Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

05 Mart '10

     
    Kategori
    Felsefe
    Okunma Sayısı
    681
     

    Beynimin içindeki kim?

    Beynimin içindeki kim?
     

    top oynayan bir çocuğu izleyen bir insan, bu çocuğu aslında gözleriyle görmez.


    Milliyet’teki ilk blog yazımda, hayatımın en şok edici bilgisini sizlerle paylaşmak istedim. Aslında bu hep bildiğim, ama üzerinde yeterince düşünmediğim, insanların büyük çoğunluğunun da düşünmediği bir gerçek: Ben hep gözlerim görür, kulaklarım duyar zannederdim. Ama aslında gerçek öyle değilmiş. Gören de, duyan da, çok sevdiğim çikolatanın tadını alan da hep beynimdeki küçük adammış!

    Siz, beyninizdeki küçük adamdan haberdar mısınız?

    Önce kısaca ve olabildiğince basit şekilde görme olayının nasıl gerçekleştiğini hatırlatmakla başlayayım. Bir cisimden gelen ışık, göz merceğinden geçer ve gözün arka tarafındaki ağ tabakanın üzerine baş aşağı ve iki boyutlu bir görüntü bırakır. Ağ tabakadaki çubuk ve koni hücreler, bazı kimyasal işlemlerden sonra bu görüntüyü elektriksel akıma dönüştürür. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali yorumlar, hatıralarla kıyaslar ve nihayetinde anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir.

    Şimdi dikkat edin: Gözlerimiz ve gözlerimizdeki milyonlarca sinir hücremiz sadece beyne mesajı ileten bir kablo görevini gördüler. Yani görüntüyü görmediler.

    Peki görüntü nerede?

    Görüntü beynimizin arkasındaki görme merkezimizde oluştu. Yani siz şu anda ekranınızdaki Milliyet sayfasını gözünüzün önünde zannediyor olabilirsiniz, ancak bu Milliyet sayfası beyninizin arka kısmında oluşuyor. Ama gözleriniz kafanızın ön kısmında. Peki öyleyse, beyninizin arkasındaki görüntüyü kim görüyor? Sadece görme değil, işitme, koku alma, tat alma gibi tüm duyularımız için de aynı durum geçerli. Yani hepsini beynimizdeki “küçük adam” hissediyor. Örneğin duyma işlemi de aynı görme gibi gerçekleşir. Diğer bir deyişle dış dünyaya ait görüntüleri nasıl beynimizin içinde görüyorsak, sesleri de beynimizin içinde duyarız. Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi ile toplayıp orta kulağa iletir. Orta kulak ise aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır. İç kulak da bu titreşimleri sesin yoğunluğuna ve sıklığına göre elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir. Beyinde birkaç konaklamadan sonra mesajlar, son olarak bu sinyallerin işleme koyulup yorumlandığı duyma merkezine iletilirler. Böylece duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde gerçekleşir. Yani siz en sevdiğiniz besteyi dinlerken, aslında beyninizin içinde çalan müziği dinlersiniz. Dış dünyadan gelen ses dalgaları, beyninizin içinde bir anlam kazanır ve güzel bir beste olarak duyulur. Sonraki yazılarımda bu konuyu daha da derinleştirip ileri götüreceğim. Örneğin dış dünyada ses, renk, ışık, görüntü var mıdır? Yoksa dış dünyadaki ışık ve ses dalgaları, beynimizde mi sese ve görüntüye, muhteşem güzellikteki renklere dönüşür? Ve şu ünlü sorunun yanıtı nedir: Hiç bir canlının bulunmadığı bir ormanda devrilen bir ağaç ses çıkarır mı?

    Şu kesin bilimsel bir gerçek ki: Bütün dünyayı beynimizin içinde görüyoruz, duyuyoruz ve hissediyoruz. Bütün sevdiklerimiz aslında beynimizin içindeler, beynimizin dışına herhangi bir şekilde ulaşmamız ise imkansız.

    Umarım üzerinde düşünürsünüz…

    Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

     
    Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
     
     

    Öncelikle Milliyet blog'a hoşgeldiniz demek istiyorum. Böyle hikmetli ve insanların şuurunu açan yazıları okumak çok güzel, mutlaka devamını bekliyoruz. Saygılarımla

    Ahmet Secer 
     08.03.2010 9:32
     

    Yazıyı okumaya başladığımda biraz gülümsedim biraz şaşırdım( çünkü okadar kel alaka yazılar saçma kategoriler arasında yer alıyor aklım almıyor yani) ama yazının sonuna doğru tamam işte şimdi iyi bir yazar buldum diyecekken başka yazınız olmadığını gördüm :( ısrarla bekliyorum. Hatta bu konularda sizinle bilgi alış-verişi yapmak beni mutlu eder...

    Omer Oran 
     07.03.2010 22:53
     

    Milliyet Blog'a hoşgeldin dostum. İlk blog bence ileride daha da fazlasını bekletecek kadar güzel. Sevgiler ve selamlar

    Matilla 
     06.03.2010 4:45
     

    Bu biyolojik durumu ilk öğrendiğimde aklım almamıştı sayın yazarım. Anlatması kolay belki bilimsel olarak, ama kavraması o kadar kolay değil :) Bazen insan vücudundaki biyolojik mucizelere yakından eğilince, gerçekten işin içinden çıkması güç oluyor:) Yüce zeka öyle bir tarası meydana getirmiş ki, şaşmamak, hayran olmamak elde değil.. Bu arada, hoş geldiniz Milliyet Blog ailesine :) Sevgilerimle..

    Mor Okyanus 
     05.03.2010 22:40
    Cevap :
    Oncelikle bu güzel karşılama için çok teşekkürler. Benim çok önemsediğim bu konuyu sizin gibi anlayan insanlar olmasına çok seviniyorum. Dediğiniz gibi çok açık bilimsel, biyolojik bir gerçek. Ama nedense görmezden gelip, yaşamaya devam ediyoruz. Üzerinde çok düşünüp, anlamak gerekiyor. Yaratan, bunu neden böyle yaratmış diye. Hayat bir rüyadır, ölünce bu rüyadan uyanırız sözü, bu gerçeği mi açıklıyor? İyilik dileklerimle.  07.03.2010 16:47
     
    Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
    Toplam blog
    : 1
    Toplam yorum
    : 4
    Toplam mesaj
    : 0
    Ort. okunma sayısı
    : 681
    Kayıt tarihi
    : 24.02.10
     
     

    Uluslararası İlişkilerde lisans ve yüksek lisans yaptım. Ancak üniversite yıllarında biyoloji, özell..

     
     
    Yazarı paylaş
    • Tümünü göster