Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Şubat '09

 
Kategori
Yurtdışı Tatil
Okunma Sayısı
2501
 

Berlin'de ayı bolluğu var

Berlin'de ayı bolluğu var
 

Berlin Ayısı


Başlığı görünce aklınıza türlü türlü olasılıklar gelebilir, şahit olunan ya da duyulan kombinasyonlarla ilişkilendirenler olabilir; lakin öyle kötüye yormayın hemen, bildiklerinizi unutun, kafanıza detoks gibi arındırıcı bir kür uygulayın ve beyninizin gazı alınmış bir şekilde bu yazıyı okuyun…

Gezi anılarımı anlatmaya başladığım bu yazı dizisine geçen sefer başlamış, ancak elektrik hadisesi beklenenden uzun sürdüğü için kalan kısmına sonra devam edelim diyerek ara vermiştim…

Aradan fazlaca vakit geçmesin, titizlikle pişirdiğim gezi anısı keklerim bayatlamasın diyerek konuyu bitirmeye gayret edeceğim ümidiyle klavyenin karşısındaki derme çatma tahtıma oturuyorum…

Almanya’ya vardıktan sonra daha araştırıcı, daha didikleyici, hem de daha tırtıklayıcı bir kişiliğe bürüneceğimi az-çok tahmin ediyordum. Çünkü zaten hali hazırda olaylara genelinde öyle bakmaya alışmış bir bünyenin sahibiyim, bunun üstüne değişik bir ortama girdiğimde gözlerimde meydana gelen reaksiyonlar neticesinde kulaklarımın da refakatiyle beynim ve bedenim teyakkuz haline geçiyor…

Çocukluğumuzdan beri buralara çalışmaya gelen gurbetçilerimizin anlattıkları şeyler için “bakalım doğru muymuş, hakikaten de gerçeği mi söylüyorlarmış yoksa hepimizi keklemişler mi?” şeklinde zuhur eden ilk sualin güdümünde soru önerge rampalarım hazır hale getirildi…

Öyle ki bu esnada hafiften bir titreme hasıl oldu, ben sandım ki; titredim kendime geliyorum. İşin aslı öyle değilmiş tabi. Meğer hava çok soğukmuş. Hani insanlarını soğuk olmakla suçladığımız bu memleket hakikaten de soğukmuş. Demek ki bu konuda doğruyu söylemişler gurbetçiler…

Madem Berlin Tegel Havalanına indik, o zaman tahkikata hemencecik tam buradan başlayayım, dönüşümüze değin hepsini derli-toplu bir rapor halinde hazırlayayım da dönüşte saygıdeğer takipçilerime sunayım dedim.

Tabi seyahat öncesi oranın nesi/neleri meşhurmuş diye de araştırma yapmıştım. En çok ilgimi çeken (aslında bir çok şey var ilgi çekici) kenti sembolize ettiğine inandıkları ve bu yüzden “el-alem ne der” kaygısına düşmeden ulu orta heryerde kullandıkları bir şey oldu…

Şimdi ben “bir şey” diyorum ama cansız bir şey değil. Canlı bir şey. Bir hayvan. Ayı. Evet ayı. Baya bildiğiniz ayı. İsterseniz bozayı deyin. Kutup ayısı değildir nitekim. Öylece kalakalmıştım ilk duyduğumda. İlk şoku atlattıktan sonra bir daha baktım, gerçekten de ayı…

İşte bu yüzden ilk öğrenmek istediğim konu bu oldu. Hemen araştırmacı şeklime dönüştüm, önüme ilk gelen kişiye sorayım diye düşündüm. “Kardeş nedir bu ayı mevzuu, Gugıl efendiye sorunca anlattı ama, bir de sizden dinleyeyim” dedim…

Adam evvela baktı, sonra bir daha baktı; bu bakışları gittikçe bönleşiyor gibi geldi bana, ama bozuntuya vermedim, sükutumu idame ettirerek kendimi beklemeye aldım. Ancak adam bakmaya devam ediyordu, baştan aşağı beni süzdü, “hah, beni nüfusuna alacak herhalde” diye ümitlendim. Alt tarafı bir soru sordum, karşılığında el-cevap diyecek ve şakıyacak, beni niye inceliyor, anlamadım, anlamamıştım da anlayacakmışım…

Rrrööaarrgggg diye bir gürleme sesi duyuldu. “aha bak, gökte ararken yerde bulduk, Berlin ayısı havaalanına iniş izni istiyor zahir” diye titreştim. Bir yandan merakımı giderecek olmanın heyecanı vardı öte yandan da Yusuf arkadaşım beni andı. Kolay değil tabi, birdenbire karşıma dikiliverse ne yapacaktım ya? Titreşimlerim devam etmekteydi ki az önce soru sorduğum kişi laga-luga etmeye başladı…

Tabi konuştuğu dili anlayamadım, anlıyormuş gibi yaptım, gülümsedim, ne de olsa soruma cevap verebilme ihtimalini seviyordum. O sesini biraz daha yükseltti. “I don’t understand you” dedim artık. “Please walk away” gibi bir şey dedi. Hiç bozuntuya vermedim, duymazdan geldim, o ses yine gürledi. Rrrööaaaggg…

Kendimi titreşimden alıp kapsama alanı dışına vermek istedim, o derece korktum, kıvrandım, etrafa bakınmaya başladım. Bir baktım ki, ne göreyim? Meğerse pasaport kontrolü yapan gişedeki polis gürlüyormuş. Sıra bana gelmiş, ben saf saf etrafa bakındığımdan görmemişim, beni çağırıyormuş…

Pasaportumu uzattım, hışımla aldı. O da laga-luga etti, “sorry” dedim. O zaman İngilizce “neden geldin lan buraya!” diye tercüme etti. “Seminer için geldiydim ama rahatsızlık vermem istemem, istiyorsanız hemen geri döneyim, hem daha uçağımızın motoru bile soğumamıştır” dedim…

“Yok olmaz, gelmişsin bir kere, hele bir oteline git, duşunu al, güzelce dinlen, sonra da şehirde gezersin, bilgini-kültürünü arttırırsın. Müsait olduğun bir zaman bize de gel, çay içer laflarız” demedi tabi…

“Kaç gün kalacaksın!” diye sordu. “Valla memur bey, sizin için bir sakıncası yoksa 3 gün yazıyla üç gün kalmak isterim, hem seminerimi eda ederim hem şehrinizi gezip görürüm, gördüklerimi dönünce anlatırım, turizminiz patlar, kabına sığmaz taşar” diyesim geldi. Dilimin ucunda kaldı. Zira herif izbandut gibi bir şey. Ben diyeyim bir seksen boy, yüzeli kilo; siz deyin ya da yok siz bir şey demeyin, görmediniz çünkü

İşte o vakit şehrin simgesini çözmeye başladığımın resmidir. Bir kere sevdaya tutulmaya gör, ateşlere yandığın resmidir diyen şarkı aklıma geldi. Sonra ne hikmetse “öküzüm çorbadan çıktı gördün mü amanın yandım, amanın amanın amanın yandım, bedava mı sandın, para verdim geldim” şeklinde terennüme başladım. Polis amcaya da Berlin ayısı hakkında malumat sual eyleyecektim de yemedi

Neyse uzatmayalım, nahoş sohbetimizi bitirdik, pasaportumuza giriş mührü vuruldu, sıradan geçip gittim. Bizim eşraftan arkadaşlar da sırasıyla aynı yerden geçerek geliyorlardı, çıkış kapısının önünde birikmeye başlıyorduk. Ondan sonra da havaalanı gümrük memurlarının önünden inci dizisi şeklinde geçmeye başladık. Önümdekiler gayet seri bir şekilde geçerken oradaki polis memuru da gözlerini bana dikti…
Eyvah” dedim, “yine bir şey soracaklar”. Nitekim korktuğum başıma geldi, o da bir şeyler sordu, ama anlamadım. Çantayı gösterdi, önündeki platforma koymamı istedi. Çantayı açtım, koydum, içini didik didik ettiler. Okey deyip yol verdiler. Nihayet giriş yapabilmiştim. Ancak Berlin ayısı soruma hala cevap bulabilmiş değildim…

Bizim buranın de meşhur şeyleri vardır. Belki duyanınız olmuştur: Denizli'nin kızı, tozu ve horozu meşhurdur derler…

İşte ben de diyorum ki “Berlin’in ayısı meşhurmuş, istemediğiniz kadar bol var, bana inanmazsanız gidip kendiniz görün”…

Hakikaten de ayı bolluğu var, her yere ayı heykeli koymuş adamlar. Berlin kentinin simgesi. Berlin isminin de kaynağı olduğu yönünde rivayet eden var. Almanca’da ayı “Bär”. Bu noktalı a harfi de “ee” şeklinde okunuyormuş. Ben duyduğumun yalancısıyım işte.

Gezi anıları bu kadar değil elbet. Ama yerimiz bitti. Bir sonraki yazıda devam ederiz. Bugünlük sıramı savdım.

Murat HACIOĞLU
24 Şubat 2009 Salı

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 660
Toplam yorum
: 3284
Toplam mesaj
: 140
Ort. okunma sayısı
: 1617
Kayıt tarihi
: 08.12.08
 
 

Allah kimisine “Yürü ya kulum” demiş. Ben onu “Yürü, yaz kulum” anladım. Yürü anca gidersin manas..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster