağaçların. sevgiselam.  19.09.2007 20:27
 

bir Kızılderili, "Son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde, beyaz adam paranın yenmediğini öğrenecek" demiş.  Bir ağacın 6 kişiye oksijen sağladığını unuttuk ya da bilmiyoruz...
Elinize, yüreğinize sağlık.,

Kuşkayası (Turgut Erbek) 
 19.09.2007 0:29
Cevap :
bilge kızılderilinin hep ağaçlara yakın yaşaması ve onların sesini dinlemesiydi ona bunu söyleten sanırım. sağolun. selamlar.  19.09.2007 11:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 121
Toplam yorum
: 1956
Toplam mesaj
: 568
Ort. okunma sayısı
: 2804
Kayıt tarihi
: 09.07.06
 
 

Başkentte doğmuşum ve orada gidilecek tüm okullara gitmişim: ODTÜ-Psikoloji ve Ankara Üni. İletiş..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster