Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Eylül '16

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
165
 

Bildiğiniz namuslu bir avukat var mı?

Bildiğiniz namuslu bir avukat var mı?
 

kula kul olacağıma

kel başa kıl olurum

daha iyi!

zalime yol olacağıma

mazluma pul olurun

daha iyi!

                                                                                                ( H. E.)     

      

Her genç evli çift, çocuk sahibi olmak ister. Doğa yasası bu… Hepimiz bu yasa sonucu dünyaya gelmedik mi?

Silivri’nin Ortaköy adında bir beldesi var… Selimpaşa ve Kavaklı’ya komşu…

Yazın, ailece dört ay boyunca Kavaklı’daki bahçemizde kalırız biz. Fildişi kulemize çekilip dünya ile ilgimizi kesmeyiz ama. Ara sıra da olsa köylü, esnaf, işçi ve çiftçilerimizle konuşur, dertleşiriz.

Onlardan birini tanıtmak isterim size:

Adını vermeyeceğim. Böyle bir yazı için kendisinden izin almadım çünkü. O nedenle şimdilik S. A. diyelim ona.

Aslen Sinoplu olan S. A. 30’lu yaşlarda… Ortaköy’de, kiralık bir evde oturuyor.

Sekiz – on yıl önce Konyalı M. Hanım’la evlenir. Yaklaşık bir yıl sonra, bir kız çocuk sahibi olacağını öğrenince ve dahi doğumdan sonra onu kucağına aldığında dünyalar O’nun olur.

Ancak, çok geçmeden sevinci kursağında kalır. Kalbi delik olarak doğmuştur çünkü çocuk. “Olur, binde bir de olsa böyle. Bir yaşına gelmeden ameliyatla düzelir, sağlığına kavuşur.” derler.

Yapacak bir şey yoktur. “Emir büyük yerden” deyip iki kişi gittikleri hastaneden üç kişi olarak dönerler evlerine.

On ay sonra, dünya güzeli kızları anne demeye, mamasını kendi yemeye, yürüteçle evin içinde dört dönmeye başlamıştır. ‘’Haydi, bir an önce ameliyatını yaptıralım.” deyip bir devlet hastanesine başvururlar. (Haziran 2011)

Gerekli inceleme, araştırma ve hazırlıklar yapılıp, “üç gün sonra sağlığına kavuşmuş olarak taburcu olmak üzere” ameliyata alırlar. Tek ameliyat olması gerekirken, aynı günde üç ameliyat yapılır nedense. Ve anne - babayı çağırır doktorlar. Derler ki:

“Ameliyatlar başarılı geçti ama çocuğunuzun nabzı çok zayıf… Şu anda makineye bağlı olarak yaşıyor. Ancak bu şekilde devam edersek sakat kalma ihtimali var. Makinenin fişini çekersek de ölecek. Siz, ne yapalım dersiniz? Fişi çekelim mi, yoksa?..”

Böyle bir soru karşısında hangi anne baba, “Biz çocuk mocuk istemiyoruz; fişi çekin” der? Onlar da dememişler elbette. Aksine, “Ne olur, yavrumuzu yaşatın doktor bey!” diye yalvarmışlar.

Hastane görevlileri de, “Madem öyle, ‘Çocuğumuz sakat kalırsa, hastanenin ve doktorların bunda hiçbir sorumluluğu yoktur. Bu sonucu biz kendi arzumuzla kabul ettik.’ diye yazıp imzalayın bakalım.” derler.

Denize düşen, yılana sarılmaz da ne yapar? “Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” der ya halkımız buna, aynen öyle!

Bir buçuk ay sonra, taburcu ederler çocuğu. Ancak, hastaneye sağlam götürdükleri kızları, bırakın üç – beş ay sonrasını, bir yıl geçtikten sonra bile ne ayakta durabilmekte, ne oturabilmektedir. Ayrıca gözleri de görmemekte ve sürekli ağlamaktadır.        

Derler ki aklı esenler, “Kalbi delik nice çocuk, ameliyatla sağlığına kavuştu. Büyüdü, çalıştı, evlendi, çoluk çocuk sahibi oldu. Sanırız ki, yanlış tedavi uygulanmış, sizin evladınıza. Bir avukata başvurup hakkınızı arayın.”

Doğru ya, laf olsun diye mi yapılıyor onca adalet sarayı? Onca savcı, hâkim makamlarında bomboş otursunlar diye mi maaş alıyor?

Bu uyarılar üzerine bizim S. A. Silivri’ye gidip rastgele bir avukatın kapısını çalar. Doğrusu ya, ummadığı bir ilgi görür. Oturtur, çay ikram eder, kahve ikram eder avukat:

“Elbette kardeşim, haklısın. Çok haklısın hem de. Senin hakkını biz savunmayacağız da kim savunacak? Yaptıkları yanlışın bedelini elbette ödeyecekler. Hayır, hayır! Ben senden para pul istemiyorum. İstesem de görüyorum ki, verecek durumum yok zaten. İnsanlık ölmedi ya. Elimizde senin getirdiğin bu belgeler olduktan sonra, o hastaneyi öyle bir tazminat ödemeye mahkum ettiririm ki ben!.. O tazminattan kanunen hakkımız olanı alırım ben sadece. Yeter ki, üzülme sen. Yalnız gecikmeyelim. Gel, notere gidip vekâlet çıkartalım hemen.” der.

S. A.’nın yerinde siz olsanız, “Ne iyi insanlar var şu dünyada!” demez miydiniz?

Yaklaşık bir hafta sonra, ‘Avukat Bey’ telefon edip bizim S. A.’yı çağırır yazıhanesine.

Neden acaba? Adalet bu kadar çabuk mu işliyor bu memlekette? İster misiniz, yanlış ameliyatla çocuğu sakat bırakan hastaneyi yüklüce bir tazminata mahkûm etsin hâkimler!

S. A. bu tür düşüncelerle, hiç vakit kaybetmeden koşar gider Silivri’ye.

Avukat Bey, masasında oturmaktadır ama bir hafta önceki adam değildir sanki o.

Ne ilgi, ne iltifat… Ne çay, ne kahve…

Acele işi vardır; hemen konuya girer: “Senin getirdiğin belgeleri, yazıhanenin temizliğini yapan, okuması yazması olmayan Osman Efendi yanlışlıkla çöpe atmış. O belgeler olmadan, dava açamam ve davayı kazanmam mümkün değil. Böyle bir hata yaptığı için onu da kovdum zaten. Seni, bu durumu açıklamak için çağırdım. Biraz sonra duruşmam var. Adliye Sarayı’na gitmek zorundayım.” deyip noktayı koyar.

Avukatın hiçbir suçu yok tabii! Bütün suç Osman Efendi’de! Ah be adam, bizim S. A’nın hastane belgelerinden başka, çöpe atacak bir şey bulamadım mı, bu yazıhanede?

Bir gün, S. A.’yı ve eşi M. Hanım’ı, sakat bırakılan kızlarıyla birlikte misafir ettik bahçemizde.

Dünya güzeli kızları yedi yaşına gelmiş şimdi. Oturamıyor, yürüyemiyor, konuşamıyor. Elleri, ayakları, kolları görev yapmıyor; yemeğini yiyemiyor.

Kendilerini dikkatle, ilgiyle, üzülerek dinlediğimizi gören anne – baba:

“Hüseyin Abi, Güler Abla! Tanıdığınız namuslu bir avukat var mı?” diye sordular. Adaletle, avukatla, hâkimle, savcıyla hiç işimiz olmadığı için, cevap veremedik bu soruya.

Elleri kolları öyle kısa ki, S. A. ve dokuz aylık hamile eşi M. A.’nın.

Haksızlığa uğradıklarına inandığımız bu yoksul ve çaresiz ailenin sorusuna cevap verecek bir Allah’ın kulu yok mudur, bu koca İstanbul’da?

 

Hüseyin Erkan                   

huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr

                                                                                                                                                                                                                                   0535 612 93 62

 

Tülay EKER bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Hiç bir şeye güven yok, çokk çokkk çokk üzücü , herşeyin para olduğu, menfaat çıkar olduğu zamandayız işin diğer yönü paramızla da rezil oluyoruz. Hastahaneler artık ticarethane derdi rahmetli babam yaşadıkça çok haklı olduğunu görüyorum. Allahım yardım etsin çok üzüldüm keşke yardımcı olabilseydim...

Tülay EKER 
 23.09.2016 10:36
Cevap :
Sn Eker çok çok haklısınız! Algılamanızı alkışlıyorum. Esenlikli günler diliyorum.  23.09.2016 23:18
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 303
Toplam yorum
: 52
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 294
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster