Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Ekim '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
545
 

Beslenme saati

Beslenme saati
 

Sabahtan bu yana evde anlamsızca geziniyorum. Canım sıkılıyor, aslında bir şeyler de yazmak istemiyorum.

Arada bir evin sote yerlerine sakladığım büsküvi zulalarımdan yerken göz göze geldiğim evin kedisi Şanslı ile köşe kapmaca oynuyoruz.

Bir o beni sobeliyor bir ben onu sobeliyorum.

Hanım ise mutfaktan "Lahavle" çekiyor.

Hanıma çaktırmadan buzdolabını açıp, karton kutudaki hazır sütü Şanslı'yla birlikte üleşirken, aklıma 1966-67 dönemindeki okuldaki beslenme saatimiz geldi birden.

Bizlere o zamanlarda Amerika'dan getirtilen süt tozlarını içirtmişlerdi. Bunları içirten kimlerdi? Ne vardı o süt tozlarının içinde?

Yıl 1966-67 dönemi...

O yıllarda ben ilkokul 2. sınıfına gidiyorum mahallemizdeki Hekimoğlu Ali Paşa İlkokulu'na. O dönemlerde okullarda bir ders gibi "beslenme saati" koymuşlardı. Konulan bu ders boyunca sadece zıkkımlanıyor pardon besleniyorduk.

Annemiz evde artık o günün şartlarına uygun ne varsa "beslenme çanta"mızın içine koyuyor, örneğin; Zeytin, peynir, yumurta vs. Öğretmenlerimiz ise sürekli tembih ediyor. Okula kokulu yiyecekler getirmeyin diye... Portakal, mandalin vs'yi çantamıza koyamıyoruz. O zamanlar daha çikita muzlarımız yok. Mis gibi anamur muzunu çantamızın içine yine koyamıyoruz çünkü karşımızdaki arkadaşımızın ailesinin alım gücü olmayabilir, muz alamaz diye. Çünki muz pahalı bir yiyecek o zamanlar. Elma'yla tüm gün boyu idare ediyoruz.

Neyse efendim bu "beslenme saati"ne gıcık oluyorum tabii ki... Çünkü sabahları annem, bir güzel kahvaltı ettiriyor, yiyecekleri burnumuzdan sokacak gibi yediriyor. Ardından daha üzerinden 3-4 saat geçmeden okulda öğretmenlerimiz getirdiklerimizi yememiz için baskı yapıyor, "yiyin, büyün, koca adamlar" olun diye... Hele bir de daha üzerinden birkaç saat geçmeden öğlen oluyor eve geliyoruz, bir de evde öğlen yemeği yiyoruz. Hakikaten kocaman, göbekli adam olduk sonunda ya, neyse...

İşte bu zamanlarda bir de Amerika'dan ithal edilen süt tozlarımız vardı. Okulda sabahları büyük tencerelerde bu süt tozları kaynatılır, beslenme saatinde herkesin bardağına konulur ve bir şekilde içmemiz istenirdi.

Eh benden 10 ve 14 yaş büyük iki ağabeyim var. Rahmetli olan büyük ağabeyim Eczacılık Fakültesi'ni okuyor, zaman 68 dönemi ve içlerinde Amerika'ya karşı büyük öfke var. Onlardan gelen bu süt tozlarına da karşılar. Diyorlar ki; "Neden benim ülkemde hayvanlardan süt elde edilmiyor mu?" "O sütler besleyici değil mi?" filan diyorlar. Ayrıca o süt tozlarına da şüpheci gözlerle bakıyorlar.

Çünkü içlerinde BOY BÜYÜTMEYEN evet evet yanlış duymadınız BOY BÜYÜTMEYEN ve içen kişileri APTAL gibi yapan maddeler var olduğunu düşünüyorlar (Gerçekten de haklı olabilirler mi acaba? Çünkü o dönemin çocuklarına ve onların doğan çocuklarına bakın, minik boylu kaldılar ve çoğu değil ortaokulu, liseye kadar zor okudular, aptal, sersem, serseri oldular... Çokları da... Neyse konuşmak bile istemiyorum.)

Efendim ağabeyim bana her gün okula giderken tembih ediyordu. "Sakın o sütleri içme, içersen boyun büyümez, aptal olursun" diye...

Ben de çaktırmadan içer gibi yapıp, yarısını yere döküp, yarısını da karşımdaki arkadaşlarıma veriyordum hep. Bu birkaç sene böyle gitti. Allah'tan 5. sınıfa gelince de bu gelenek kaldırıldı okullardan.

Adamlar resmen yardım adı altında bizlere kimyasal süt tozlarını içirttiler. Neslimizin bir bölümünü küçük boylu mini minnacık bıraktılar.

Oysa bizim ne güzel ineklerimiz ve onlardan elde ettiğimiz sütlerimiz vardı. Peki onları o zaman kim içti?

Bizlere bu süt tozlarını zorla içirten de kimlerdi?

Hep aklıma o zamanlardan bu yana şu tekerleme geliyor.

Komşu, komşu... Huuuuu!... Oğlun geldi mi? Geldi. Ne getirdi? İncik boncuk. Kime kime? Sana, bana. Daha kime? Kara kediye. Kara kedi nerede? Ağaca çıktı. Ağaç nerde? Balta kesti. Balta nerede? Suya düştü. Su nerede? İnek içti. İnek nerede? Dağa kaçtı. Dağ nerede? Yandı, bitti, kül oldu...

Evet bizim dost görünen Yankee komşumuz pardon ortağımız, bizlere iyi deyip kötü şeyler getirip, bizlerden neler neler götürdüğü bilinmez ama (her an götürdükleri aşikar da, bakmayın lafın gelişi işte) gaflet uykusundan uyanan bizlere biraz daha yanaşsınlar da bir görelim artık. Onların ineklerine, bizim buradaki azgın boğalarımız yeter de artar bile.

Artık sonrasını da bilemem. Kıçlarını tepe tepe dağa mı kaçarlar, içtikleri suda mı boğulurlar, orası ise bir muamma.

Şunun şurasında az kaldı; Sınır ötesi operasyonda karşı karşıya kalabileceğimiz Yankee'lerle al sana mis gibi Metal Fırtına...

Bir süt tozu muhabbeti bizi nerelere kadar getirdi. Evin Şanslı kedisiyle köşe kapmaca oyunumuz ise bitti. O koltuğa kıçını devirip öğlen uykusuna geçti, ben ise bilgisayar karşısına çöktüm. Bugünkü günü de böylece apardık.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Bizim sütlerimiz kim içti de biz süt tozlarının o iğrenç tadıyla idare ettik.Senelerce bu yüzden süt içemedim hep midem bulandı...Bir de fakirlik vardı sanırım o zamanlar memleketimde.

sessiz-çığlık 
 19.10.2007 14:43
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 111
Toplam yorum
: 82
Toplam mesaj
: 9
Ort. okunma sayısı
: 1094
Kayıt tarihi
: 15.10.07
 
 

Kocaeli doğumlu. Yüksek tirajlı gazetelerin bilgi işlem ve yazı işleri bölümlerinde çalıştıktan s..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster