Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Temmuz '09

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
1395
 

Benim Kuran kursu maceram

Benim Kuran kursu maceram
 

Ariadne’nin, Benim tesettür maceram başlıklı yazısına gönderdiğim yorumda çocukluğumdaki Kuran kursu anımdan bahsetmiştim. Onu yazmaya karar verdim. Ariadne, Ayşe Arman'ın tesettürlü tebdil-i kıyafet haberinden esinlenmişti, ben de onun yazısından esinlendim!

Yaz gelip de okullar tatile girince her mahallede Kuran kursları açılırdı. Genellikle camilerin imam-müezzin odaları ya da kadınlara mahsus bölümleri bu iş için ayrılır, caminin imamı da kurs hocası olarak görev alırdı. Bir çeşit adetti bu… Aileler, çocukları o kurslara evliya olsun diye değil, dışarıda başıboş gezmesin, evde de pineklemesin, bu arada hiç değilse birkaç dua, birkaç tane de Arapça harf öğrensin diye gönderirlerdi. Çocuk istidatlı çıkıp Kuran okumayı öğrenirse de ne âlâ… İleride cenazede, mezarlık ziyaretinde, mevlitte, hasta başında Kuran okuyacak biri yetişmiş olurdu.

Yazın gündelik hayatın alışıldık rutinlerinden biriydi bu kurslar... O zamanlar kimse çocukların Kuran kursuna gitmesini sorun etmezdi. Böyle şeylerin laikliği bozabileceğini falan düşünmezdi. Zaten aynı aileler sabah Kuran kursuna gönderdikleri çocuğu akşam bakkala rakı - bira almaya gönderebilirler, bu da kimseye yadırgatıcı gelmezdi.

Kurslara erkek çocuklar gündelik giysileriyle, kız çocuklar ise başları kapalı ve biraz daha tesettüre uygun kıyafetlerle giderdi. Kızlar kurs haricinde o kıyafetleri giymeye zorlanmazdı. Zaten kızların eve gelir gelmez ilk işleri o kıyafetlerden kurtulmak olurdu. Ders kitabı olarak bir Arapça alfabe alınır; ona evdeki parça kumaşlardan özel bir çanta dikilir, aynı kumaştan bir askı yapılıp çantanın ağzından iki ucuna bağlanır, o da çaprazlama boyuna asılırdı.

İlkokul birden ikiye ya da ikiden üçüncü sınıfta geçtiğim yıl olmalıydı. Ben hem okulun açık olduğu günlerde yarı zamanlı, hem de tatillerde çalışırdım ama o yaz tatilinde nasılsa boş kalmıştım. Annem de beni evimizin hemen önündeki camide her yaz açılan Kuran kursuna göndermeye karar verdi. Annem kendimi bildim bileli beş vakit namazında, niyazında dini bütün bir insandır. Evden birinin Kuran okumayı öğrenmesini çok isterdi, bunun için en uygun aday da bendim. Ayrıca çocukları kursa gönderme iş biraz da ailelerin birbirine bakarak yaptığı bir şeydi. Evde çocuk mu var? “Göndersene bacım kursa, yarın mezarında bir Yasin okur hiç değilse!” Böyle bir “mahalle baskısı”na kim direnebilir!

Kursa gitmeye pek istekli olduğumu hatırlamıyorum ama annemi kıramadım, gittim. Alfabemi annemin diktiği siyah kumaş çantama koyup kursun yolunu tuttum. Caminin minaresinin kaidesinin bitişiğindeki müezzin odası dershane olarak ayrılmıştı. Yerdeki minderleri ve rahleleri hesaba katmazsak boş sayılabilecek, daracık pencereli, küçük, kasvetli bir odaydı. Odadaki en ilgi çekici eşya ise bir duvara monte edilmiş rafın üzerindeki amfiydi. Büyükçe, siyah renkli, kadranında çeşitli göstergeler olan bir aletti. Yanında bir mikrofon asılıydı. Hepimiz onu merak eder, hoca yokken mikrofonu alıp ses denemesi yapmak isterdik ama yaşça büyük ve kıdemli öğrenciler izin vermezdi. Zaten ona dokunmanın cezası da ağırdı. Camideki ilginç şeylerden biri de minarenin kıvrıla kıvrıla yükselen merdivenleriydi. Ama onun da kapısı hep kapalı olur, açık olduğu durumlarda da bizim girmemize izin vermezlerdi. Kapıyı açık bulduğumuz bir defasında ben ve bir arkadaşım içeri girmiş merdivenleri tırmanmaya başlamıştık. Ama biraz ilerlediğimizde hem döne döne hızla çıkmaktan hem de yükseklik arttıkça minarenin rüzgârda esneyip sallanmasından dolayı başımız dolanmış, onun yol açtığı sersemliğin etkisiyle olsa gerek minare yıkılıyor sanıp paniğe kapılmış ve korkuyla gerisin geri kaçmıştık.

Neyse, kurs başladı. Birkaçı kız, on - on beş çocuk minderlere bağdaş kurup oturduk. Alfabelerimizi çıkarıp önümüzdeki rahlelere koyduk. Latin yazısının tersine Arapçanın sağdan sola doğru okunduğunu, o yüzden alfabemizin son sayfasının aslında ilk sayfası olduğunu ve oradan başlayacağımızı öğrendik. Aşina olduğumuz ama hiçbir şey anlamadığımız kargacık burgacık Arapça harfleri hocamızın komutuyla seslendirmeye başladık: “Elif”, “be” ….. “cim”, “çim”, “ha” “hı”, dal”, “zel” … “ayın” “gayın”… “lam” “mim” “nun” …

İlk gün öyle geçti. Bağdaş kurup oturmaktan dolayı dizlerimizin ağrımasının haricinde fena geçmemişti. Eve döndüğümde alfabe ezberinden sesler kafamın içinde çınlayıp duruyordu; “ayın” “gayın” “kaf” “kef”! Ertesi gün ezber çalışmaya devam ettik. Ancak harfleri görsel olarak tanıyarak değil de okuma sırasına göre ezberleyerek gidiyorduk. Yani sayfayı açıp harfleri sırayla okuyabiliyorduk ama o harfler bir cümle içinde ya da tek başına gösterildiğinde tanıyamıyorduk. Tahta falan yoktu. Alfabeye bakıp harfleri ve heceleri ezberlemeye çalışıyorduk. Ben Türkçe okuma yazmayı okula başlamadan, kimseden de yardım almadan kendi kendime öğrenmiştim. Ama kurstaki öğrenme yönteminden hiçbir şey anlamıyordum. Bütün çocuklar da benim gibiydi. Günler geçip sayfalar ilerledikçe kafa karışıklığımız artıyordu. Hocanın takıldığımız yerlerde bize yardımcı olması gerekiyordu ama sanırım ezberden başka bir öğretme yöntemi bilmiyordu.

Birkaç gün sonra kursa önceki yıl başlayan çocukları yeni başlayanlara alfabe ezberletmekle görevlendirip kendisi bazı öğrencilerle özel olarak ilgilenmeye başladı. Genellikle mahallenin ileri gelen ailelerin kız çocuklarını etrafına toplayıp onlara anlayabilecekleri bir dil ve nazik bir üslupla ders vermeye başladı. Biz ise kıdemli öğrencilerin öğrettiği biçimde başımızı ritmik bir şekilde öne arkaya sallayarak heceleri vurgulaya vurgulaya “eb-ced”, “hav-vez”, “kele-men”, “kara-şet” diye ezbere devam…

Hocamız kız öğrencilere “pozitif ayrımcılık” uyguluyordu! Başka anlamlar çıkmasın; kız oldukları için değil de daha ziyade onlar cami cemaatinin tanınmış simalarının ve aynı zamanda camiye en çok yardım eden kişilerin yakınları olduğu içindi bu… O kızların içinde Fatmagül diye hem yetenekli hem de çok şirin bir arkadaşımız vardı ki, hocamız neredeyse bütün zamanını ona ayırıyordu. Haksız da değildi. Hocanın yerinde olsam ben de öyle yapardım! Hocamız Fatmagül’e, “bak kızım şöyle okuyacaksın; bu bu demektir, şu şu demektir” gibi nazik ifadelerle ders verirken, biz bir şey sorsak ya da sorduğu bir şeyi bilmesek azarlıyordu. Hani, doğru dürüst öğretip sorsa belki azara da razı olacaktık ama tek yaptığımız şey hiç anlamadığımız şeyleri ezbere tekrarlayıp durmaktı.

Kursa birkaç gün mü, birkaç hafta mı devam ettim şimdi hatırlamıyorum ama bir süre sonra sıkıldım. Alfabenin neredeyse yarısına gelmiştik ancak hiçbir şey öğrenememiştim. Hoca ilgilenmiyordu. Azarlarından bıkmıştım. Zaten hiçbir zaman otoriteye uyumlu biri olamadım. Bu iş bana göre değildi. Anneme kursa gitmeyeceğimi söyledim. Kızdı, itiraz etti ama kararımı değiştiremedi.

Kuran kursu maceram sona ermişti. İlerleyen yıllarda o zamanın çoğu delikanlısı gibi Georges Politzer’in “Felsefenin Temel İlkeleri” kitabıyla tanıştım. O yaştaki birinin zihnini ışıl ışıl aydınlatıp evrenle ilgili aklındaki tüm sorulara cevap veren bir kitaptı! Materyalizmi benimsemem biraz sancılı geçse o kadar zor olmadı. Daha sonraları ise iyi bir kitabın insanın kafasındaki sorulara cevap veren değil, zihninde yeni sorular uyandıran kitaplar olduğunu anladım.

Sonraki yıllarda Kuran’ı Arapça aslından olmasa da Türkçesinden okudum; hem de baştan sona birkaç defa… Yanımda kaldığı zamanlarda Cuma geceleri anneme de okudum. Benimle en mutlu olduğu anlardır o anlar. Zor işiten kulağıyla hiçbir şey kaçırmadan dinleyip anlamaya çalışır. Tabii Türkçe okuyunca Kuran’ın aslındaki o kendine has müzikalitesi, vezni ve mistik havası kayboluyor. Ancak onun için okuduğum surenin içinde “Allah”, “peygamber” sözcüklerinin geçmesi, ayetin Allahın bir emri ya da uyarısıyla bitmesi yeterli. Mesela, “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır” şeklinde bir ifade mi geçti, hemen, “Yaa, gördün mü, Allah’ın her şeyden haberi olur” diye onaylar! Aslında o sözlerle dinle imanla pek ilgisi olmayan ben oğlunu uyarmak ister...

....

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 431
Toplam yorum
: 4967
Toplam mesaj
: 287
Ort. okunma sayısı
: 3623
Kayıt tarihi
: 30.06.06
 
 

Anahtar kelimeler: Antep, İstanbul, Haziran, İkizler, Beşiktaş, MÜ İletişim Fakültesi, Gazetecilik. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster