Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ağustos '08

 
Kategori
Gündelik Yaşam
Okunma Sayısı
389
 

Bereketli olta

Kemer yolundaki koylardan birinde gözüme kestirdiğim uyduruk ahşap iskelenin etrafında günlük yaşamlarını devam ettirmeleri olası deniz canlılarıyla ilgili planlarım vardı bugün.

Bu kez avlanmaya erken çıkacaktım ve günün ilerlemesine, karınlarının iyice doymasına izin vermeden yakalayacaktım onları.

Dün akşam üstü yemcilerden aldığım ve buzdolabında sakladığım üç dört çeşit canlı hayvanat vardı kavanozda, bir de yumurta akında beklettirilip elastikleştirilmiş tavuk göğsü. (her şeye bulanmayan bir mide gerekiyor balık tutmak için)

Motosikletin benzininin dışında; ekmek domates ve kısa iki bin kardeşliği ile örülü sırt çantam da geceden hazırdı.

Bilirsiniz millet olarak pek aramız iyi değildir deniz, denizcilik gibi kavramlarla. Çoğumuzun on dakika suya baksak üzerine rehavet çöker, karnı acıkır. Ben de acemi bir olta balıkçısı unvanından terfi etmeye çalışıyorum sürekli, bu sabah için yaptığım planlar da bunun bir parçası.

...

Şarkı söyleyerek doğruldum yataktan, başucumda bir kitap vardı, gece bitirmiş olmalıydım.

Sahi neydi sonu.

Dur bakalım...

Hah. Yetimhaneye geri dönüyordu kız.

‘Oh zavallı Marry, benim talihsiz yavrum’

‘Ne kadar şanssızsın bebeğim...’

‘Benim kederli küçüğüm...’

‘Oh bebeğim Tanrı sana acımayacak mı?’

Neredeyse bütün sayfalar böyle doldurulmuştu kitapta.

Bir ara bi kitap görmüştüm...

Bizim Antalya’daki Konyaaltı caddesinde sosyete mağazalarında satılan bir kitap.

ERKEKLERİN KADINLAR HAKKINDA BİLDİKLERİ HER ŞEY!

Yaklaşık beş yüz sayfalık bir kitaptı bu.

Dur bakalım ne biliyormuşuz kadınlar hakkında diye düşünüp kitabın içini açtığımızda ise bomboş beyaz sayfalar karşılıyordu bizi.

Yani erkekler kadınlar hakkında hiçbir şey bilmez iletisi veriliyordu.

İster istemez insan ‘iyi de bunu göstermek için o kadar kağıdı harcamaya ne gerek vardı?’ diye düşünmeden edemiyor.

Bir de bizler ilk öğretim çağındayken Amerikan edebiyatının interaktif kitapları önümüze bir şekilde gelirdi.

Bu kitapların tekniğini de aşağı yukarı şöyle örnekleyebiliriz;

‘Anne ve babasının boşanmasına oldukça üzülüp bunalıma giren Tom, sömestr tatilini geçirmek üzere dedesi Richard’ın Kanada’daki çiftliğine gider. Buradaki çocuklar nehir kıyısında yaşayan dev timsahlardan bahsetmektedir. Konuyu dedesine soran Tom ondan şu yanıtı almıştır;

‘seni tek parça görmek istiyorum evlat! Oraya gitmemelisin’

Bir gün yeni tanıştığı arkadaşı fırlama Jack, Tom’un dedesiyle kaldıkları eve gelir ve ona şöyle söyler;

‘Hey dostum lanet olası timsahları görüp fotoğraflarını çekmek ister misin?’

Tam bu sırada sayfaya yazdığı dipnot ile yazar devreye giriyor ve minik okurlara şöyle bir soru soruyordu.

‘Sevgili çocuklar ‘Tom, Jack ile birlikte nehir kenarına gitmeli’ görüşündeyseniz okumaya 52. sayfadan devam ediniz. Eğer ‘hayır gitmesin’ diyorsanız 26. sayfaya geri dönünüz.”

Bu kitaplarda genellikle macera arayan okur, kitabı bir türlü bitiremez öykünün sonunda mutlaka ölürdü.

Şimdi maceranın bol olduğu 52. sayfaya bir bakalım;

‘Tom Jack’in önerisini heyecanla kabul eder. Dedesine de ‘Dedeciğim aşağı mahalledeki Las Vegas eğlence merkezine STREET FIGHTER 2 gelmiş biz bi gezinip gelelim’ diye yalan söyleyip nehrin yolunu tutarlar ve timsahlara yem olmaktan kurtulamazlar’

Manda göle hacet eder gibi biterdi zaten buradaki hikayeler. Bir şeyler olurdu ve çoluk çocuk yem olmaktan kurtulamazdı.

...

aha kapı çalıyor...

(yorum: Kapı çalmaz sayın blog yazarı! Zil olmasın o. Cevap: sevgiyle kalın)

Bu gelen her kimse sabahın bu saatinde bir müzisyenle ne işi olabilirdi?

‘İyi günler beyefendi!’

Bizi seçtiğiniz için teessüf ederiz.

‘Evet’

‘Dijitürk’ten geliyoruz Metin Fidan siz misiniz?’
‘Karikatürcü olan mı?’

Tabakhane durumlardı vardı çocuğun, kendi stresine beni de ortak istiyordu sanki.

‘Metin Fidan siz değil misiniz?’

‘Yok değilim ben, Okan benim adım’

‘İyi’

‘Öyle oldu biraz’

Böyle söyleyip geldiği gibi kan ter içinde koşturarak gitti.

İşlerini panik içinde yapan insanları oldum olası sevmiyorum. İnsanın özgüvenin en yüksek olduğu anlar işini yaparken ki anlar olmalı.

Birinde meczubun birisi bir uçağı kaçırmıştı, iki saat boyunca televizyondan olan biteni merak ve kaygıyla izlemiştik.

Operasyonun herhangi bir kayıp verilmeden bitirildiği açıklandığında bazı televizyon muhabirleri mikrofonlarını heyecanla kaptan pilota uzatıp şöyle sormuşlardı;

‘Efendim korktunuz mu?’

Bekledikler cevap belki de - evet çok korktum ve bir daha karımı, çocuklarımı göremeyeceğimi düşündüm falan gibi bir şey ama zaten operasyonun kansız bitmesinde büyük başarısı olan kaptan pilot olağanüstü soğukkanlı bir ses tonuyla soruya şöyle cevap verdi;

‘Kimse işini korkarak yapmaz. Ben de korkmam, siz basın mensupları da korkmazsınız’

Bunu izleyince ‘vay be’ demiştim içimden.

...

Şu an perşembe sabahı ve saat 10:30

Balıkların karnı doymuş olmalı.

Olsun temiz deniz havası iyi gelecek yine de.

Herkese bereketli oltalar diliyorum naçizane.

Okan Ünver

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Seringel tayfasının henüz doğmadığı yıllarda, eski limanda kefaller sürü sürü gezerdi. Deniz öylesine berraktı ki balıkları seyretmeye doyamazdık. Balık tutamamak diye bir şey de olmuyordu haliyle. Babam Konyaaltı obalarındayken bir tepsiyi dolduracak kadar çok balık tutardı. Hele Kırkgöz'de oltası boş çıkan tek kişi görmedim. Hayatımda balık tutabildiğim tek yerdir Kırkgöz:) Rastgele!

Tülin Aksoy 
 22.08.2008 13:35
Cevap :
çocukluğumuzda biz de görürdük o kefal sürülerini. bir keresinde kılıç balıklarını gördüğümü hatırlıyorum eski mezbahanın orada. kalmadı tabi... baksanıza zaten her şeye eski diyoruz tülin hanım. eski liman, eski mezbaha, eski antalya haliyle onlar da eski balıklar... sevgiyle kalın.  22.08.2008 14:15
 

nasıl güzel bir anlatım valla tebrikler elinize sağlık derim.gerçekten boşuna balık doyurmamak lazım sanıyorum,birazda biz doyuralım karnımızı:))) saygılarımla.

CANSİN 
 22.08.2008 11:38
Cevap :
teşekkür ederim güzel sözleriniz için. balık tutma ya da tutamama eylemi alışkanlık yapıyor. belki de deniz havası insanı çeken. sevgiyle kalın. sizi görmek güzel.  22.08.2008 14:18
 

sevgili okan bey sizi çoktandır uzaktan okuyorum bende sizden esinlenerek kendime blog sayfası açtım umarım sizin gibi yaşadıklarrımı okuyanlara iletirim ben sizin yaşadığınız antalyayı sayenizde ara sırada olsa yaşıyorum görüyorum bu kısacık netteki kalışımn bi sebebide sizsiniz bol bol yazmaya devam edin haberiniz olmadan benm gibilerin duygularını uyandırıyosunuz....... tşkler (balıklar lezzetlimidi)

Ali Doğan 
 21.08.2008 23:15
Cevap :
çok teşekkür ederim turgut bey. böyle hayırlı bi işe vesile olduysam ne mutlu bana. sayfanızı ilgiyle takip edeceğim. sevgiler.  22.08.2008 14:19
 

O kitabı (gerçi ona kitap demek de haksızlık ya neyse) ben de görmüştüm bir kitabevinde ve kaç kişi satın alır ki bunu diye de düşünmüştüm. Deniz havası nasıldı, balık yoksa da ortamı anlatın bari.. Sevgiyle sağlıkla kalın.

Nilgün Akad 
 21.08.2008 22:51
Cevap :
deniz havası süperdi efendim. av ve sonrasını tuncay ve benim ağzımdan blog olarak yazıyorum. bizler Antalya'da yaşıyoruz ama turizm sezonu dolayısıyla tatil falan hak getire. bütün gün betonların içerisinde sıcaktan delirmiş insanlarla uğraşıyoruz. sevgiler...  22.08.2008 14:25
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 104
Toplam yorum
: 564
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 476
Kayıt tarihi
: 06.03.08
 
 

1978 doğumlu Antalyalı bir müzisyenim, devamını ben de bilmiyorum..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster