Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ocak '07

 
Kategori
Bilim
Okunma Sayısı
773
 

Bilgi çağında bilim

Bilim nedir sorusunun yanıtını “kabaca” yöntemli bilgidir şeklinde vermek mümkün. Yazı için bir kalkış noktası olacak bu üstünkörü tanımı yapar yapmaz karşımıza çıkan bilgi nedir sorusunu ise şimdilik “insanın, toplumsal emeğiyle meydana çıkardığı nesnel dünyanın yasalı ilişkilerinin, düşüncesinde yeniden üretimidir” şeklinde cevaplamakla yetinelim. Böylece cevaplama sırası, çözümlememiz için, bilgi kavramına dair sorulması gereken asıl soruya gelmiş oluyor; bilgi, gerçekten de içinde bulunduğumuz ve adını verdiği çağın, ona biçtiği görev gibi meta mıdır veya meta olabilir mi?

Bu soruyu cevaplamadan önce okuyucunun affına sığınarak bir metanın değerinin, onun yeniden üretim maliyeti kadar olduğuna dair ezberi tekrarlamak istiyorum. Sanırım artık yazıyı daha da sıkıcı bir hale getirmeden tartışmamıza yani bir soruyla dönebilirim. İnsan nesnel dünyanın yasalı ilişkilerini bir kez meydana çıkartınca, yani bilgiyi üretince, bu bilgiyi yeniden ve yeniden üretmek için, tekrar ve tekrar bu ilişkileri açığa çıkartmalı mıdır? Yanıt kesinlikle hayır, suyun kaldırma kuvveti bir kez keşfedildikten sonra artık konuya dair yapılacak hiçbir deney ya da çalışma için hamamdan feryat figan fırlamaya gerek yoktur. İnsan tarafından bilgi üretildikten sonra artık o bilgi hiçbir zahmete girmeden sonsuz kere yeniden üretilebilir. Yani bilginin üretim sürecinde harcanan emek ne kadar olursa olsun, bir başka deyişle bilginin üretim maliyeti ne olursa olsun, yeniden üretim maliyeti sıfırdır.

Öte yandan bilgi bir kez ortaya çıkarıldıktan veya üretildikten sonra sonsuz kere paylaşılıp kopyalanabilir ve ne kadar paylaşılırsa paylaşılsın eksilmez. Görüldüğü gibi bilgi bir metanın değerli olması için gereken özelliğe de sahip değildir; kıt olmak. Peki, hal böyleyse, sadece kar etmek için üreten kapitalist neden bilgi üretir? Yanıt; üretmez. Yani kapitalizmde bilgi meta olarak kar sağladığı oranda üretmeye değerdir ve bu yüzden bilginin metalaştırılması, kapitalizmin bir getirisinden öte kapitalizm için ölüm kalım meselesidir. İşte çağımızın adı, kapitalizmin patent yasaları vesaire ile bilginin paylaşımını kısmen de olsa yasaklayabildiği ve bilgiyi, olayın yarattığı ve bir kısmını sıraladığım çelişkilere rağmen belli oranlarda metalaştırabildiği çağ olduğu için bilgi çağıdır. Sanırım belli bir olgunluğa eriştirdiğimiz bu tartışmanın ışığında artık yöntemli bilgiden söz etmeye başlayabiliriz.

Çözümlemesini yaparken diyalektik kullanmaya çalışan biri için, sanırım ilk yapılması gereken tespit, bilimin bir üst yapı taşı olduğu tespitidir. Feodalizmde bilim denince akla neredeyse sadece din gelmekteydi, kapitalizmde ise bilim teknolojiye indirgenmiş bir haldedir. Öyleyse “bilim”, veya var olan alt yapı mekanizması için neredeyse eş anlamlı olarak kullanabileceğimiz “teknoloji” nedir sorusu tekrar cevaplanmalıdır. Teknoloji bilimin yeni teknikler araştıran ve var olan teknikleri inceleyen koludur. Teknoloji emeğin üretkenliğini arttırır ve gelişen teknoloji, bir işin, işçi tarafından daha az emek gücü sarf edilerek yapılmasına olanak verir. Teknoloji de, bilimin tüm diğer kolları gibi insanlık için son derece önemlidir ve eğer “makine kırıcı” değilseniz ve teknolojiye veya bir diğer adıyla teknik-bilime dair bir huzursuzluğunuz varsa, ya en yumuşak tabiriyle fazlasıyla safsınız ya da Erkin Özalp’in sol–241 için yazdığı yazıyı okumamışsınız demektir. Problem bilimin neredeyse tek bir koluna yani teknik-bilime indirgenmiş olmasındadır. Yani teknolojiye dair problem teknolojinin değil kapitalizmin problemidir. Bunu dedikten sonra, sanırım artık –zaten masum olan- teknolojiyle olan hesaplaşmamızı noktalayıp kapitalizmle olan hesaplaşmamıza devam edebiliriz.

Kapitalizm için yöntemli bilgi de, bilgi gibi paraya dönüştürülebildiği oranda değerlidir. Kapitalizm için emeğin üretkenliğinin artması, işçinin daha kısa süre çalışması değil, eski çalışma süresinde daha fazla meta üretmesi veya aynı miktarda metanın daha az işçiyle üretilebilmesi anlamına gelmektedir, bu da daha fazla kar demektir. Yani bilim veya -kapitalizm için eş anlamlı olarak kullanıyorum- teknoloji, kapitalizm için, yani tek amacı kar olan bir sistem için, daha fazla kar demek olduğu için hatırı sayılır bir öneme sahiptir. Ancak bu noktada kapitalizmin karşısına şu problem tekrar dikili verir. Bilginin üretim maliyeti yüksek ancak yeniden üretim maliyeti neredeyse sıfırdır. Bu durum yöntemli bilgi içinde böyledir. Kapitalizm çeşitli yollarla bilginin yeniden üretimini yasaklamış olsa bile bu sorunun yalnızca ikinci kısmı için bir çözüm olabilmiştir, ancak sorunun ilk kısmı da bir o kadar can alıcıdır. Bilginin üretim maliyeti yüksektir ve bu durum bilgi üretiminin veya “teknoloji” üretiminin karlı olmasının önünde bir engeldir. Peki, kapitalizm bu sorunu nasıl çözer? İşte tam bu noktada devreye üniversite giriyor. Anlaşma gayet basit; üniversite kapitalist için bilgi üretir, kapitalist bunu karşılığında üniversiteye bir miktar para verip üretilen bilgiyi satın alır ve üniversite bu sayede varlığına devam eder. Kuşkusuz üretilen bilginin kapitalist tarafından satın alınması için, kapitalist tarafından kullanılabilir olması gerekir. Yani üniversite piyasa için üretmelidir. Peki, üniversite sadece piyasa için mi üretir veya bir başka deyişle üniversiteler büyük AR-GE laboratuarları mıdır? Hayır, üniversite bilimin teknoloji dışındaki kollarıyla da uğraşır, ancak bunun için gerekli finansmanı sağlamak istiyorsa kapitalistle belirttiğim alışverişi yapmak zorundadır. Tekrar söyleyelim, üniversite bilim üretmek için kapitalistle alışveriş yapmalıdır. Bu noktada akla hemen şu soru geliyor; hal böyleyse üniversitenin bağımsızlığından söz etmek mümkün müdür? Soru akla geldiği hızla cevaplanıyor; kesinlikle hayır, üniversiteler sermayeye bağlıdırlar ve bu bağımlılık bir tercih değil zorunluluktur. Dolayısıyla üniversite bilimin teknoloji dışındaki kollarıyla uğraşırken de aslında özgürce bilim üretmiyordur, bahsettiğim bağımlılık ilişkisi sonucu, sermayenin istekleri doğrultusunda bilim üretmek zorundadır. Burada bir parantez açıp sermaye ile nasıl bağ kurup, bu sistemin vazgeçilmez bir kurumu haline geldiğinden bahsettiğim üniversitelerin ideolojik işlevlerinden de kısaca bahsetmek yararlı olabilir. Üniversiteler de çeşitli düzeylerdeki diğer tüm okullar gibi bireyin ehlileştirilmesine yarar, gerekli görülen yanları törpülenip düzene uygun hale getirilen bireye son şeklinin verildiği yerlerdir buralar. Günümüz üniversite tipi ise Amerikan tipi üniversite olarak bilinen ve “girişimci birey” kisvesi altında, paylaşmak nedir bilmeyen, bencil insan tipini yetiştiren piyasa merkezli üniversite tipidir. Ne var ki üniversite, diğer hiçbir okul türünde bulunmayan bir başka işleve daha sahiptir; üniversiteler daha öncede belirttiğimiz gibi bilimin üretilmesinden de sorumludurlar. İşte temel çelişki tam da budur, işlevleri arasındaki bu uzlaşmazlık üniversiteyi düzen açısından problemli kılar. Sorgulamak bilim insanının kişilik özelliklerinden birisidir ve bilim üretmek sorgulamayı doğurur, üniversite sorguladığı oranda, sorgulayan bireyler yetiştirdiği oranda veya eş anlamlı olarak kullanıyorum bilim ürettiği oranda diğer misyonunu başarıyla yerine getirip bireyleri ehlileştiremez, çünkü sorgulamak ilerletici olmanın yanında ehlileşmeyi reddetmektir ve birey sorguladığı oranda ehlileştirilemeyecektir.

Tüm bu saydıklarımdan sonra, sıra kanımca bilime dair asıl can alıcı probleme, yabancılaşmaya geldi. Kapitalizmin sorunlarından birisi de işçinin önce kendi ürettiği metaa, sonrada bunun sonucu olarak kendisine yabancılaşmasıdır. Buradan yola çıkarsak bilginin bir meta halini almasıyla birlikte aslında bilgiyi üretenlerinde bilgiye yabancılaştıkları iddiası sanırım çok da deli saçması sayılmaz. Hatta bekli de buradan aldığım cesaretle bir adım daha ileri gider ve bilim adamlarının bilime yabancılaşmalarının aslında kendilerine de yabancılaşmaları olduğunu söyleyebilirim. Belki de bu yüzden ne bilim bilime ne de bilim adamı bilim adamına benziyordur kapitalizmde. Belki bu yüzden dalı biyoloji olan ve hayatının bir dönemini evrim üzerine çalışarak geçirmiş, gen denilen şeyin varlığından haberdar olan saygıdeğer profesörümüz hala yaradılışa inanmaktadır ve yine belki bu yüzden üniversite bir yandan “bilim” üretirken bir yandan toplumu ve kendisini ehlileştirmeyi sürdürebilmektedir…

Daha söylenilebilecek çok şeyin varlığının farkında olarak tartışmaya belli bir giriş yaptığım düşüncesinin rahatlığıyla burada kesiyorum. Şu ana kadar söylenenlerin patentini almaya filan da kalkmayacağım için isteyen olursa zaten üzerine istediklerini, ekleyebilir ve yazılanları düzeltebilir. Böylece yazının çok daha iyi bir hal almasının da önünü açık bırakmış oluyorum. En güzel yazıların yazılacağı günlerin tez gelmesi dileğiyle…

Deniz Alkan

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 35707
Kayıt tarihi
: 23.01.07
 
 

Temel olarak yenilenebilir enerji ve enerji verimliliği konularında çalışıyorum. Burada bunlarla çok..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster