Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Nisan '11

 
Kategori
Kişisel Gelişim
Okunma Sayısı
1146
 

Beyaz tenli sarı saçlı sevgili

Onunla tanıştığında yirmili yaşlardaydı. O günden beri hiç ayrılmadılar. Şimdilerde bu yaşı çoktan geçti. Evlendi çocukları oldu yinede vazgeçmedi. Onun dostluğunu ve yakınlığını kimseler veremedi kendisine. Gece gündüz hep birlikte oldular. Sadece uyku zamanlarında yedi sekiz saatliğine de olsa yakınlaşmıyorlardı. Uyandığındaysa yine aynı durum… İlk günaydını yine onaydı. O tek sevdiği, gençlik aşkı ve gerçeğiydi. Arada bir işsiz ve parasız günlerinde bile onun masraflarını sakınmasızca karşılıyordu. Kendisini tatmin etmeyen emekli geliri ve az da olsa kira mirasından onun için sakıncasızca pay ayırıyordu. Zaten geleceğe dönük planlı bir yaşamı da yoktu. Şimdilik, ‘’Bu gün varım, fakat ya yarın yoksa, ’’ anlayışının esiriydi. Kendisiyle bütünleşmiş bu düşünceyle yaşamını sürdürdü. Üstelik son nefesine kadar… 

Uykunun uğramadığı gecelerinde kısa süreliğine de olsa sessizce ve kimsesizce buluşuyorlardı. En yakınları bu duruma çok kızıyor, ‘’Vazgeç artık, ’’ dediklerinde, ’’Neden ve kimin için, ’’ diye, yalnızca kendisini bildiği, kendisine özgü kapalı ve kısa cevaplar veriyordu. Ara da bir sinirleniyordu bu telkinlere. Onun için söz söyletmiyordu. Bu durum onun, yani sevdiğinin umurunda bile değildi. 

Orta yaşı geçmesine rağmen daha genç sayılırdı. Zaman zaman sevdiğine olan tutkusunu kabulleniyordu ama önemsemiyordu. ‘’Sonuçta vazgeçeceğim günlerde gelecek, ’’ diye düşünüyordu. Onun beyaz teni, sarı saçları ve uzunca boyu çok sevimli geliyordu kendisine. Şimdilik bu halinden memnundu. 

Yıllar üst üste yığılınca şöyle bir düşündü ve tanışalı tam otuz yıl olduğunu anladı. Bu süre içerisinde onun tarafından umursanmadığını hiç anlayamadı. 

O kendisi için hiç tutuşmuyordu, sadece yanıyordu. Bunu bilmese de kendisini yok etmeye kararlı olduğundan habersizdi. Bu konuda zamana ihtiyacı vardı ve sinsice davranıyordu. 

Sonradan alıştığı ve gelenek haline getirdiği içkisini yudumlarken gerilerde kalan yıllarındaki pişmanlıklarını düşünüyor, geleceğe dönük düşler kuruyordu. Tabii ki yanında her zamanki gibi yine o… Yani sevdiği... Çünkü onsuz yapamıyordu. Arada bir, ‘’Dünya umurumda değil, ’’ diye kendince söylenirken de hep aynı durum… 

Kendisi sevdiğinin umurundaydı ve yavaş yavaş yok etmeye kararlıydı. Zaten Bu güne kadarki geçmişini yok etmişti. Aslında geçmişinde de dolu dolu günleri pek yoktu. 

Son zamanlarda gelecek günlerinin elinden tutmayacağına inandığı karamsarlıkları sık sık zihnine uğrar olmuştu. Bütün bunları düşünürken o beyaz teni, uzunca boyu ve sarı saçlarıyla kendisi için vazgeçilmezler arasında tazeliğini hep koruyordu. Çünkü ona olan inanmışlığını bunca yıl hiçbir şey önleyemedi. Ayrılıkları bunca yıldan sonra daha da imkansız geliyordu. Çünkü onsuz hayat kendisi için bir hiçti. Etrafındaki kimseler bütün telkinleriyle kendisini uyarmaya çalışsa da hiçbir şey umurunda değildi. Yıllar geçip sonsuz yaşamına yaklaştıkça pişmanlıklarıyla yüzleşmeye başladı. Farkında olmadan bu alışkanlığını yıllar önce çocuklarına da miras bırakmıştı. 

Bir haftadır sevdiğinden ayrı kaldığı hastane odasında kimselere belli etmeden geçip giden yılların pişmanlık yükünü sırtlayıp kendisiyle yüzleşirken şöyle düşündü. 

‘Bunca yıl yanında endişelerim, sıkıntılarım hafifledi. Her günümün gerçeğinden kaçmak için kendimle zıtlaştım ve ondan vazgeçemedim. İlk üç yıl hariç otuz beş yılı tamamlayan iletişimsiz ve huzur tatmadığım beraberliğimde yalnızca onunla savruldum. Kendimle kavgalı ve karamsar günlerimde yanında hep o vardı. Ama aldatıcı bir huzur olduğunu şimdi anladım. Belki de onun beyaz teni sarı saçları bana ayrıcalık verdi. Bu davranışım ilk yıllarımda dış dünyaya bir gösterişti, güvendi, aldanıştı. Çevreme baktığımda herkesin bağımlı olduğu bir sevdiği vardı. Bende herkes gibiydim. Herkes de benim gibi…’ diye geçirdi aklından. 

Kendisini gördüğümde hastaneden çıkalı aylar olmuştu. Yıllar geçtikçe doğanın insan bedeni üzerindeki acımasız kuralına sigaranın yıpratıcılığı da eklenmiş ve kısa olan boyu daha da kısalmıştı. Burger hastalığı nedeniyle iki bacağı ve sol el parmakları yoktu. Kan dolaşımı yetersizliğinden kangren olmuş ve kesilmişti. Sağ el parmakları arasında yine beyaz tenli sarı saçlı sevgilisi vardı. 

‘’Ne olur bana bunu bıraktırın. Bunun bir çaresi yok mu? Ne isterseniz veririm, ’’ diye söylenirken yanındakileri yalvaran bakışlarla süzüyordu. Hala umutsuz değildi. Ölmeye yanaşmak istemiyordu. 

Tevekküle sığınmış, kendisiyle aynı yaş çemberinde olan yakın dostu şakayla karışık ve sakınmasızca umudunu söndürüverdi. 

’’Zaten olan oldu. Bunca yıl keyfini sürdün, yine sür. Şimdiden sonra bıraksan ne olacak ki? Hem neyin var ki vereceksin?’’ diye söylendiğinde ortalık sessizliğe büründü. 

Ölümünden kısa bir süre sonra karısı doktora gittiğinde kendisine sigarayı bırakmasını söylemişti. Halbuki o sigara kullanmıyordu. Yıllardır kullanıyormuş gibi ciğerleri doluydu. Doktor dönüşü bir paket sigara aldı ve kocasının mezarına uğradı. Dua edip, ’’Onu benden daha çok sevdin, ’’ deyip paketi usulca bırakıp ayrıldı. 

Sizce o pişmanlıklarının üzerine kalın bir örtü sermiş, bu örtüyü üzerinden kaldırıp savuramayan bir palyaçomuydu? Yoksa sorunların sigara dumanıyla üflenip dağıldığını düşünen herkes gibi birisimi? 

*** 

Bir çizginin, ya da bir eşiğin diğer tarafına aniden geçivermek. Süregelen bir varoluştan başka varoluşa uzanmak. Pişmanlıkları yüklenerek sona doğru ilk adım. Ve bu adımın atılmasını en yakınındakiler bile farkında değilken özleyip durmak. Bu ömrü isteyerek veya istemeyerek kısaltmak… 

Farkında olmasanız da bu adıma doğru usul usul hazırlanırsınız. İçerisinde bulunduğunuz ve hiç değişmeyeceğine inanmamışlığınızın aniden veya yavaş yavaş değişimi sizi bu duruma hazırlar. Hazırlanma bittiğinde pat diye geçersiniz diğer tarafa. Yani bilinmeyen varoluşa. 

Bazen biraz daha beklemeniz gerekse bile bu ömrünüze günler katacağınız anlamına gelmez. Önceden planlanmış sona bir gün daha katamazsınız. Gerçek şu ki ömrünüz o beklemenin sonundadır. 

Ama sonuçta atılır o adım. Pişmanlıklarınız da sizinle birlikte yok olur gider. 

Fakat onları azaltabilirsiniz. 

Gerilerde bıraktığınız olumsuzluklar belleklerden silinmiş gibi olsa da, hep aynı konumdaki yaşam ve gelişen olaylar özlemlerinizi, aklınızdan çıkmayan pişmanlıklarınızı tazeler. Ve her şey yeniden başlar. Kısır bir döngüdür bu. Bir bakıma süregelen çaresizlikle, sadece kendinizin bildiği derinliklerde kulaç atmak, yıllardır yalnızca kendinizin duyduğu ve kimselere duyurmak istemediğiniz içsel bir ıslık gibi. 

Yaşadığı günlerini hiç yaşamamış gibi tüketen ve arda kalan günleri daha da azalan kişiler hep merak eder nerede, hangi koşullar altında ve nasıl bir sonu olacağını. En çok korktuğu da, sıranın bozulması… Yani sevdiklerinin sırasını alması… ‘Ben onlardan önce gitmeliyim, acılarına katlanamam, ’ düşüncesi belleklerinden hiçbir zaman ayrılmaz. İşte o anlar belki de tevekküle sığınma zamanıdır. Ya da hiç ölmeyecek gibi bir arzunun zihinlerde galip geldiği anlar. Ya da içinizde biriktirdiğiniz özlemleri gerçekleştirmenin başlangıç anı... Çünkü o kimselerin var olma zamanları çok gerilerde kalmıştır. Arada bir gidip gelen hafızalarında barındırdıklarından başka hiçbir şeyleri yoktur. Pişmanlık yüklü anıları ve sürekli tazelenen pişmanlıkları düşüncelerinde devamlı yüzer konumdadır. Kendilerini kanıtlamaya yetecek günleri çok gerilerde kalmıştır. Adından uzun süre söz ettirmek imkanları da peşin peşin uçup gitmiştir avuçlarından. 

Geçen yıllarında pek bir şey üretmemiş ve birikimsiz -Hangi konuda olursa olsun- kimseler bu geçişte biraz zorlanırlar. Genelde yığın olmuş pişmanlıkları iç dünyalarında hiç susmayan ıslık gibi çınlar durur. Bunu hiç kimseye de söyleyemezler. Çünkü geçmiş oltanın ucuna takılı değildir. İstedikleri an geriye çekemezler. Bunun farkındadırlar. Bu kimseler yalnızca önceki zamanlarında içerisinde bulunduğu günleri yarınmış gibi gören, gelecek günlerindeki pişmanlıklarının ve sıkıntılarının son anlarında kendileriyle kol kola olacak şekilde karşılamaya başlayacaklarının farkına varamazlar. 

Bunların hiçbirisi olmazsa ve başlangıçta her şeyin farkına varılsa bile yıllar sonra yine de şöyle denilebilinir mi? ‘’Hoş geldin bir ömür süren pişmanlıklarım ve tek başınalığım. Hoş geldin ruhsal dinginsizliğim.’’ 

Yıllar üst üste konduktan sonra, ‘’Şimdiden kolay gelsin pişmanlık yığınları yapanlara ve ruhsal dinginsizliğin çemberinde dolanıp duranlara. Benim işim bu kadarmış, şimdi müsaadenizle.’’ 

Tabii ki bunu söylemek çok zor… Gerilerde de kalsa kişinin içsel bir pişmanlıkla yüz yüze gelmesi demektir bu durum. Üstelik kimselere sezinletilmeyen... 

O günler hayata başlangıç günleri olup devamlı kendinizden uzak tuttuğunuz ve yaşamın her anının ertelenmiş son olduğunun farkına varılmadığı günlerdir. Son anda kendinize yakıştıramadığınız önlemsiz günlerin sonucu olduğu gibi... Çünkü daha çok gençsinizdir. Orta yerde pörsümeye yüz tutacak bir bedeniniz yoktur. Kadit olmaya namzet görünümüz de… Pişmanlılarınızla kulaç atmaya, gidip gelmeye hazır zihinsel gücünüz de… 

Pişmanlıklarınız ektiğinizin farkında olmaksızın biçmeye mecbur kaldığınız zehirli bir bitki gibidir artık. Bunu belirli bir yaşamı gerilerde bıraktığınız anlarda anlamaya başlarsınız. İşte o zaman çok geç kalınmışlık bir abide gibi dikiliverir karşınıza. 

Yine de kimse bilemez son anın ne zaman ve nasıl olacağını. 

Tam geçiş çizgisine yakınsanız eğer bu tür düşünceler sizden hiç ayrılmaz. Üstelik ‘’Hadi oradan, ’’ diyemezsiniz. Bir şeyleri var etmenin gücü kaybolup gitmiştir sizden. Elinizde değildir o imkan. O anlarınız varlıklı olma düşüncesine yenik düştüğünüzün kanıtıdır. Var değilsinizdir. Farkında olmadan siz yokken var olmayı kendi elinizle çoktan bir kenara süpürmüşsünüzdür. Yapacak bir şeyiniz kalmamıştır. 

Yemek yerken veya sonrası… Güçsüz bedeninizle bir yerlere yetişmeye çalışırkenki bir anınızda. Gereksiz şeylere sinirlendiğinizde… Acı bir haber aldığınızda. Her hangi bir konuda suçlanmayı kanıtlayamama çaresizliğinin mahkumiyetini içinize gömüp bu çaresizlikle bir ömür yaşamaya mecbur kaldığınızda. Ruhsal dinginsizlik ve pişmanlıkla boğuşurken uykunun bir türlü sizinle sarmaş dolaş olmadığı bir gecenin sabaha yakın sigara molasında. Hiçbir şeyden haberiniz yokken apansız yatağınızda… Ya da bunca yılın pişmanlığının beyninizi törpüleyip durması anında… Her şeye boş vermişliğinizde… Gerekli düşünceleri ve sorumlulukları görmezden gelerek beyninizin süngerleşmeye başlayıp en yakınlarınızdakileri bile tanıyamayacağınız bir anınızda… Çaresiz ve hazırlıksız… Hiç beklenmedik ve düşüncenizde patlayıcı etkisi yapan pişmanlık toplamının infilakı anında… v.s. 

Belki de özleyerek. 

Tatmin edilmesi gereken bir duygunun kalmadığı, kimsesizlik ve bir boşluk hissinin yoğun bir şekilde size galip geldiği, geçen yılların sizi devamlı aldattığı, alışılmış bir düzenin sizi bunalıma sürükleyip işkenceye dönüştüğü yalnızlık duygusu bu özlemi sizde çağrıştırabilir. 

Sonuçta önceden kimse bilemez sonun başlangıcını. Zaten mümkün de değildir. 

Ama bu sonun teselli edici yönlerinin olduğu gibi, arada bir tercihleri de olabilir. İşte buna kimseler karışamaz. Sonrası çok geç kalınmışlık olsa da kimselere açılmayan iç dünyanızın tercih lüksüne kimseleri karıştırmak istenmediği andır o an. Çünkü hayat büyük bir gürültüyle devam ederken geriye bıraktıklarınız ve varlıksızlığınız zamanla bu gürültünün seslerine ve tercihlerine alışırlar. Kafanızdan geçenleri hiçbir zaman bilemezler. 

Ama nasıl? Hiç acı çekmeden. Uyur gibi. Yatıp uyanamamak gibi… Hiç birisi olmasa da bu dünyada işinizin kalmadığına inanmışlığınız sonucu yaşamınızı isteyerek kısaltmak gibi… 

Bu düşünceler arada bir en samimi dostlara en samimi söylemlerle anlatılsa da, genelde gizli tutulur. Bir palyaçoluktur bu. Sadece kendinizin hiç gülmeden hüzünlendiği ve hep güldürmeye mecbur kaldığınız palyaçoluk… Gözyaşlarınızı içinize akıtıp biriktirdiğiniz, zihninizi kurcalayan karıncalanmalarla sahte gülüşleri dışarıya serpiştirdiğiniz, en kalabalıklarda bile tek başınalığınız ve en mutluymuş gibi davranmaya mecbur kaldığınız palyaçoluk. 

Milyarlarca kişinin iç dünyasında gizlediği, kendi iradesiyle dışarıya yansımasına izin vermediği gülüş ve milyarlarca palyaço. Üstelik yıllar süren… 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Okumaya başladığımda anlamıştım.Aslında aklımdan geçen bir yazı idi.Ama fark etmişsinizdir(denemelerimden) şiir dışında yazdıklarımı pek Yazamıyorum...Tabii bu Şiir yazmakta iddalı olduğum anlamına gelmiyor:)Güzeldi...teşekkürler.Düş ve düşüncelerinize saygılar...

GÜNEŞİNSULARI 
 06.04.2011 10:57
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 525
Kayıt tarihi
: 01.05.09
 
 

29.05.1949 Uşak doğumluyum. Lise dahil eğitimimi uşakta tamamladım. Yıldız üniversitesi inşaat bölüm..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster