Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ağustos '14

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
88
 

Bildiğimiz ve bilmediğimiz yakın tarih

Bildiğimiz ve bilmediğimiz yakın tarih
 

Yakın tarih

Bir yurttaş olarak, (yani TC vatandaşı olarak demek istiyorum)gerçekleri öğrenme hakkı” diye bir hakkım var mı benim?

“Elbette var!.. Yıllarca, her sabah, ‘Varlığım, Türk varlığına armağan olsun’diye ant içmiş, yemin etmiş bir insan olarak bu kadarcık bir hakkı niçin çok görsün sana devletimiz?” diyorsunuz, öyle mi?

Ah, keşke ben de diyebilseydim bunu!

“Niçin?” mi dediniz…

Çünkü, yok böyle bir hakkım benim!

Evet, üstüne basa basa söylüyorum: Ne benim, ne sizin… Yok böyle bir hakkımız bizim!

Yok, çünkü devletimizin “âlî menfaatleri” yurttaş olarak benim ve sizin “âlî olmayan, âdi menfaatlerimiz”den her zaman daha yüksektir de onun için…

Bu girişten sonra, siz sanıyorsunuz ki; “Uludere’de 34 yurttaşımızı kendi uçaklarımızla bombalayarak ölümüne sebep olan kimlerdir?” diye soracağım.

Hayır, sormayacağım…

Yıllardır soranlar, ne cevap almışlar ki, bana da bir cevap veren çıksın!

“Anlaşıldı… Afyon’da 25 askerimizin şehit olmasına sebep olan cephanelikteki patlamanın gerçek nedenini öğrenmek istiyorsun!”  diyorsunuz, öyle mi?

Sizin gibi, elbette ben de öğrenmek isterim bunu da… Mümkün mü?

“ Yahu kardeşim, acelen ne? Polis araştırıyor… Savcılık araştırıyor… Şunun şurasında daha kaç aylık, kaç yıllık bu olaylar? Halka yanlış bilgi vermemek için susuyor yetkililer. Onlar da bilmiyorlar henüz, bu soruların cevabını.” diyorsunuz.

Haklısınız, daha kaç ay, kaç yıl geçti ki!  Gerçek hemen ortaya çıkmaz! Türk adaletinin demir pençesi, yapışır sonunda suçlunun yakasına!

Biraz gerilere gitmeye ne dersiniz!

Sözgelişi, Uğur Mumcu’yu kim öldürdü?

Muammer Aksoy’u, Abdi İpekçi’yi, Ümit Kaftancıoğlu’nu?..

Onca yıl geçti aradan. Bu ünlü insanların (ve daha nicelerinin) katillerini öğrenebildik mi?

Ve biraz daha gerilere uzanalım:

Yıl 1974… Aylardan Temmuz…

Kıbrıs’a çıkarma yapıyoruz. Radyolarımız, televizyonlarımız marşlar çalıyor, zafer türküleri söylüyor.  Ve Kocatepe adlı savaş gemimiz, Kıbrıs’a doğru yol alıyor,  Akdeniz’de.

Gemideki askerler bir de bakıyorlar ki, üstlerinde bizim jetlerimiz, bizim savaş uçaklarımız…

“Hava destekli gidiyoruz; ne güzel!.. Helâl olsun hava kuvvetlerimize!..” diye seviniyorlar.

Ancak, sevinçleri kursaklarında kalıveriyor. O da ne! Türk jetleri, Türk askeri taşıyan savaş gemimiz Kocatepe’yi acımasızca bombalamıyor mu?

Biz halk olarak, TC yurttaşları olarak, bu gerçekten habersiz, “Kıbrıs’ı fethettik” diye her yeri bayraklarla süsleyip bayram yaparken, “kahraman Türk askeri” dediğimiz “MehmetçikAkdeniz’in derin sularına gömülüyor.  (Düşmanlarımızın yapamadıklarını, çok daha iyi yaparız biz; kendi kendimize! Var mı itirazı olan?)

Televizyonda “Kıbrıs’taki büyük başarımızı” gururla anlatan Başbakan Bülent Ecevit de biliyordu bu olayı, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan da…

Yıllar yıllar sonra haberimiz oldu; bizim bu olaydan.

Bu devleti yönetenler, nedense korkmuşlar hep, bu devletin halkından!

İşte, başka bir örnek:

Mustafa Kemal’in eşi Lâtife Hanım, (Atatürk’ün eşi de diyebilirdim de, evlendiklerinde ve boşandıklarında soyadı kanunu çıkmamıştı henüz) “Ölümünden 50 yıl sonra açılması ve açıklanması şartıyla” bir mektup teslim eder; Türk Tarih Kurumu’na.

Bir süre önce, 50 yıl doldu. Türk Tarih Kurumu ilgilileri, açıp okudular mektubu. Hemen derin devletimizin yetkililerine bildirdiler durumu. Büyük vatanseverlerimiz oturup düşündüler, taşındılar ve şu karara vardılar:

“Zinhar!..  Bu mektup halka açıklanamaz!..”

Lâtife Hanım!.. Tamam, Avrupa’da okumuş; Mustafa Kemal’in eşi olmuş, falan filan da… Kadın aklıyla ne bilecek, bu halka neyin açıklanıp neyin açıklanmayacağını! Değil mi ya!

Benden size bir dost tavsiyesi:

Sakın ola ki, “Bir yurttaş olarak, gerçekleri öğrenme hakkım var benim” deyip, “Lâtife Hanım’ın bu mektupta ne yazdığını öğrenmek istiyorum.” diye ortaya çıkmayın. Hiçbir şey elde edemeyeceğiniz gibi, boşa üzülürsünüz.

Prof. İskender Pala’nın 2010’da yayımlanmış ve aynı yıl 14 kez basılmış bir eseri var: Adı, İki Darbe Arasında… “Okumadıysanız henüz, kayıptasınız;” derim. Mutlaka okumanızı isterim.

Pala, pek çok ilginç şey anlatmış bu eserinde. Hiçbiri de hayal ürünü değil… Yıllar, isimler, mevkiler…  Hepsi de gerçek…

Ötekiler neyse ne de, yaşayıp anlattığı bir olay var ki, kaç yıldır, rahatsız edip durur beni.

Bekleyip durdum ki, TBMM’de kürsüde dile getirsin bunu bir milletvekilimiz.

Ya da TV’lerde program yapıp sunan ünlülerimizden biri:  Sözgelişi  Ali Kırca, Uğur Dündar, Ahmet Altan, Mehmet Ali Birand, Ahmet Hakan, Nazlı Ilıcak

Sağcı ve solcu olduğunu iddia edenler de es geçtiler; muhalif ve muvafıklar da…

Milliyetçi ve mukaddesatçı geçinenler de değinmediler bu konuya hiç, demokrat ve sosyalist geçinenler de… (*)

Anlatayım kısaca, neyden söz ettiğimi:

1990’lı yıllarda bir “Kardak kayalıkları” sorunu vardı; Yunanistan’la aramızda. Nerdeyse savaşa tutuşuyorduk hani, hatırladınız mı?

İşte o günlerde, bir akşam, Ankara’dan bir telefon gelir; İstanbul’da görevli deniz subayı İskender Pala’ya:  “Yarın, mesai saatinde Ankara’da Genelkurmay’da hazır ol.”

Apar topar koşup trene yetişir. Emredilen yerde ve saatte hazır olur. (Başka türlüsü mümkün mü!)  Niçin mi çağrılmış?

“Eski yazı biliyor ve tarihî araştırmalar yapıyor” diye Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya’nın emri üzerine çağrılmış.  “Ege Denizi’nde bizim bir şilebimiz Kardak isimli bir adaya oturmuş. Yunan hücumbotları da müdahalede bulunmuş. Bu adanın Türk karasularında olup olmadığını ve mülkiyetinin kime ait olduğunu araştır”ması isteniyor.

Bunun için “özel izinler” ve “gizli emirler” sonucu Ankara’da Devlet Arşivleri, Başbakanlık,  Genelkurmay, Dışişleri ve Meclis arşivlerinegirerek araştırmalar yapar; günler ve geceler boyu.

Yapsın… Ne var bunda? Gayet normal!..” mi dediniz?  Aynen sizin gibi, şu satırları okuyuncaya kadar ben de öyle demiştim:

“Kardak’ı ararken, aramadığım pek çok bilgi ve belgeyle, üç hilâl gizliliğinde raporlarla karşılaşmıştım ki, benim bildiğim yakın tarih böyle değildi. Bildiklerimi unuttum. Öğrendiklerime hayret ettim. Ama sonra, öğrendiklerimi unutmam gerektiğine karar verdim ve eski bildiğimi bildim.”

Evet… Ben kaç yıldır sorup duruyorum; kendi kendime. Ama bir de size sorayım: Yakın tarihimizle ilgili  İskender Pala’nın devletimizin gizli arşivlerinden tesadüfen öğrendiği ama söyleyip yazmaktan korktuğu şey nedir?

Vallahi, ben çok merak ediyorum.

Siz merak etmiyor musunuz?

Pekiyi, söyleyin bakalım şimdi, merak ettiğim bu bilgiyi öğrenme hakkım var mı benim?

 

                                                                                                                                                             HÜSEYİN ERKAN

                                                                                                                                             info@dilemyayinevi.com.tr

----------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Değinen olduysa bile ben görmedim; ben duymadım. (H.E.)

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 268
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 262
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster