Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Haziran '20

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
50
 

Benim hayatım - (2)


Çocukluğumda evde ve okulda çok sakindim. Bizler genelde hepimiz Kayseri İstiklal ilkokulunda okuduk. Ben 5. sınıfın yarısında İstanbul'a göç ettiğimizden dolayı daha yarı yılın karneleri bile verilmemişti. İki sene okumak mecburiyetinde kaldım 5. sınıfı. Herhalde Anadolu'da okumak daha kolaydi. İstanbul'da dersler ağır gelmeye başlamıştı.

İki kardeşim ve horakurlarımın küçük kızları İstanbul'da okula başladılar. Gedikpaşa Surp Mesrop okulunda. (Ne yazık ki orası'da seneler sonra Han olarak kullanılacaktı ve şimdi de han).

Düşünebiliyor musunuz senelerdir bir yer okul olarak kullanılıyor. İçinde çocuklar neşe içinde, çığlıklar, sevinçler, gülüşler, ağlayışlar, karne sevinci, üzüntüsü senelerdir orada çocuklar okuyor. Ve derken sistem Gedikpaşa'dan Ermeniliği kaldırmak için her satılan ev han olarak kullanılıyor. Ev için satın alınmıyor, han yapmak için satın alınıyor. Ve böylece oradaki tüm Ermeniler evlerini satmak mecburiyeti ile karşılaşıyor. Ve evlerini satarak, Yenimahalle, Bakırköy, Kurtuluş, Şişli, Koca Mustafapaşa, Samatya semtlerine dağılıyor. Bunu sistem bilerek ve isteyerek yapmıştır. (Burada küçük bir not, yanımızda bir komşumuz vardı, onun adı da Ohannes'di, bizden büyük olduğu için biz ona Ohannes dayday derdik, karı-koca yalnız yaşarlardı, evinin bir katınıda kiraya vermişlerdi.

Kendisi özel olarak gidip Eminönü Belediye Başkanı ile görüşüyor. Ve diyor ki buraları han yapmayın, bırakın ev olarak kalsın, niçin han olması için izin veriyorsunuz diyor. Başkanın cevabı aynen şöyle, sizi oradan kaldırmak için diyor). (Aynıyla vaki). Burada kullandığım sistem kelimesi, bizzatihi devletin kendisidir. Ve tüm süre gelen, partilerin, ve Belediye Başkanlarının bilerek yaptıkları eylemdir. Ermenilik Gedikpaşa'dan kalksın. Tabi orası İstanbul'un göbeği sayılır, her yere ulaşımı yakın. Şimdi Gedikpaşa daha mi iyi oldu? Her yer han ve işyeri. Pislikten, insan kalabalığından ve medenileşmemiş insanların gelip yerleştiği semt olarak yerini onurlu! bir şekilde koruyor! Ne acıdır ki gerçek bu!

Ermeniliği oradan kaldırarak okula sahip çıkma meselesi. Açıkca sırıtıyor. Bilinen bir başka gercekte bu! İşte devletin gerçek politikası.

Hey Gedikpaşa bir zamanların sayfiye yeri olan Gedikpaşa, bu mu olacaktı senin bu son halin, yarabbim ne hazin! Ağlarım bir senin haline bir de benim halime!

Çocukluğumda tek hatırladığım, benden önce 6 kişinin kullandığı ve bana gelene kadar da tek tekerleği kalan, resimde gördüğünüz bisiklet. İleri ki yıllarda fırıkdaklarım, misketlerimolacaktı. Ve gazete kâğıtlarını toplar top yapar, yakan top oynardık, kızlı-erkekli gruplar halinde ve mahallemizde olan çocukluk arkadaşlarımızla birlikte. Ne Türk'lük, ne de Ermeni'lik bilirdik. Okulda ve mahallede oynadığımız oyunlar ve arkadaşlarımızda ayrı ayrıydı. Bâki, Zekayi iki kardeşdiler, Hatice, İsmail, İsmail, Kâmil, Yaşar, Ayşe, Şakir, Fatma, Ali, Ümit, Agop, Artin, kardeşlerim, kuzenlerim ve kuzinlerimle. Daha da hatırlıyamadığım o çocukluk arkadaşlarım! (Ne "Din" ne de "Irk"cılık bilirdik) Ayrımız gayrımız yoktu!

Oyunlar oynardık, bizim evin kapısı başlangıç noktası olurdu. İki kişi iki taraftan eski un pazarını dolanıp-koşarak ilk gelen kazanırdı, ip atlamalar, güvercin taklası, uzun eşşek, ufak 7 kiremit parçalarını üst üste koyardık, gazete kâğıdından yaptığımız topla devirmeye çalışırdık, belirli bir mesafeden ve devirdikmi o grup koşarak uzaklaşırdı, karşı grup topu alıp stop deyince de herkes durmaya mecburdu, hem kiremitleri üstüste koymaya çalışacak ve toplada bizi vurmaya çalışacaktı. Met oynardık, fırıldak çevirirdik, saklambaç oynardık, ip atlardık, mendil saklama başlıca oyunlarımızdı.

Ve ilkokula yazılmam ve ilk günde teneffüsde oyun oynarken, kendi öğretmenimiz bile olmayan, öğretmenin birinden kavak ağacından yapılmış sopayla dayak yemem ve okuldan ilk günde kaçışım. Eve geldiğimde durumu anlatmama rağmen, büyüklerimin hiç birşey yapmamış olması. Ertesi günü tekrar okula gitmem. Hiç suçum olmadığı halde değnekle dayak yemem, herhalde bende o günkü hislerimle okula karşı, okumaya karşı bir isteksizliğe götürdü ve okuldan da soğuttu. Bence o öğretmenin bir hıncı olmalıydı, yüz ifadesi ve değnekle beni dövüşü, yüzündeki kızgınlık ifadesini hic unutamam!

Sınıf arkadaşlarım genelde iyi çocuklardı ve yaramaz olanlarda vardı, ve öğretmenlerim gerek Kayseri'de ve gerekse İstanbul'da, yaramaz, arsız çocukları yanıma otuttururlardı ve Ohannes gibi uslu olun derlerdi!

Teneffüslerde oyunlarımız genelde, güvercin taklası ve uzun eşşek olurdu, içlerinde en çok güvercin taklasını severdim.

Yazları ise boş kalmayalım diye, hayriğimin yanına terzilik öğrenmeye giderdim. Yine bir yaz bir arkadaşının yanında terzilik yanına gitim. Ve sonra iki veya üç yaz, manifaturacı rahmetli Şeref ağa'nın yanına giderdim. Orada hem çalışır, hem de çok güzel vakit geçerdi. Öğlen yemekleri ne güzel olurdu, ya güveç yaptırırlardı ya da pide, ne iştahla ne zevkle yerdim, o çocukluğumun verdiği açlıkla.

Bazen top'ları (kumaş toplarını) bodrum'a, alt kata düzeltmeye inerdik. Mehmet ve Burhan abiyle, gırgır, şamata akşam yapardık. Bazen öğlenleri uykum gelirdi, tezgahın arkasında uyurdum o yaz'ın verdiği sıcakla, ne tatlı da uykum gelirdi. Hiç birşey demezlerdi!

O manifaturacılar çarşısında, yazları çalıştığım manifaturacı Şeref ağa'nın dükkanının, iki dükkan sonrası ise, rahmetli dedemin dükkanıymış. Ortağı Mehmet efendi ile birlikte çalışırlarmış. Dedem bir sandalyeye otururmuş sokağın ortasında ve gelen, giden müşterileri çevirerek kendilerinden mal almalarını sağlarmış. Müşterilerde dedemiseverlermiş ve herkes tarafından tanınırmış. Apkar ağa'nın verdiği söz sözmüş. Onun verdigi söze herkes inanırmış. Dürüstmüş. Sözüne güvenilir kişiymiş.

Bir gün dedem hamama gidiyor ve ayağı kayıp düşüyor, başını kurna taşına vuruyor ve orada rahmetli oluyor. Dedem Mehmet efendiye o kadar güvenirmiş ki, bir kardeş gibi! Bu oturduğumuz evi aldığında, Mehmet efendi ben bir ev aldım, şu anda benim işim var, git kendi üzerine evi yaptır demiş. Tabi tapusu Mehmet efendi de. Ama içinde de bizler oturuyoruz ve evde bizim. (Ben yokum daha). Mehmet efendi dedemin vefatından yararlanarak, dükkana el koyuyor. Ve ne kadar içerde kumaş-mal varsa. O zamanlarda babam 3 senelik asker. Dayım da nişanlı. Ve erkek olarak kim ilgilenecek kimse yok. Mehmet efendi dükkana ve mallara el koyuyor. Ve yaya'mada veresiye verilmiş malların parasını bırakıyor. Tabiki ne zaman verileceği belli olmayan!

Seneler sonra hatırlarım 300 TL'sini birinin vasıtasıyla bize gönderiyorlar. Ve o parayıda ben almaya gittim. İstanbul'da bir tanıdık kunduracıya verilmişti. Sen Ermenisin mutlaka birini bulursun tanıdık diyerek. Apkar ağa'nın çocuklarını tanıyorsan veya tanıdık birini bulursan verirsin diyorlar. O kunduracı da bizleri tanıyor çünku oğlu kardeşimin arkadaşı.

Ben rahmetli mamama bu parayı almayalım geri gönderelim dedim. Ama istemedi, git oğlum al boş ver dedi. Bence o parayı geri göndermeliydik! Düşünün aradan belki de 50-60 sene geçiyor. Aynı 300 TL'si geri veriliyor. Bu para o zaman verilmiş olsaydı, belki de kaç tane ev alınırdı bu parayla. Benim görüşüme göre bu parayı gönderen kişi (çok namusluymuş değil mi?) seneler sonra Hac'a gitmiş birisi ve günaha girmemek içinde 50-60 sene sonra bu 300 TL'sini, Kayseri'nin içinden veya köylerinden, İstanbul'a giden biriyle gönderiyor. Herhalde böyle yaparak "cennete" gitmeyide garantilemiş oluyor. (Kimbilir daha kaç kişi vardır böyle,ama bu göndermiş. 50-60 sene sonra olsa da. Ya göndermeyenler. Vermeyenler).

Sen ve senin gibiler ve Mehmet efendi de dahil sizler. "Cennetlik misiniz" yoksa "Cehennem'lik misiniz". Dede'me ve bizlere yaptıklarınızla.

Buna büyük horakurum o kadar içerliyor ve beddua ediyor ki. Mehmet efendi, bir gün İstanbul'a mal almak için gidiyor. Ve gittiği otobüs kaza yapıp devriliyor. İçinden bir tek Mehmet efendi sağ çıkmıyor. Buda yüce ALLAH'ın takdiri!

O zaman horakurumun içine o kadar dert olmuş ki! o kadar olur!

Devam edecek...

Açıklama ; Zerzembi, Bodrum / Horakur, Hala / Dayday, Dayı / Hopar, Amca /

Paris, 18 Nisan 2008 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

20 yüz yılın başında yaşanılan Türk Ermeni ayrışması beni çok üzdü hala da üzüyor canım arkadaşım... Bunun önüne geçmek gerek diyorum... Aslında hepimiz kardeşiz bunu bilelim diyorum... Soy sop değil insanlık önemli ve değerlidir bunu kabul edip el ele verip yarınları mutluluk yuvası yapmalıyız... Sağlıklı günler diliyorum:)

Halil Güven (Sökeli) 
 17.06.2020 22:06
Cevap :
Değerli yazarım Halil Güven (Sökeli), katkınız ve yorumunuz için, çok teşekkür ederim. Milliyet blog'da yazmaya başladığımdan beri sizin yazdıklarınızı savundum. Beni yanlış anladıkları gibi farklı yorumlarda bulunuldu, onun için epeyi bir senedir yazmaktan uzaklaştım. 20. ve 21. yüzyılda yine kin nefret tohumları atılıyor. Yazılarımda demiştim bizlerin jenerasyonu ne Ermeni ne de Türk, hristiyan ayırımı yapmadan çocukluğumuz ve gençlik yıllarımız çok güzel geçti, şimdide öyle. Gündem değiştirmek isteyen siyasetcilerin elinde her iki halk da oyuncak oluyor. Halkımız cahil her söylenen söze inanıyor, en kötüsü ise okumuş cahillerden bu gibi kin ve nefret saçıyorlar. Ve milliyetci dediğimiz cahil kişiler yazılanlara. söylenenlere körü körüne inanıyor. Tarihlerini bilmeden tarih dersi veriyorlar. Resmi tarihe inanarak kin ve nefret kusuyorlar. Okumuş cahil kişilerden kurtulmak gerek. Bu dünya hepimize yeter... Değerli ağabeyim. Saygılarımı sunarım.  18.06.2020 20:43
 
 
Toplam blog
: 99
Toplam yorum
: 1385
Toplam mesaj
: 20
Ort. okunma sayısı
: 460
Kayıt tarihi
: 06.02.07
 
 

Matbaacıyım, şu anda malülen emekliyim. Askerden önce şiir denemelerim oldu. Bazı dergi ve gençli..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster