Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Kasım '11

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
353
 

Benim hayatım roman

Benim hayatım roman
 

Çok iyi tanıdığım, sade bir yaşamı olan bir arkadaşımın dudaklarının arasından ,”Benim Hayatım Roman” sözcükleri dökülünce, insanlar hakkında ne kadar az bildiğimizi anladım.

Gerçi her şeyi çok basit sayıyoruz. İşte bütün insanlar doğuyorlar; belli bir hayat yaşıyorlar ve ölüyorlar… Bunda farklılık var mı? Evet, var… Çok basit gibi görünüyor ama  insanların ne doğumu aynı, ne de ölümü …

Kimisi alnında bir altın lirayla doğuyor ve nereye giderse onu cebinde taşıyor… Kimisi de doğumunda yaşadığı hırpaniliği ömür boyu taşıyor. Kimi, şak diye, on saniye içinde ölüp, öteki dünyaya gidiyor . Kimisi de aylar, yıllar boyu acı çekip ondan sonra ebedi istiratgahına avdet ediyor… Doğumda, ölümde eşit gibi görünsek bile onda bile eşit değiliz… Hepimizin doğumu , yaşamı ve ölümü başka…

Başka da hele bazılarının iyiden iyiye başka… O sade, basit görünen yaşamların arkasında ne dramlar, trajediler oynanıyor… Bilmeyince “Es..” geçiyoruz… Ama dinleyince şaşıp şaşıp kalıyoruz da, “Aman Allahım… Böyle de yaşam olur muymuş…” diyoruz… Kimin hayatı roman; kiminki, film gibi … Senaryo… Kiminki ise ne sen sor,  ne ben söyleyeyim… Acı ki acı… Mendil yetmez dinlemeye…

Allahım.. İnsanlar nasıl dayanıyorlar, böylesine dramatik yaşamlara… Belki de bir bölümü bu yaşamı kendisi istediği için, “Kendi düşen ağlamaz…” misali… Kendi yapıp, kendi bulduğu için katlanıyor ve yaşıyor…

Kimisi de dayanamayıp, hoop…  Boğaz Köprüsü’nden kendini aşağıya bırakıveriyor… Onların da tümü ölmüyormuş… Yarısı, bütün kemikleri kırık vaziyette,  ömür boyu acısını çekiyorlar…

“Benim hayatım Roman…” Nasıl olabilir? İşte o senaristler; romancılar boşuna mı uyduruyorlar: çoğu hayatın bir bölümünden hareket edip, gerisini kendisi uyduruyor ama, hayattan aldığı bir temel var…

İşte öyle olaylar var ki, ister istemez insanların hayatını faş  ediyor… İşte şu “Deprem” olgusu… Adam kısa öyküsünü televizyonda anlatıverdi. Gel de acıma… Gel de o adamın sırtladığı güçlüğü küçük gör bakalım… Mümkün mü?

Adam, Van’ın bir küçük bir  köyünden. Evlenmiş, ama köyde çoluk çocuğunu geçindirecek bir geçim kaynağı bulamayınca tutmuş Van’a göç etmiş… Neyse bir apartmanda kapıcılık görevi bulmuş… Çoluk çocuk, apartmanın alt bodrum dairesine yerleşmişler. Adam, buraya kadar hayatından memnun, pek de şikayetçi değil… Ama gelgelelim, deprem sallayınca, apartmanın sağı solu hasara uğramış, ve evlerde oturanlar, hadi bize Allahaısmarladık…” deyip, koyup göçüp gitmişler…

Koca apartmanda, insan olarak bir tek bizim kapıcı Ali kalmamış mı… Çoluk çocuk, onlar da korkmuşlar… Zor bela bir çadır bulup, apartmanın bahçesine yerleşmişler…
Adam şikayet edip, ağlaşıyor…
“Herkes gitti , her şeyi bize emanet edip, bırakıp gittiler. Evde oturamıyoruz.. Çadırda hava soğuk… Donuyoruz… Üstelik … Artık herkes bırakıp gittiği için, hiç kimseden kapıcı aidatı alamıyorum… Çoluk çocuğuma nasıl ekmek götüreceğimi bilemiyorum…”

İşte size bir kısa insan öyküsü. Tek bir insanın da değil, birbirine bağlı bir ailenin dramı. İyi niyetli genç bir erkek; onun karısı ve nur topu gibi üç tane güzel kız evladı… Ne yapacaklar şimdi bu aile…

İşte deprem sonu öyküleri… Nice böyle öykü var… Devlet bunların hangi birini çözecek… kime ekmek verecek… Zaten bozuk olan toplumsal düzen, iyice sarsıldı… İnsanlar ne yapacaklarını şaşırdılar…

İnsanları dinleyecek olursanız, evet, herkesin bir kendine göre bir öyküsü var… Hatta Romanı var… İş o romanı ortaya çıkarıp, işlemek…

Daha doğrusu, o roman sahiplerinin , hayatlarını, güçlüklerini, sorunlarını dinleyip… Çözümlemek… Kim çözecek onları? Hemen topu devlete atıyoruz… DEVLET ÇÖZSÜN… Bunu söylemek kolay ama gerçekleştirmek zor…. O kadar çok dert var, o kadar sorun var ki; kimse kimsenin derdini, tasasını dinlemek istemiyor… Ama dinlemeli…

Evet, bence birileri bu öyküleri dinlemeli ve en azından dinleyerek, bir umut vermeli.. Yoksa bütün bu insanların derdine çare bulmak kolay değil… Ama yadsımak da kolay değil… Onlar bizim insanlarımız. Nereye gitsinler, kime söylesinler…

Onun için insanlarımızın, öyle acıklı türküleri var… Söyledikleri zaman gözlerinizden yaşlar akıtırsınız… Ve içe işleyen ağıtları… Bu vatan böyle, bu yurt dertli… Kimse dinlemiyor… millet de derdini türkülere döküyor…

Ne demiş Ozan :

“Tabib sen elleme benim yaramı
Beni bu dertlere salanı getir
Kabul etmem birgün eksik olursa
Benden bu ömrümü çalanı getir
Git ara bul getir, saçlarını yol getir..

Bir kor oldu görülüyor özümden
Name name inliyor sazımdan
Dünyayı verseler yoktur gözümden
Dili bülbül kaşı kemanı getir
Git ara bul getir saçlarını yol getir..(Aşık Fakir)

Türkü uzun da… Ozan nerede? İşte böyle bizim türkülerimiz; insanlarımız; öykülerimiz.. Toplasan yazsan bir roman olur; yüz roman da…

Boşuna mı demiş adam: “Benim hayatım Roman…”  Herhalde öyledir… Bir de benim hayatımı bir dinlese..!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Değerli DAİM...Şöyle de diyebilirim; " dinleyecek olursan herkesin anlatacak bi öyküsü vardır." Şimdi, Cahit Külebi'nin dizeleri..Cem Baba'nın müthiş sesi..Yıl 1968, 'Oy Babo' 45'liğinden ' Hikaye' adlı parçayı dinliyorum ..Saygım ve sevgimle...

Nil ALAZ 
 18.11.2011 21:20
Cevap :
Önemli olan o öyküleri bulup, ortaya çıkartmak, anlatmak, anlattırmak... Yoksa ...herkesin derununda neler var neler... Ama deşmeli... Bışakla mı olur, şiirle mi?... Ne bulursan... Saygılar efendim...  19.11.2011 14:44
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 2579
Toplam yorum
: 10204
Toplam mesaj
: 237
Ort. okunma sayısı
: 763
Kayıt tarihi
: 24.10.10
 
 

Mesleğim eğitimcilik… Şimdi artık emekli bir vatandaşım… biraz şairlik, biraz hayalcilik, biraz s..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster