Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Mart '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
618
 

Benim hayatımdan

Üniversiteye kayıt olmak için babamla birlikte Ankara’ya geldim, o yıl üniversite ortak sınavına, Hacettepe Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Erzurum Atatürk Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Diyarbakır üniversitesi dahil, ODTÜ, İTÜ, Gazi Eğitim sınavlarını ayrı yapıyorlar. Merkezi sisteme dahil üniversitelere kaydını öğrencinin kendisi yaptırırdı. Puan bildirilir, öğrenci aldığı puanla, üniversiteler kayıt başlattıklarında, üniversiteye başvurur sıralaması üniversite tarafından yapılırdı. Benim aldığım puanın merkezi sisteme dahil üniversitelerde giremeyeceği bölüm yoktu. Ama Ankara ilk tercihti, tıp herkesin beklentisiydi, daha önceden söylediğim gibi ölü korkum nedeniyle tıbba yazılmadım. Kaydımı Hacettepe Üniversitesi, Fen ve Mühendislik Fakültesi Fizik Mühendisliği Bölümüne yaptırdıktan sonra, o zaman üniversitenin Maltepe Nokta durağında kiraladığı yurt binasına yurt kaydımı yaptırmak için gittik. Bina bildiğiniz konut olarak yapılmış on daireli bir bina idi, alt katında pastane vardı. Yurt müdürü huysuz görünen sevimli bir ihtiyarcıktı. Bana en üst katta altı kişinin kalacağı üç ranzalı bir odayı verdi, babamla odaya çıktığımızda, çizgili pijamalarını giymiş uyumaya çalışan bir öğrenci vardı, bizi görünce yataktan doğruldu “hoş geldiniz” dedi, “ben Çağatay Güler” ben de adımı söyledim tokalaştık, tıp hazırlık öğrencisi imiş, Tokatlı imiş. Çağatay şimdi profesör, televizyon okulunda bir ara belki hala halk sağlığı dersleri veriyordu. O zaman da babacandı hala babacan bir arkadaşımdır.

Oda tamamlandıkça benim dışımda herkesin Tıp Fakültesi öğrencisi olduğunu gördüm, Ahmet, Erkan tıp öğrencisi idi, Şakir Diş hekimliği öğrencisi idi. O kadar çok yıl geçti ki altıncı kişiyi anımsayamadım. Şakir’i kızdırırdık, ” Şakir Hacca gidecek sabun olacak , Hacı Şakir olacak” diye. Güler geçerdi Şakir. Şakir sonra, ikinci sınıfta Erzurum Tıbba geçti.

Erkan sıkı bir sosyalistti bana bir vesikalık resmini hediye eti hala saklarım arkasına “sosyalistten, faşiste nefret ve kinle” yazmıştı. İşte bizim gençliğimizin o dönemdeki nefreti ve kini böyleydi. Erkan şimdi sanıyorum Çapa Tıp Fakültesinde çocuk kalp cerrahisi profesörü. Erkan’ın katılmadığı yürüyüş protesto yoktu, o zaman Adalet Partisi iktidarda başbakan Demirel (her zaman olduğu gibi) hakim ve savcılar bir şeyi protesto için Kızılay’dan Tandoğan’a yürüyorlar, yürüyüşün içinde bizim tıp hazırlık öğrencisi Erkan da var, yürüyüşün en ünlü sloganı “ata binmiş eşekler millet sizden ne bekler” idi, Adalet Partisinin amblemi at idi biliyorsunuz. Bu sözlere rağmen başbakan kimse aleyhine tazminat davası açtırmamıştı. O ünlü sözü “yollar yürümekle aşınmaz” sözü o günlere aittir. Biz bu sözü yıllarca yönetimin vurdumduymazlığı olarak yorumlayıp kızmıştık, altında yatan demokrasi düşüncesini ben çok geç anladım. Belki hala bu sözü demokrasinin kilometre taşlarından biri olarak algılamayan, veya kabul etmeyen çok kişi vardır.

Karışık ama demokrasili günlerdi, 1968-1971 yılları arası. Her sabah yurttan Hüseyin ile çıkar ( şimdi fizik profesörü) Çulluk lokantasında sabah çorbası içer üniversiteye kadar yürürdük. Yolda neler konuşurduk neler. Şimdi hala Çulluk lokantası Nokta durağında duruyor, yıllar öncesinden bir o kaldı, bir de Pak-Et kadayıf, lahmacuncusu oralarda. Zaman geri kalan her şeyi aldı. Yurt binası yıkıldı, yerine yeni bir bina yapıldı. Altı halen pastane, ama bizimki değil.

Yurt odamdan karşı apartmandaki kızı görüyordum. El işareti, ıslık falan derken, işaretle randevulaştık. Randevu günü giyindim kuşandım kızı beklemeye başladım, ee Ankara’da tavladığımız ilk kız olacaktı. Kız geldi tokalaştık, yürümeye başladık Kızılay’a doğru, konuşurken “ben yurttaki bütün oğlanlarla çıkıyorum” demesin mi, başımdan kaynar sular boşandı. ilk ve son görüşmemiz oldu, yürek o zaman çapkın kızları kaldırmıyormuş demek ki. Şimdi kız nerdedir kim bilir. O beni hiç hatırlamıyordur eminim, ama benim ilk Ankaralı flörtüm olacaktı.

Yurtta çok güzel kumar partileri olurdu, Lütfü adlı bir arkadaşımız vardı her oyundan sonra oynamaya tövbe ederdi, ama ilk oyunda masaya ilk kurulan o olurdu. Üç kuruş paramız vardı niye kumar, poker oynardık bilmiyorum. Sabaha bursunu masada bırakanların mahzunluğu aklımdan çıkmaz.

Şimdi iktisat profesörü olan bir çocuk vardı, bir arkadaşıyla beraber yandaki odada kalırdı, bunlar tatlı kaçık insanlardı, popolarına boya sürer odanın tavanına kıçlarını vurup “kıç baskı “resim yaparlardı. Yurt ilk sene fikir kulüplerinin kontrolündeydi Ertuğrul Kürkçü adını o yıl duydum, sonra De- Genç. Kurulunca okul ve yurt onların eline geçti. Deniz gezmiş, Mahir Çayan , Ulaş Bardakçı isimlerinin dolaştığı dönemler bu sözünü ettiğim dönemler. Ben ise Turancı, Bozkurtların Ölümü kitabındaki efsanenin hayalini kuran bir gencim. Ve kaldığım yurtta sanırım yalnızca be öyleyim.

Her hafta bir eylem olur ben okul tatil diye hemen Kırıkkale’ye ailemin yanına giderdim. Bir gün bir arkadaşım yaklaştı, ” Oğuzkan sen eylemlerde hiç okulda görünmüyorsun, seni ajan sanıyorlar dikkatli ol” dedi, o günden sonra eylem günü ortalıkta görünüp sonra Kırıkkale’ye gidiyordum. Kurt olmama itiraz yoktu, ajan olmamdan şüphelenmişler ki benim yapamayacağım bir şey, hele bir arkadaşı ihbar etmek mümkün olan bir şey değildi benim için, ama o dönemler bunu bilen mi var.

İşin en acı yanı, sabah kantine geldiğimizde gördüklerimdi. Kantinimiz okul hala inşaat halinde olduğu için, fen binası denilen binanın altındaki koridorda idi. Koridorda çok fazka dört köşe sütun vardı. Her sütunun yüzü ölen, öldürülen gençlerin reimleri ile dolu idi, yağlı boya resimler.

Onlar dövüşerek öldüler,
güneşe gömüldüler,
vaktimiz yok ölenlerin matemini tutmaya
akın var güneşe akın
güneşi zaptedeceğiz
güneşin zaptı yakın

dizeleri vardı ilk sütunda. O çocuklar öldüler, güneş zapt edildi mi, güneş çöktü, Sovyetler çöktü, Çin kapitalizm yolunda, o çocuklar yirmili yaşların başında öldüler. Hep aklımdadır o sütunlar, kırmızı siyah tonlu resimler. Aradan otuzu aşkın yıl geçti, Hasan Cemal ve diğerleri hatalıyız dediler, kusura bakmayın dediler. Ama o sütuna , sütunlara çizilen çocuklar öldüler, ben hep buna isyan ettim.

O çocuklar yaşasaydılar, şimdi belki bize köşelerinde Petrus şaraplarının nimetlerini anlatan eski tüfekler gibi zengin, müreffeh ve mutlu olacaklardı. O yüzden demem odur ki her yazımda, hayata şans vermek lazım, hayatı kutsamak lazım, fikir ne olursa olsun, ölmemek, öldürmemek lazım. Herkesin kendi hayatını yaşayacağını biliyorum, sözlerimin, bu yazılanları paylaşanların bir şey yapamayacağını da biliyorum, ama niye yazıyorum, yol ne kadar umutsuz olursa olsun, iyi insanların bir gün kötüler kadar cesur olacağı umudunu taşıyorum yalnızca.

Ben hazırlık sınıfında Almanca öğrendim, hazırlık sınıfı bittiğinde Almanlara Almanca öğretecek kadar Almanca biliyordum. Okulda bir adet Almanca kitap bulsaydım bu dili, çok sevdiğim Almancayı unutmayacaktım ama mecburen ileri yaşlarda İngilizce öğrenmek zorunda kaldım. Kazık kadar olmuştum İngilizce öğrenmeye başladığımda, ama inat bu ya kendime yetecek kadar öğrendim, on yıl Amerikan ortaklı şirketlerde İngilizce yazışan, konuşan yönetici olarak çalıştım. Dünyada İngilizce bilmeden çok fazla şey yapılmıyor bundan haberiniz ola diyorum, tüm öğrencilerime, çalışanlarıma, arkadaşlarımın çocuklarına. Fikir olarak yabancı dille eğitime karşıyım, bunun yanı sıra her üniversite mezununun ana dili gibi İngilizce bilmesi gerektiğini savunuyorum.

Üniversite hazırlık sınıfında henüz ilk aşkımıza aşık durumdayız. Her hafta içimde Ankara’ya taşıyorum onu. İlk aşk bir tuhaf aşk canım, hele benim dönemlerimin ilk aşkları. Biz onları, yemez, içmez, yellenmez, bir melek sanırdık diye birkaç yerde söyledim, yazdım, hatta yıllar sonra bunu kendisine de söyledim. Bizim neslimizin platonik romantikleri, kızların leylekler tarafından getirilmediğini çok geç öğrenmişlerdir.

Kasabalarda Kırıkale gibi, gençlik zanneder ki üniversiteye gittiğinde orada tüm kentin kızları seni bekliyor, hatta sende fazla vardır, ziyarete gidince sana da birkaç kız tavlarlar. Bu aslında o zamanlarda okuyan kızlara dar kafalı kasaba bakışıydı. Ben de bundan nasibimi aldım. Bir gün “kantinde seni arayanlar var “ dediler, kantine gittim Kırıkkale’nin namlı kabadayısı Hacı bir masada oturuyor, yanında iki de avenesi var. Hacı’yı şöyle tarif edeyim size. Boy bir yetmiş, kilo seksen ama vücut çalışmaktan bir pazısı benim kafam kadar (kafam altmış numaradır), bacaklar sıkı, göğüs bir metre genişliğinde, yüzünde bıçak yarası. Beni gördü ayağa kalktı “gardaşımı ziyarete geldik “ dedi, “buyur Hacı iyi ettin ” dedim, “çay içelim”.

Üç çay kaptım geldim, Hacı çayı içiyor etraftaki kızları tarassut ediyor, mini eteğin en civcivli zamanı. Bir yandan üniversiteli kız arkadaşlarıma ayıp oluyor, bir bana bir Hacıya bakıyorlar, bir yandan Hacı’ya ayıp oluyor, adam kendinden utandığımı sanacak, halbuki değil. Hacı gibi düşünenlerin niçin o yıllarda kızlarını üniversiteye göndermediklerini ben bilirim, sonradan “okuturuz ama başları kapalı olacak” dedi aileler. Bunlar hep yanlış algılama değerlendirme sonucu yaşananlardır. Okuyan kız kötü yola düşer diye düşünenler o kadar fazladır ki, çünkü ben biliyorum ki Hacı benim üniversitede kızlara ne yaptığımı görmeye gelmişti. Hacı’yı o gün kazasız belasız uğurladım, Kırıkkale’ye gittiğinde “gardaşımız bizi iyi ağırladı ama hiç kız tanıştırmadı “demiş. Hangi yolları yürüdük nerelerden geçtik. Devrimci gençlik, ülkücü gençlik aşka izin vermezlerdi. Aşk ülke kurtulduktan sonar olabilirdi devrimciler için, ülkücüler de tüm kızları bacıları görürdü. O dönemlerden geçip normal olmak ne kadar zordu bilseniz.

Televizyon kurulma aşamasındaydı, sokaklarda, vitrinlerden televizyon seyrederdik, yurtta televizyon odası yoktu, evlerde televizyon yoktu. Radyo henüz en iyi haber ve iletişim kaynağımızdı.

Benim liseyi bitirdiğim yıldı, Dubçek adlı biri Çekoslovakya’da biraz özgürlük denemesi yapmıştı, Prag baharı denilen günler yaşanıyordu, üniversiteye başladığımda Sovyetler praga tanklarla girip, özgürlükleri ezdi. O zaman mecliste Türkiye İşçi Partisi vardı mecliste grup kurmuşlardı, Mehmet Ali Aybar o zamanki başkandı ve Sovyetlerin bu hareketine karşı çıktı, o milli sosyalizm yanlısıydı, ama diğerleri Sovyet yanlısı olduğu için bu işgali alkışladılar, takdirle karşıladılar, çünkü onlara göre özgürlük Amerikan oyunu idi. Tüm bu olaylar bizlerin hayatla ilgili eğitimlerimizin ilk bölümleriydi, sorma ve sorgulama dönemi. Neden, niçin, nasıl soruları alabildiğine tartışmalarda kullanılıyordu. Hatta henüz gençlik ve halk tam kamplaşmamıştı, Hacettepe’de bir toplantıda FKF, Dev- Genç, Ülkü Ocakları bir arad konuşup görüş bildirmişlerdi. Henüz oyunun başındaydık. Çok sayıda Kürt kökenli Ülkücü vardı. Ama fırtına geliyordu, çünkü sokaklar ısınmaya başlamıştı. İlk İTÜ öğrencisi Vedat Demircioğlu öldürüldü haberi geldi, ve ok yaydan çıktı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yakın tarihimizin kötü sayfaları .. Hüzünlü bir anıydı... saygı ve sevgiyle

Meral Yağcıoğlu 
 24.03.2007 18:43
 

Babam da o dönemlerde öğretmen okulunu bitirmiş köyün ilk okuyan çocuğu olarak Gazi Matematik öğretmenliğini kazanmış, ikinci sınıfta iken eline silah vermişler.. Öğretmenlik atamasının yapılmasını fırsat bilerek ayrılmış okuldan.. Nice gençler öldürüldü o dönemlerde; kimileri dar ağacında, kimileri de okuyamadı babam gibi... Saygı ile...

SIBEL 
 23.03.2007 17:58
Cevap :
üzüldüm babanız adına  23.03.2007 18:18
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 283
Toplam yorum
: 710
Toplam mesaj
: 93
Ort. okunma sayısı
: 1286
Kayıt tarihi
: 04.12.06
 
 

Nükleer fizik doktoru, şiir yazmaya çalışıyor, kalite yönetim sistemleri danışmanı, öykü deneme yaza..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster