Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Nisan '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1653
 

Beyaz kelebek

Adam sabahleyin erken kalktı, daha tam kendine gelmemişti. Önce banyoya gidip, elini yüzünü serin bolca suyla yıkadı. Birazcık olsun, üstünden sabah mahmurluğunu atmıştı. Önce eşofmanını, spor ayakkabısını giydi. Arkadan mutfağa girdi. Bir kâsenin içine, meyve karışık yulaf ezmesinden biraz koydu. Onun üstüne de, bir bardak kadar yağsız süt döktü. Bir elinde kâse, bir elinde kaşık öylece balkona çıkıp, hazırladığı kahvaltı öncesi öğünden yemeye başladı. Ağustos ayının, ilk Pazar günüydü. Yine, hava kapalı ve şiddetli bir rüzgâr esiyordu. Bu iklimi tanıyalı yirmi iki yıl olmuştu, yinede alışmamıştı. Yazın sıcak ve kışında karlı, soğuk bir iklimde doğmuştu. Yaşadığı yerinde, doğduğu yere benzemesini isterdi. İstemeyerekte olsa, ülkesiyle doğaçlama bir karşılaştırma gelmişti içinden. Onun ülkesinde, dört mevsim hakkıyla yaşanıyordu. Onların özlemini duyuyordu. Bu yüzden ülkesinden ayrılmamış gibi, onu hep içinde yaşatıyordu. Yaşadığı ülkede memleketinin verdiği özlem duygusunu yaşıyordu. Doğduğu ülkesinin sıcak, candan dostluklarını hep içinde yaşatıyordu. O önceki anlamlı bulduğu, kendini var eden değerlerin hiç birinden ayrı değildi. Sanki yaşını dondurmuş, önceki gençlik yıllarında kalmıştı. Nedense, onda öylesine ilerde giden bir ruh hali vardı. Çoğu anlar gençlik yıllarına gidip yetişiyordu. O sevdalı ve kavgalı anı yaşadığını hissediyordu. Onda ki güzel gelecek umudu, hep canlı ve sıcak duruyordu. Umut onu hayata bağlıyor, her zorluğu umutla aşmasını öğrenmişti. Hiçbir zorluğa aldırmadan, yaşama dört elle sarılıyordu. “Hak ederek yaşamak, insanı yaşama bağlar ve büyük bir keyif de verir.” diyordu etrafına.   Yaşama olan tutkusu, onun en büyük enerji kaynağıydı. Seyrekte olsa, rastladığı arkadaşlarıyla dertleşiyor, geçmişten konuşuyorlardı.  Anlaşabildiği insanlarla, sohbet etmekten büyük bir haz alırdı. Bunların sayısı da her gün azalıyordu. Değerlerin yitip gitmesinden korkuyordu.

 

O sabah, yine ülkesini Akdeniz’in sıcaklığını ve insanların canda özlemini duydu içinde. Ülkesinin, o mevsimde sıcak ve rüzgârsız olduğunu anımsadı.  Fizik olarak ta kuzey ülkelerinde yaşıyordu. Aklı, ruhu ta doğduğu yerdeydi. Sıcak candan insanları, dostlarını, önceki arkadaşlarını arıyordu. Birlikte geçirmiş oldukları anları gözleri önüne getirdi.  Arkadaşlarıyla, tutku derecesinde birbirine bağlıydılar. Birçok ortak değerleri paylaşmış, benzer duyguları hissettiklerini anımsadıkça, hala coşku duyuyordu. Yaşamak zorunda kaldığı yerde, düşlediklerinin çoğu yoktu. Bazen yalnızlık duygusuna kapılıyordu. Bu düşüncelerle, balkonda başını yukarı kaldırdı.   Kusacak gibi olan havaya baktı. Arkadan bastı küfrü, ‘‘Allah kahretsin böylesine iklimi. Açık hapishanede olmama karşın, yinede kaçamıyorum. Bu nasıl bir iş...’’ Dedi. Ara vermeden, hazırladığı kahvaltı öncesi öğünden birkaç kaşık almaya çalıştı. Zar zor yutuyordu. İştahı kaçmıştı. Yemekten vazgeçti. Tekrar mutfağa gidip, geri kalanı çöp torbasına boşalttı. Kâseyi de lavabonun içine bıraktı. Hafta sonu, rutin sabah koşusuna çıkacaktı. Bütün gücünü toplayıp, umutla dışarı çıktı.   

 

Adam kapıya çıktığında, tekrar başını kaldırıp havaya bir daha baktı. Bulutlar doğudan, batıya hızla koşuşuyorlardı. Arada bir, gökyüzünün solgun mavisi nazlanır gibi görünüp, tekrar bulutların arkasına saklanıyordu. Havada koşan bulutların yönüne doğru, oda başladı koşmaya. Yerden, bulutları izliyor gibiydi.  Bir hayli gitti. Küçük koruluk bir alandan geçti. Ara sıra, yırtık bulutlar arasından çıkan Güneş’in cılız ışıkları,  onu hafifçe gıdıklar gibi ısıtıyordu. Bir anlık azıcıkta olsa, Güneşten aldığı enerjiyi üretip, onu güç kaynağı olarak kullanıyordu. O yeniden ürettiği enerjiden güç alarak, durmaksızın daha da hızlı koşuyordu. Önünde giden her insanı geçme hedefi koydu.  Öylede yaptı. Geçtiği insanlar ona şaşkınca bakıyordu. Bazıları içinde “bu göçmen kaçırmış”, dedikleri duyar gibiydi. Duyduğu her olumsuzluğa karşın, adımlarını daha geniş, hızlı atarken, “sizlerde uyuşmuş gibisiniz. Bira sizi öldürmüyor, fakat süründürüyor.” Dedi içinde. Kendisi birayı ağzına almazdı. Sabahları toplu taşıma araçlarına bindiğinde, bira kokusundan kusar gibi olurdu. O yüzden bira içenlerin yanında durmazdı. Bu düşünceyle adımlarını geniş ve daha hızla atıyordu. On dakika ilerde olan tarım alanına ulaştı. Genişçe ekin tarlaları arsında uçar gibi geçiyordu. İleriye baktığında,  yolun üstündeki taşa konmuş, bir güvercine rastladı. O güvercine yaklaşırken, kuş önünden kanat çırpıp, havalandı. Adam başını kaldırıp, arkadan kuşa baktı. Güvercin gidip, epeyce uzakta duran sürüye katıldı. Biraz daha ilerde, yeni sürülmüş bir tarladan beyaz martılar havalandı. Martılar havadan adamı izleyip,  bir ara ona eşlik ettiler. Özgürlük tutkunu martılar, beş yüz metre kadar adamla gittiler. Adam yerde, martılar havada sanki yarışıyorlardı. O martılara dönüp, ‘‘lütfen benimle alay etmeyin, sizinle yarışmak benim hadime değil. Bana katıldığınıza göre, sizin bana uymanız gerekiyor Bana eşlik ettiğiniz içinde teşekkür ederim.’’ Dedi. Martılar anlamışçasına, çığlıklarıyla adamı selamlayıp, özgürlüğe doğru uçmayı sürdürdüler. Adam durup, imrenerek arkadan martılara baktı. ‘‘Bende, şu anda sizin gibi uçmayı, o kadar isterdim ki...’’ Martılar doğuya doğru, denizden yana göğü yararak, hızla gözden kayboldular.  Adam biraz durup nefes aldı.  Adamın durduğu yerde, bir kelebek gelip, onun koluna kondu.

Kelebeği görünce, ona yıllar önce kelebek resmi gönderen kız geldi aklına. O, kızın gönderdiği kelebeği anımsadı. Onun üstünde beyaz, kırmızı, sarı ve yeşil renkte desenler işlenmiş bir giysi vardı. Onun koluna gelip konan, kelebek beyazlara bürünmüştü. Kelebeğin üstündeki tülde, siyah desenler işlenmişti. ‘‘Bu beyaz narin, sabahlıkla kalkmış!’’ dedi. İncinir diye, kelebeğe dokunmadı. Adam kelebeğe, sevgi dolu bakışlarla hayranca baktı, sadece. ‘‘Uç güzel yaratık, uç! Ulak ol! Üç bin beş yüz km. uç!. Mavi kelebeği gönderen bayana sevgilerimi ilet.’’ Diye bir istekte bulundu. Tekrar koşmaya başladı. O koşmayı sürdürürken, beyaz kelebek ülkesi yönüne doğru uçup, gözden kayboldu.  Beyaz kelebek gözden kayboluncaya kadar,  adam arkasından baktı. Kelebek adamın selamını alıp, onu yerine ulaştırmaya doğru uçmasını sürdürdü...

 

            O güzel duygularla koşmayı sürdürüyordu. Hem koşuyor, hem de yılların ötesinden o kız hakkında var sayımlarda bulunuyordu. Ona ne oldu,  kimle evlendi? Onun yüzünü hayal meyal anımsıyordu. Oval güler bir yüz, dalgalı açık renk saçlar ve ela gözler... Şimdi nerede, olduğunu bile bilmiyordu. Belleğini biraz daha zorladı, kızın adını anımsadı. Gerçekten adı, Pervin miydi? Öyle biri var mıydı? Yoksa her şey, hayal miydi? Sanki rüyadan yeni uyanmış gibiydi. Gerçek olan, anımsanan önceki hayatı mıydı? Yoksa sadece bir kurgu muydu? Hayalle, gerçek arasında ki ince sınır çizgisinin tam ortasında duruyordu.  Aradan uzun yıllar geçince, çok iyi bilinen olaylar bile hayale dönüşür. Yaşananlar, bazen efsane olur. O da, öyle! Düş ve gerçek aynı ağırlıktaydı. Öyle bir kız vardı. Öyle bir kız yoktu sanki. Masal gibi... Bir varmış, bir yokmuş. Bir mavi kelebek, kılığına girmiş, bir kız yaşarmış... Beleğini zorladıkça, daha iyi anımsıyordu. Onunla, en son 1 Mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedide beraberlerdi. Ondan sonra, bir daha onu hiç görmedi. Kız kayıplara karışmıştı. En son 1 Mayıs Meydanında el ele tutmuşlardı. Hala o sıcaklığı, cana yakınlığı ve o coşkuyu duyar gibiydi. Bunları anımsadıkça gözlerinden kristal sıcak damlalar iki yanağından akmaya başladı.

 

Oradan kendini Taksimde bulmuştu. O mahşeri kalabalığın arasındaydı. Sevdiği kızla beraberdi. Onunla omuz omuza ve el elle yürüyordu. Elleri terlemişti. Terleri karışıyordu. Hala o sıcaklığı hissediyor gibiydi. O gün, yüz binlerce insan 1 Mayıs kutlamalarına katılmıştı. Aynı gün, karanlık güçlerin açtığı ateş sonucu otuz altı insan ölmüştü. Yüz binlerce insan, bir ekin tarlasının rüzgârdan dalgalanırcasına, insanlar bir o yana, bir bu yana dalgalanmışlardı. Taksim Meydanını dolduran insanlar, can havlıyla yatıp, kalkmışlardı. İnsanlar taşıdıkları kızıl-sarı bayraklarla, renk renk pankartlarla gelmişlerdi. İşçiler Bayramını kutlamaya ve özgürlükleri haykırmaya gelmişlerdi. Davul zurna çalıyor, binlerce halay çekiyordu. İnsanlar özgürlüğe, adalete, eşitliğe ve barışa susamışlardı. Değerleri haykırıyorlardı. Özgürlükten korkan, insanlık düşmanları meydanı kana bulamışlardı.  O kara gün, tarihe “Kanlı 1 Mayıs”olarak geçti. O tarihsel olayı anımsıyordu. Sevgilisinin elinde son tutuşunu da... Onu ve o günü hiç unutmamıştı.  O gün, kişisel bir tutkuyla, tarihsel olay üst üste düşmüştü. Her tarihi öykü gibi, onun da yaşamı tarihsel olayla iç içe geçmişti. Asıl Tarih,  binlerce isimsiz insanın yaşamının küçük parçalarından oluşuyordu. O da yazılmıyordu. Tarih, binlerce insanın gerçek sınıf savaşından başka neydi ki? Öyle bir tarih yaşanmıştı, aynı günde öyle bir aşk sevda olmuştu. O tarih çok ilerde, uzayın sonsuzluğu içinde yoluna devam ediyordu. O güne kavuşmayı, o kadar istiyordu ki... “ Işık hızında olmak isterdim, doğrusu. Kavgamın ve sevdamın şehrinde olmak varmış…” Geçirdi içinde.

 

  Nedense, olumsuzluk geldi aklına. Belki de, o kız çoktan unutmuş, öyle bir olay olmamış gibi düşündü.  Şimdi, “Onun delikanlı oğulları ve gelinlik genç kızları olmuştur.”  dedi içinde. Belki de hiç evlenmemiş veya boşanmış olabileceğini varsayıyordu.  Ne olursa olsun, öyle duygulu, dürüst biri vardı. O anın çok ilerde gittiğini düşündü. Ona ulaşmak imkânsızdı. Önceki zamanla beraber sonsuzluğa yürüyen, yaşanmış bir gerçekti. Artık, ona yetişmek olanaksız olduğunu da biliyordu. Geride kalan, sadece hislerin bıraktığı, kaybolmayan derin iziydi. Unutulmaz o güzel yüzü canlandırmaya çalışıyordu. Kanlarının deli aktığı yıllardı. O yıllar sıcak hareketli farklı bir zamandı. Orası ayrı bir mekândı, sıcak bir ülkeydi. Orada dostluklar da sıcaktı. İnsanlar çabuk kızarlardı. Çokta atılgan olurlardı. Ora iklimi sıcaktı… insanları da sıcak ve ürkektiler.  Onlar, orada hareketli yıllar yaşamışlardı. Düşüncede solcu olduğu anlar, güzel unutulmaz yıllardı. “Öyle biri vardı, öyle bir zaman geçti. Öyle bir unutulmaz olay oldu. Geçmiş hep öyle hayalle, gerçek arasında mı anılacak?” Soruyordu kendi kendine. Acı duydu. İçi burkuldu.

 

Neden o gün kan akıtmışlardı. Neden bayrama gidenlere saldırmışlardı. Bu soruların cevabı verilmemişti hala. Bazıları gençliklerini, umutlarını ellerinden almak istemişlerdi. Onlar diremişti. Tüm zorluklara ve yokluklara karşın, gençliklerini ve sevdalarını yaşamışlardı. Umutları büyüktü.  O güzel anlam dolu yılları, özlemişti. Bazı kara yüzlüler, acımamıştı onlara. Hayattan korkanlar, onların emeklerine ve hayallerine kastetmişlerdi.  Yazık olmuştu onca bedellere, yarım kalan sevdalaşan aşklara... Sevenleri ayırmışlardı. Onların dünyasında barış egemen olacaktı. Orada, ne açlık ve nede işsizlik olacaktı. Doğal dengeler bozulmayacaktı. Mavi gökyüzü, kirlenmemiş bereketli toprak ve sular kristal olacaktı. Doymaz kara yüzlüler, kurulacak olan o büyük dünyadan korkmuşlardı. Yıllar sonra, kendisi de o büyük dünyayı gerçekleştirmediklerinin acısını duyuyordu. Bunları anımsayan adamın gözleri yine dolmuştu, içi kabarmış boşalmak, haykırarak ağlamak istiyordu. Kendini zor zapt ediyordu. ‘‘Ağlamak bile yasak!’’ dedi kendi kendine. “Geçen tüm anılar aşkına, doyasıya ağlamayı değer...” olduğunu sadece içinden geçirdi. “Gelir-geçer” normları düşünerek kendi kendine yasak koyuyordu. “Neden içimden geldiği gibi ağlamıyorum ki?”  diye soruyordu. Gereksiz geri kurallardan nefret ediyordu.

 

Ne kadar da, hızlı ve anlamlı yaşamışlardı. Özgür bir Dünya, mutlu bir Türkiye kurma tutkusu, onlara müthiş bir coşku vermişti. Önlerine ekonomik zorluklar, politik engeller, baskı ve devlet terörü koymuşlardı. Zorluklar, yokluklar onları yaratıcı, çalışkan ve üretken yapmıştı. Geriye baktığında, o yaratıcı, üretken gençliğiyle onur duyuyor, o yılları özlüyordu.  O zamanlar, yaşam bir başka anlamlıydı. Boşluk doldurmak, oksijen tüketmek için, yaşamamışlardı. Dünyayı değiştirmek, doğayla barışık, hayatı anlamlı kılmak için yaşamışları. O zamanlar duygudaşlık, arkadaşlık, yoldaşlıkta bir başkaydı. Her değer yerli yerineydi... o tarlalar arasından ve orman içinden geçerken bunları düşünüyordu. Sanki o yılları yaşıyordu. “İçinde olduğum, an kayıp./ Geçmişle gelecek arasında/ Işıktan bir köprüden yüzüyorum./ Elimde, yüreğimi kaynatan sıcak eller./ Yüreğinin atışını duyuyorum./ Yarınlar daha güzel olacak.../” içinden gelen bu dizeleri tekrarladı.

 

            Adam eve döndüğünde saate baktı. Tam bir buçuk saat koşmuştu. Saat ona yaklaşıyordu. Ülkesinde saat on birdi. Beyaz kelebeği düşündü.  “Acaba, yerine ulaştırdı mı o duygu yüklü, sevgi dolu selamlarımı?” içinde sormuştu. Adam eşofmanını balkona asarken, yolda rastladığı, aynı beyaz kelebeğe benzeyen biri gelip, balkondaki çiçeğe kondu.  Adam ona bakıp gülümsedi. Arkadan ilave etti. ‘‘ulağı doğru adrese ulaştırdın mı?’’ Beyaz kelebek evet dercesine, kanat çırpıp adamı selamlayarak,  uçup umut dağıtmayı sürdürdü. Onun için, beyaz kelebek ışığa doğru uçan, umut dağıtan ve insanlara sevgi taşıyan bir semboldü, artık.

 

Bahattin Seven Solröd Strand Denmark 2005

 

             

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 17
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 170
Kayıt tarihi
: 24.03.15
 
 

Sivas ın Kangal İlçesi Külekli köyünde dünyaya merhaba dedim. İlkokulu köyde, ortaokulu Sivas'ta,..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster